Ana Sayfa
Ana Sayfa
 
Kitap
Beyan
Yeni Sayı
Arşiv
Haber
Sizden Gelen
Link
Email

Batı'daki Başörtüsü Propleminin Sebebi ve Onunla Yaşama Keyfiyeti

"Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramlardan sakınsınlar ırzlarını korusunlar, ancak kendiliğinden görünen müstesna zinetlerini açmasınlar ve başörtülerini yakalarının üzerlerine vursunlar." (Nur 31)

 

PROPLEMİN NEDENİ

 Üzerinde açıkça azamet ve kenetlenme görünmesine rağmen Batı toplumu bugün, varlığını tehlikeye sokacak, erkanını sarsacak ve sütunlarını yıkacak hiddetli bir bunalım içerisinde yaşamaktadır. Bir çok Batılının akide ve nizam olarak kapitalist ideolojisine, onun beşeriyet için saadeti/mutluluğu sağlama kudretine ve insanların problemlerine doğru çözümleri ortaya koymasına olan güvenleri gün geçtikce erimekte ve bu da fikri, iktisadi, sosyal ve siyasi her platformda kendini göstermektedir. 

Fikri platformda; Kapitalist ideoloji ve demokratik nizam demek olan modernizm fikrine şiddetli bir şekilde eleştirme dalgası açığa çıkmıştır. Buna tabii olarak da Batı akidesinin, ondan fışkıran nizamının, rasyonalist düşünme metodunun fesadı ve toplumda egemen olan yaşam tarzının abes olduğu anlayışı gelişmektedir. İşte bunlar, Batı'daki egemen değerleri ve rayiç/değerli olan ölçüleri inkar eden kültürlülerden bir grupta temsil olunan "postmodernizm" akımını ortaya çıkarmıştır. 

İktisadi platformda; aç gözlülüğün, fahiş pahalılığın, stokçuluğun, az bir grubun ümmetlerin servetlerine tasallut etmesinin ve işsizliğin artmasının neticesi cüzi veya külli olarak Kapitalist iktisat nizamını terketme propagandası zahir olmuştur. Ayrıca batılılardan, milyarder George Soros gibi Kapitalizmi silkeleyen global iktisadi bunalımları, hür dünyanın dipsiz kuyuya doğru inişinin alametlerinden bir alameti olarak itibar edenlerde vardır. 

Sosyal platformda ise; kuşkusuz rezalet ve fesadın ifşa olması, erdemlilikten ve övülen ahlaktan uzaklaşma, uyuşturucu alış verişi ve suçların yayılması, ailevi bağların kopması v.s gibi toplumda yıkılmaya yüz tutmuş tamiri imkansız gedikler açmıştır. 

Siyasi platforma gelince; şüphesiz içsel milliyetçi sağcı akımlar büyüyerek -genel olarak yabancılara özel olarak da Müslümanlar için- topluma düşmancıl tohumlarını empoze etmiş ve bir çok meselelerde hükümetleri zora sokmuşlardır.

İşte bütün bunlardan dolayı Batı, "Hicab" olarak isimlendirilen sanal/tasarlanan bir problemi uydurmuş, bu bağlamda hem ona, hem de onun arkasına sığınarak İslam’i fikre hücum etmiş ve dikkatleri onun üzerine çekerek basın araçlarının günlük maddesi, genel ve özel günün konusu olmasını sağlamıştır. Genel veya cüzi yasaklama arasında Batılı hükümetlerin ona karşı tavırları farklı olmasına rağmen uydurulan sanal "Hicab" problemi sayesinde Batı, bir çok kazanımlar gerçekleştirmiştir. O kazanımlardan bazıları şunlardır:

1. İslam’a karşı sanal çatışma uydurmak ve onu, toplumun üzerine kaim olduğu kıymet ve ölçüleri tehdit eden bir gülyabani/korkuluk gibi takdim etmekle kendi katında var olan kimlik bunalımını çözmek. Böylece bu, laiklik fikrini ona tabi olanların nefsinde körüklemiş ve laikliğin Batılı kimliğin esası olması itibarıyla halkın duygularını ona doğru tahrik etmiş ve bunu, orta çağ ve eski çağ fikrinin yani İslam’ın tehdit ettiği modernizmin kazanımlarından bir kazanımı olarak lanse etmiştir. Bu çerçevede Batı halklarının çoğunluğu bundan etkilenmiş ve uydurulan sanal hadiseler onun laikliğe mensup olduğu şuurunu ihya etmiştir. Böylelikle de başörtüsünün yasaklanma kararını desteklemiştir. 

2. Genel olarak Batı hükümetleri, özel olarak da Fransa hükümeti, halkın bakışlarını daha henüz çözümünü bulamadığı iktisadi, sosyal ve siyasi problemlerden saptırma imkanı bulmuş ve böyleliklede insanları "Hicab" v.s gibi meselelerle oyalamıştır. 

3. Genel olarak Batı hükümetleri, özel olarak da Fransa hükümeti,"Hicab'a" karşı aldığı keskin tavrı sayesinde popülarite/halk tabanını kazanmıştır. Çünkü O, toplumda İslam’a karşı yayılan düşmanlık dalgasının bayrakçısı olmuş ve İslam’dan kaynaklanan korku kompleksi sebebiyle (İslam fobisi) sıkıntıya duçar kalan çoğunluğu kendisiyle beraber yürümeye sevketmiştir. Böylelikle Fransa, başörtüye karşı aldığı katı tavrı sayesinde egemen olan duygunun doğruluğunu pekiştiriyor ve onu çözmeye muktedir olduğunu ibraz ediyordu. 

4. Genelde Batı hükümetleri, özelde de Fransa hükümeti, "Hicab" ve onunla ilintili olan Batı'daki Müslümanların diğer problemlerini körükleme sayesinde milliyetçi sağ görüşün artma eğilimdeki yolun önünü alma ve gelecek seçimlerde seçmenin oylarından onu mahrum etme imkanını bulmuştur. Zira, O (Fransa), ülkede toplumun duçar kaldığı problemlerin sorumluluğunu yabancılara yükleme düşüncesi üzerine oturan milliyetçi sağ partilerin benimsediği tavrın aynısını benimsemiştir. 

5. Batı hükümetleri, "Hicab" problemini gündeme getirme sayesinde bu ülkelerde bir bütün olarak İslam’i varlık problemini, onun Batı toplumuna tehlike olması itibarıyla sorgulama imkanını bulmuştur. Şayet onlar, Müslümanların reaksiyonuyla karşılaşmaksızın hicab yasağını kanunlaştırma uğraşında başarılı olurlarsa böylelikle onlar hedefi İslam şahsiyetini yıkmak ve Müslümanların kültürel özelliklerini mahvetmek olan diğer kanunları geçirme yolunu hazırlamış olurlar. 

6. Batı hükümetleri "Hicab" problemini gündemde tutma sayesinde Müslümanları ılımlılar ve radikal gruplar diye ikiye bölme imkanını bulmuştur. Bu bağlamda da radikalleri "Hicab"ın müdafaacıları olarak ibraz etmiş, ılımlıları reaksiyonlarının dozajını düşürmeleri ve çatışmayı Müslümanlar arasında var olan bir çatışma haline getirmeleri, "Hicab" yasağını kanunlaştırması halinde ise çatışmayı, ılımlılarla radikaller -yani Müslümanlarla Müslümanlar- arasında çatışmaya dönüştürmeleri için ön plana çıkarmıştır. Bununla da batılı hükümetler Müslümanların davasını bulandırarak onlar arasında kesinlik kazanmış hususlarda ihtilafın var olduğunu göstermiştir. Ayrıca kendisi içinde, İslam’i şahsiyeti yıkmak ve Müslümanların kültürel özelliklerini mahvetmek amacıyla yaptığı her işin bahanesini de bulmuş olmaktadır.

İşte, Batı ülkelerinde "Hicab" problemini körükleyen faktörler/amiller bunlardır. Onları gözlemleyen kimse şüphesiz onların hepsinin İslam etrafında deveran ettiğini görür. Bazen onun bizatihi Müslümanların akıllarından ve nefislerinden silinmesi istenen bir gaye olması itibarıyladır ki; bu takdirde esas hedeflenmek istenen o dur. Bazen de siyasi hedefleri ve partisel emelleri gerçekleştirmek amacıyla ittihaz edinilen bir vesile olması itibarıyladır ki; bu takdirde o, oyalamak için bir taktik, uyuşturmak ve Batılı hükümetlerinin her ne zaman bunalımlardan bir bunalımda boğulduğunda oyları kazanmak için istihdam edeceği bir edat olmaktadır.

 

Başörtüsü takmamanın şer'i hükmü

 

Muhakkak ki, kadının başını, boynunu ve göğsünü örten başörtüsü genel hayatta ve avret yerlerini örtme anında akıl baliğ Müslüman hanım üzerine farz olduğu dini zorunluluklardan bilinmektedir. Allah'u Teala şöyle buyurmaktadır:

"Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramlardan sakınsınlar ırzlarını korusunlar, ancak kendiliğinden görünen müstesna zinetlerini açmasınlar ve başörtülerini yakalarının üzerlerine vursunlar." (Nur 31)

Aişe (r.a)'ın şöyle dediği rivayet edildi:

"Allah ilk muhacir kadınlara merhamet etsin. Zira Allah "başörtülerini yakalarının üzerlerine vursunlar" ayetini indirdiğinde peştamallarını yırtarak onunla örtünmüşlerdir." (Buhari tahriç etti.)

Bu hüküm, ayet'in nassıyla başörtüsünün farz kılındığı günden günümüze kadar Müslümanların icmasının mevzu bahis olduğu hükümdür. Müslüman hanımın başörtüsünü çıkarmaya yeltenmesi ve şer'iatın yabancı erkeklere gösterilmesini haram kıldığı yerleri genel hayatta ve avret yerlerini örtmenin vacip olduğu anlarda göstermesi, zikredilen bu vacibe aykırı davranmak ve kesinlikle harama düşmektir. Bundan dolayı, şayet İslam’i beldelerde veya başka yerlerde tesettür giyimini yasaklayan kanunların yasallaşması halinde dahi akıl baliğ Müslüman hanımın başörtüsünü çıkarıp atması ve genel hayatta saçını, boynunu ve göğsünü açığa vurması caiz değildir. Çünkü, başkalarına olan itaatin Allah'a olan itaatin önüne geçmemesi asıldır. Keza bu başkası Müslümanların Halifesi olsa da İslam’ın hükümlerine muhalefet etmemekle mukayyettir. Yaratıcı olan Tebareke ve Tealaya ma'siyetde mahluka itaat yoktur. Bu mesele kuşkusuz vuzuhiyet/açıklılık ve netliliğine rağmen mübhem bir hal alarak bahis ve münakaşa konusu oldu. Halbuki asıl olması gereken şer'i hükme teslim olmak ve ona boyun bükmektir.

Hatta Müslümanlardan şöyle diyenler dahi olmuştur: "Kuşkusuz, okul ve üniversite öğrencilerine, memurlara başörtüsü giyimini yasaklayan beldelerde/ülkelerde, başörtüsü takmayı farz gören şer'i hükme Müslüman bayanın bağlanması onları eğitimden ve çalışmaktan alıkoymaktadır. Halbuki eğitim ve çalışma Müslüman bayanın kendisine ihtiyacı olup da asla onsuz yapamayacağı hususlardandır. Dolayısıyla evla olanı takdim etme zorunluluğundan dolayı başörtüsünü çıkarma caiz olmaktadır ki; onların ilim tahsil etme ve çalışarak kazanma hakları zayi olmasın." Buna verilecek cevap: Evet ilim farzdır. Nebi (s.a.v)’den; "Her Müslüman üzerine ilim talep etmek farzdır." dediği rivayet edilmiştir. (Enes hadisinden İbni Mace tahriç etti).

Fakat ilim talep etmek iki kısma ayrılır:

1- Farzı ayn. Yani her bir bireyden bizzat talep edilen farz demektir. Mesela; namazın erkanını, şartlarını ve onu bozanları bilmek edası üzerine farz olan kimselere vaciptir.

2- Farzı kifaye. Yani genel olarak cemaatten talep edilendir. Eğer onu bir kısım kimseler yerine getirirse o, diğerlerinden düşer. Mesela; matematik ve astronomi ilmi öğrenmek gibi. Ayrıca, Batı okul ve üniversitelerinin takdim ettiği farzı kifaye kabilindendir. Şayet farzı ayınla -mesela; başörtüsü takma gibi- farzı kifaye çatışırsa -mesela; batı okul ve üniversitelerinde eğitim görmek gibi- bil ittifak farzı ayn takdim edilir.

Buna rağmen ilim tahsil etmek, başörtüsü takmayı yasaklama imkanı olan hükümet okullarının dışında da mümkündür. Bilakis evde, mescitte ve mecliste/toplantı yerleri v.s gibi yerlerde de ilim talep etme imkanı vardır. Bu sebeble mevcut şartlar içerisinde ilim talep etmekle başörtüsü takmayı gerekli görmek arasında hiç bir çelişki yoktur. Sonra ilim talep etmenin mutlak şekli değil, şer'i bir şekilde talep edileni vaciptir. Eğer ilim talep etme bahanesi Müslüman’ı haram işlemeye götürüyorsa şüphesiz bundan dolayı o haram olur ve O'nun üzerine onu haram olmayan bir yolla talep etmesi zorunlu olur.

Çalışmaya gelince; o, kazanma keyfiyetlerinden bir keyfiyet ve rızkı elde etme hallerinden bir haldir. Keza rızkın yalnızca Allah’u Teala’nın elinde olduğu düşüncesi Müslümanların zihinlerinden bir nebze olsun uzaklaşması caiz değildir. Allah’u Teala şöyle buyurdu:

"Şüphesiz yalnızca Allah rızık veren ve metin kuvvet sahibidir." (Zariyat 58)

Yine şöyle buyurdu:

"Yerde debelenen hiç bir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. O, onların meskenlerini de bilir; emanet bulundukları yeri de... Hepsi açık bir kitaptadır." (Hud 6)

Allah Sübhanehu kazanmayı yani Allah’u Teala insana onun için emrine amade kıldığı şeylerden faydalanmak ve ona sahip olmak için çalışmasını emretti. Bu hususda Allah’u Teala şöyle buyurdu:

"Yeryüzünü size boyun eğdiren O'dur. Şu halde yerin omuzlarında dolaşın ve Allah'ın rızkından yeyin. Dönüş ancak O'nadır." (Mülk 15)

Yine Sübhanehu şöyle buyurdu:

"Allah'ın sana verdiğinden Ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma." (Kasas 77)

Ancak kazanmada bazı şartlar koşulmuştur. Onlardan birisi; haram olandan faydalanmanın ve ona sahip olmanın caiz olmamasıdır. Mesela; içki gibi. Aynı şekilde onun ma'siyete ve harama götürmesi de caiz değildir. Mesela; namazı terke sebep olan bir iş de çalışmak gibi. Üstelik İslam kadına önem verdi ve yeryüzünde rızk aramak için dolaşmasını ona elzem kılmadı. Bilakis onun nafakasını velisi üzerine farz kıldı.

Şayet O'na infakta bulunacak kimse yoksa ve O'da rızkı aramak için çalışmaya muhtaç ise, bu takdirde çalışma helal yoldan olması gerekir.

Müslümanlar indinde rızkta ve kazanmada esas olan budur. Her Müslüman üzerine rızkın yalnızca Allah'ın elinde olduğuna dair akidesinin kendisine gösterdiği hususu gözetlemesi, şeriatın kazanma yöntemi ve onun keyfiyetine ilişkin sınırlandırdıklarına bağlanması vaciptir. Bunun içindir ki; Müslüman hanım da aslolan Allah’u Teala’nın üzerine farz kıldığı başörtüsünü çıkarıp atmaması ve Allah’u Teala’nın kendisi için taksim ettiği rızka kanaat ederek ve kendisine yazılana nail olacağına güvenerek rızkı aramaya çalışmasıdır.

İşte, mesele budur. Bazılarının zaruret olarak ve bazı fakihler indinde var olan “zaruretler mahzur olanları/haram olanları mübah kılar” kaidesini itibara alarak Müslüman hanımın başörtüsünü çıkarmasının caizliğine dair illetlendirdikleri de budur. Biz, bu fetvanın hatasını beyan etmek için, onu İslam’i fıkıhtaki zaruret mevzusuna arzetmek, onda, onun ayrıntılarında ve onun kurallarında vaki olan ihtilafı ve zikri geçen zaruretler kaidesinin fesatlığını açıklamak istemiyoruz. Çünkü kesinlikle zaruret yoktur ki; ona dair fetva verilsin ve ona binaen de haram helal olsun. Zira az önce de belirtildiği gibi, mesele eğitime ilişkin konular da farzı aynla farzı kifaye arasında tercih meselesidir. Ömrün belli bir bölümünde -yani genç kız üzerine başörtüsünün farz olduğu dönemde- eğitime ara vermek üzerine genç kızın helakanın terettüp edeceği husus değildir. Ayrıca zaruret kaidesiyle amel eden kimselerin sözüne göre de O'nun aleyhine onda hiç bir zarar yoktur. Nitekim eğitimde yeterliliğin hasıl olmasından dolayı ümmet aleyhine de herhangi bir zarar terettüp etmemektedir. Çalışmaya ilişkin konu ise, şüphesiz rızkla alakalıdır. Bu ise, Alemlerin Rabbinin hükmettiği (kaza) dairesi içerisindedir. Bu konuda Müslüman’a düşen şer'i hükümlere uygun olarak rızk için çalışması ve onu ma'siyetle kazanmak değil onu helal yolla kazanmasıdır. Rasul (s.a.v)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Muhakkak ki, ruh'ul kudus herhangi bir nefis rızkını ve ecelini tamamlamadıkça asla ölmeyeceğini benim kalbime üfledi. Allah'dan korkunuz ve rızk aramasını güzel yapınız."(İbni Hibban sahihinde İbni mes'uddan tahriç etti)

Bir kimse şöyle diyebilir: “Evet zaruret kaim değil fakat burada öğrenmeye ve çalışmaya ihtiyaçlık var. Dolayısıyla ihtiyaç bazen zaruret menzilesine indirgenebilir.” Bu söz şöyle reddedilir: Harama düşmeksizin ihtiyacı giderme imkanının olması gün ışığı kadar açıktır. Bırak sen artık zaruretin ihtiyaç menzilesine indirgenmesinin ve zaruret dolayısıyla mahzur olanların mübah kılınmasının hatasını. Hakikatinde bu söz hata üzerine bina edilmiştir. Pratikte ise, ilim tahsil etmek ve çalışmak amacıyla İslam’i şeriata ve Allah’u Teala’nın farz kıldığına muhalif olan bir kanunla amel etmek başörtüsünü çıkarmayı gerekli kılmaz. Harama düşmekten kaçınmak için Batı ülkelerinde benimsenmesi mümkün olan ve aynı zamanda da Müslüman hanımın ilim tahsiline ve çalışmasına imkan veren burada bir çok şer'i ameller vardır. Biz, vakanın etüt edilmesine binaen ve Allah'ın kitabı ve Rasulullah (s.a.v)'in sünnetine istinaden Batı ülkelerindeki Müslümanlara “Hicab” probleminin bazı çözümlerini arzedeceğiz. Bunları aşağıda özetlemeye çalışacağız.

 

ÇÖZÜM

 

Muhakkak ki; sunacağımız ameller cümlesi üç esas üzerine mebnidir. Onlar sebat, karşılıklı yardımlaşma ve güvendir.

Sebat; vazgeçmemek üzere bir tek tavır da kenetlenmektir. Eğer İslam’i kimliğimizi korumak ve kültürel özelliklerimize el pençe yapışmak istiyorsak üzerimize düşen "Hicab" meselesinde tavrımızı birleştirmek ve hanımlarımızın, kızlarımızın başörtüsünü çıkarmaya razı olmadıklarını ve onlara özgü şer'i farz üzerinde sebatlıklarını ilan etmeliyiz.

Karşılıklı yardımlaşmaya gelince; o, bütün Müslümanların kendisiyle kimliğimizi silmek ve hadaretimizi mahvetmek istedikleri batının bu tehlike belirtisini ihsas etmek, cemai çalışmaya hırs göstermek, gayretleri koordine etmek amacıyla kitleleşmek ve bu fitneyi aşmak için yardım ve destek sunmaktır.

Güven ise; ondan maksat Allah’u Teala’ya ve nefse güvendir. Allah'a güven bize bu belayı selametle atlatabilmemiz için lazımdır. Allah Sübhanehu iman edenleri müdafaa eder ve biz hak dini üzerinde sebat ettiğimiz müddetince bizim yardımcımızdır. Allah’u teala şöyle buyurdu:

"Ey iman edenler eğer siz Allah' yardım ederseniz O'da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar. İnkar edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır." (Muhammed 7)

Nefse güven ise; kuvvetimizi ve etki kapasitemizi idrak etmektir. Bu ülkelerde Müslümanların etkin bir kuvveti ve eğer ölçülerin tartımı güzel yapılsa bütün terazileri alt üst edecek çok büyük olanakları vardır. Şunu bilmeliyiz ki, eğer biz bu esaslardan hareket etmezsek bizim işimiz asla ıslah olmayacak ve dinimizi, kimliğimizi koruma özlemlerimizin bütününü asla gerçekleştiremeyeceğiz.

 

Yapılması gerekli olan amellere ve benimsenmesi lazım gelen icraatlara gelince:

 

Birincisi: Kız öğrenciler, yasağa meydan okuyarak başları örtük bir şekilde okullara gitmeli. Şayet bundan men edilirlerse, o zaman aşağılayıcı protestolarla dışarı çıkmalıdırlar. Ve bunun basına yansımasına çalışılmalıdır. 

İkincisi: Şüphesiz gösteriler, manifestolar ve yürüyüşler görüşü ifade etme üsluplarından bir üsluptur. Onlara devamlılık gösterilmesi halinde etki ederler. Bundan dolayıdır ki, onlara yoğunlaşmak, onlarda süreklilik göstermek ve onlar sayesinde muarız ve başörtüsü yasağını kabul etmeyen konumumuzu açığa vurmalıyız. Yalnız onların muhtevasında, atılan sloganlarda herhangi bir zelillik ve yalvarış çeşidi izhar etmemek gereklidir. 

Üçüncüsü: Batı ülkelerinde "Hicab" etrafında deveran eden münakaşalara bakıldığında düşünürler ve kültürlüler onlara iştirak etmemiş, bilakis onlara iştirak eden siyasilerden, basından, kültür ve düşünce propagandacılarından bir gruhtur. Bunun içindir ki, üzerimize düşen araştırmacılıkla ve objektifçilikle meşhur olan kültürlülere hitap etmek ve onları davamızda bize yardım etmeye eğilimli kılmaya çalışmaktır. 

Dördüncüsü: Kuşkusuz Müslümanlar içerisinde dünyalık herhangi bir maslahat ve menfaatten dolayı Batı hükümetlerine yardım eden, safları parçalayan ve bütünlüğü bozan kimseler vardır. Dolayısıyla tek tavır almak ve cepheyi takviye etmek amacıyla üzerimize düşen onlarla konuşmaya hırs göstermek, onları olumsuz ve benimsedikleri şer'i olmayan tavırlarından vazgeçirmeye çalışmaktır. 

Beşincisi: Biz toplumdan izole olmaya davet eden kimselerden değiliz. Lakin şuanda Müslümanların içerisinde bulunduğu durum bizden tavır belirlememizi ve kimliğimizi muhafaza etmek için bir sürü icraatlar ittihaz etmemizi gerektirmektedir. Bu sebepledir ki biz, eğitim açığını kapatmak amacıyla alternatif olarak Müslümanları aşağıdaki hususlara davet ediyoruz:

- Bayanlara ve genç kızlara, din ve dünya işlerini öğretmek amacıyla mescitlerin, meclislerin ve değişik toplantı yerlerinin açılması.

- Başörtüsünü yasaklayan eğitim kurumlarına alternatif olarak, kızlar için özel okulların, fakültelerin ve üniversitelerin inşa edilmesi.

- Matematik, astronomi, kimya, tıp, tarih ve v.s gibi kızlara lazım olan ilimlerin öğretilmesi amacıyla Müslümanların öğretmen, profesör ve doktorlarından yardım istenilmesi. 

Altıncısı: Mescit, ev, kahvehane ve v.s yerlerde Müslümanlar arasında onların kimliklerini ve dinlerini tehdit eden tehlikeyi beyan etmek, onları, kardeşlerine destek ve yardım etmeye teşvik etmek ve İslam’i kimliklerini korumak amacıyla malı ve gayreti feda etmek için bilinçlendirme hamleleri yapmak. 

Yedincisi: Batı hükümetlerine, heyet gönderme ve benzerleri yoluyla hitap ederek Batı'da Müslümanlara uyguladıkları baskı üzerine terettüp eden neticelerin tehlikesini beyan etmek. Ve onları Müslümanların bu ülkelerde selametle/barışla yaşamalarına engel olan planlarından vazgeçmeye davet etmek. 

Sekizincisi: Hasır altı etmeksizin ve sulandırıp bulandırmaksızın meselenin basın araçlarında sürekli şekilde gündemde tutulmasına özen göstermek. 

İşte, "Hicab" probleminin çözümü için Müslümanlara önerdiğimiz bazı ameller ve icraatlar bunlardır. Ayrıca biz Allah Azze ve Celle'den bütün Müslümanların onlara karşılık vermesini ve fevri olarak/vakit kaybetmeksizin onları uygulamaya koymak üzere çalışmalarını istiyoruz.

 

KÖKLÜ ÇÖZÜM

 

Batı ülkelerindeki "Hicab" probleminin çözümünde pay sahibi olan ameller cümlesini arzettikten sonra önemli bir noktayı hatırlatacağız. Dikkat edin o'da; köklü çözümle geçici çözüm arasında ayırımın zorunluluğudur.

Bu bağlamda yukarda arzettiklerimiz, problem için köklü çözüm değillerdir. Ancak onlar bu ülkelerdeki Müslümanların içerisinde bulundukları herhangi muayyen bir şartın iktiza ettiği geçici çözümlerdir. Bu problemin ve Müslümanların duçar kaldığı diğer problemlerin köklü çözümüne gelince; o, Hilafet devletidir. Bunun nedeni, şüphesiz başkalarının bize tamah etmesi, bizi müsta'zaf görmesi, hanımlarımızın tesettürünü mübah sayarak istediğinde onu ayaklar altına alması, kültürel özelliklerimizi mahvetmek ve İslam’i kimliğimizi değiştirmek için çalışmasının dönüp varacağı yer bizim maslahatlarımızı güden, mahremlerimizi gözetip kollayan, Müslümanların Halifesinin ve Emir'ul Mü'mininin ortada olmamasıdır.

 İbni Hişam siretinde Beni Kaynuka gazvesinin şu sebeple olduğunu rivayet etmiştir:

"Araplardan bir kadın, satmak için bir eşyasını getirdi ve onu Beni Kaynuka'nın pazarında sattı. Sonra onlardan bir kuyumcunun yanına oturdu. Daha sonra onlar O'ndan yüzünü açmasını istediler, o da bunu reddediyordu. Peşi sıra kuyumcu gizlice O'nun elbisesinin bir tarafına yöneldi ve hemen onu kadının sırtına düğümledi. Sonra kadın ayağa kalkınca avret mahalli açıldı, onlarda buna gülüşmeye başlamalarıyla birlikte kadın hemen narayı bastı. Bunu duyan Müslümanlardan bir kimse kuyumcunun üzerine atladı ve onu öldürdü. O kuyumcu Yahudi’ydi. Yahudilerde Müslüman’a aşırı kızdılar ve onu öldürdüler. Bundan dolayı da, o Müslüman’ın ehli yahudilere karşı Müslümanlara bağırarak yardım istedi. Müslümanlar da buna kızdılar ve onlarla Beni Kaynuka arasında şer meydana geldi."

Tarih, Hicri. 223 senesinde, Rum ülkesinde ki Umuriyye'nin fethinin o ülkelerde tesettürü ayaklar altına alınan bir kadın sebebiyle olduğunu rivayet eder. Kadın bağırarak Müslümanların Halifesi Mu'tasım Billah İbni Harun Resid'ten yardım ister. Bunu duyan halife hemen orduyu hazırlar ve onunla Umuriyye'ye yürür. Neticede orayı fethedip düşmanı şiddetli bir bozguna uğratır.

Şüphesiz Müslümanların tarihinde var olan bir çok örnekten sadece bu ikisi bugün bizim, bizi Allah'ın şer'iatıyla yönetecek, maslahatlarımızı güdecek, mahremlerimizi himaye edecek ve bizden birisinin bağırarak yardım istemesi halinde haykırışına/nidasına karşılık verecek Halifeye ne kadarda ihtiyacımız olduğunun boyutunu açığa çıkarmaktadır. O sebebledir ki, bu ülkelerde Müslümanlar üzerine düşen görev, problemlerinin köklü çözümünün Halifenin varlığına bağlı olduğunun, İslam’i beldelerde Hilafeti geri getirmek üzere çalışan kimselerle birlikte çalışmaların, Müslümanlara izzetleri ve şereflerini tekrar iade etmek ve Alemlerin Rabbi önünde zimmetlerini temize çıkarmak için onları desteklemelerinin bilinci içerisinde olmaları gereklidir. Muaviye'den Rasululah (s.v.a)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Üzerinde bir imam olmaksızın ölen kimse cahiliyye ölümüyle ölür." (Taberani, Ahmet, Ebu Ya'la ve İbni Ebi Asım hasen isnatla rivayet etti.)

Hizb-ut Tahrir

 

Avrupa

H. 1424

M. 2004