YUSUF (A.S.) VE KÜFÜR SİSTEMİNE KARŞI TUTUMU


Efendimiz Yusuf (a.s.)’a nisbet ettikleri konuda şöyle bir iddia ileri sürmektedirler: “Yusuf (a.s.)’ın yaşadığı toplum cahili bir toplumdu ve şirk akidesi egemendi. Toplumda ahlâkî bozukluk yaygınlaşmış ve efendimiz Yusuf (a.s.) bile iğva ve zulüm ile karşı karşıya gelmişti. Öyle ki onlar efendimizin suçsuzluğunu gördükten sonra ona hapsi reva görmüşlerdi. Suçsuz olduğu halde hapse giren Yusuf (a.s.), temizliği açığa çıktıktan ve Kral tarafından rüyaları yorumlamadaki güzelliği farkedildikten sonra ancak hapisten çıkarılmıştır. Ardından Yusuf (a.s.)’ı kendisi için seçmiş ve kendisine yakın kimselerden saymıştır. Bunun üzerine Yusuf (a.s.) ondan toprak mahsulleri ile  ilgili işte görevlendirmesini istemiş, Kral da onun isteğini kabul etmiştir. Böylece Yusuf (a.s.), İsrail oğullarının şeriatına  muhalif olan cahili bir yönetimde bakanlık görevini üstlenmiştir. Yönetim açısından Yusuf (a.s.) (Kral’ın dinine)  yani emir sultasına göre uygulama yapmıştır. Hatta Yusuf (a.s.) kardeşini yanına alabilmek için Yakub’un şeriatına göre hükmetme hilesine bile başvurmuştur. Bu nedenle kardeşinin hırsızlık yaptığı intibaını uyandırmak için bir tuzak bile hazırlamıştır. Zira Yakub (a.s.)’ın şeriatına göre hırsızlık yapan kimse köleleştiriliyordu.

Diğer taraftan bu durumun yalnızca efendimiz Yusuf (a.s.) ile sınırlı olduğu da söylenemez. Zira böyle bir tahsisin yapılabilmesi için delile ihtiyaç vardır. Çünkü kendilerinden bahsedilen peygamberler hakkında asıl olan, onların izledikleri yola ve hidayete uymaktır.

Yine bu durum bizden öncekilerin şeriatından olduğu için bizi kapsam dışında bıraktığı da söylenemez. Çünkü yönetim konusu, şeriatların üzerinde ihtilaf ettiği konulardan olmayıp üzerinde ittifak edilen asıl(akide)lardandır. Yusuf (a.s.) da; “Hüküm ancak Allah’ındır” diyerek bu hususu teyid etmektedir. Buna rağmen Yusuf (a.s.) Kral’ın yönetiminde görev almıştır.”

Yusuf (a.s.)’ı delil olarak kullananların ileri sürdükleri iddialar bunlardır. Yusuf suresindeki konu ile ilgili ayetler incelendiği zaman bunun bir görüş olduğu ve küfür sisteminde yönetici olmanın caiz olduğunu ortaya koyduğunu görür. Bu görüş aynı suredeki şu ayetlere dayandırılmaktadır.“Kralın dinine göre onu (kardeşini) alıkoyamazdı.”  “Beni toprak hazinelerinin üzerinde görevlendir.”  İddia sahipleri; İslâm’ın üzerine kurulu olduğu usulu kurallarının tamamını unutarak, bu türden bir anlayışla taban tabana zıt olan ayetleri görmemezlikten gelerek ve peygamberlerin ismeti meselesini kulak aradı ederek her iki ayeti kendi düşüncelerine uygun bir şekilde yorumlamaktadırlar. Her iki ayatle ilgili anlayışları hevalarının ürünü olmaya devam ettikçe, Yusuf (a.s.) ile ilgili ortaya koyacakları her şey de hevalarına göre olacaktır.

Nebiler Allah’ın yarattıkları içerisinde en temiz ve seçkin olanlarıdır. Allah’ın dinini yaymak için seçilmiş kimselerdir. Her yönüyle kavimlerine örnektirler. Onlar, Allah’a kullakta, emirlerini eksiksiz bir şekilde yerine getirme hususunda sadık ayetler (delliler)dir. Bu nedenle yüce Allah onları günahlardan ve fitnelerden korumuş, hak üzere onları sabitleştirmiş ve onlara yardım etmiştir. Efendimiz Yusuf (a.s.) da bu seçkin gruba giren kimselerdendir. Yüce Allah onu, bir başka ayette överek şöyle demiştir: “İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve senin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır.”  “(Yusuf) erginlik çağına erince ona (isabetle) hükmetme (yeteneği) ve ilim verdik. İşte muhsinleri biz böyle mükafatlandırırız  “İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için (delilimizi gösterdik) Şüphesiz ki o, ihlaslı kullarımızdandı.”  “Ve böylece Yusuf'a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki verdik. Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi eriştiririz. Ve muhsinlerin mükâfatını zayi etmeyiz.”

Yusuf (a.s.), en üstün bir tarzda Allah’a çağıran birisiydi. Kur’an-ı Kerim, hapishane arkadaşlarının gördükleri rüyanını yorumunu sordukları zaman Yusuf’un onlara şu şekilde cevap verdiğini bize bildirmektedir: “Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa gücüne karşı durulmaz bir tek Allah mı? Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah'a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi, yalnızca O’na ibadet etmenizi emreder. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

Allah’a iffet bağı ile bağlanan Yusuf (a.s.), haramdan kaçındı, Allah da kadınların ve azizin karısının tuzağını ondan uzaklaştırdı. Bu olay Kur’an’da şöyle anlatılmaktadır: “Ben onun nefsinden murat almak istedim. Fakat o, (bundan) şiddetle sakındı. Andolsun, eğer o kendisine emredeceğimi yapmazsa mutlaka zindana atılacak ve elbette sürünenlerden olacaktır! (Yusuf:) Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden daha iyidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve cahillerden olurum! dedi. Rabbi onun duasını kabul etti ve onların hilesini ondan uzaklaştırdı. Çünkü O çok iyi işiten, pek iyi bilendir.”

Böylece insanlar onun iffetli, doğru sözlü ve ihsan sahibi birisi olduğuna şehadet ettiler. Bu nedenle hapishane arkadaşları ona şöyle dediler: “Bunun yorumunu bize haber ver. Çünkü biz seni güzel davrananlardan görüyoruz”Kralın gördüğü rüya nedeniyle hapishane arkadaşlarından Yusuf’a şöyle diyordu: “(Yusuf'un yanına gelerek dedi ki:) Ey Yusuf, ey doğru sözlü kişi (Rüyada görüleni) bize yorum yap.” Suçsuzluğunu açığa çıkarmadan önce hapishaneden çıkmayı reddeden Yusuf’un suçsuz olduğu kesinleştikten sonra ise kadınlar şöyle dediler: “Haşa! Allah için, biz ondan hiçbir kötülük görmedik, dediler. Azizin karısı da dedi ki: Şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben onun nefsinden murat almak istemiştim. Şüphesiz ki o doğru söyleyenlerdendir." Yusuftan hoşlanan kral ise şöyle dedi: “Onu bana getirin, onu kendime (özel danışman) edineyim.” Kardeşini yanında alıkoymaya karar verdikten sonra ise kardeşleri ona şöyle dediler: “Onun yerine bizim birimizi alıkoy. Zira biz seni, iyilik edenlerden görüyoruz.” İşte böylece efendimiz Yusuf (a.s.)”ın günah işlemekten uzak durmasının, itaatının, sabrının ve takvasının sabitleşmesinin göstergesi olarak ayette şöyle denilmektedir: “…(Evet) ben Yusuf'um, bu da kardeşim. (Birbirimize kavuşmayı) Allah bize lütfetti. Çünkü kim (Allah'tan) korkar ve sabrederse, şüphesiz Allah güzel davrananların mükâfatını zayi etmez, dedi.”

Allah'ın kendisi için şahitlik ettiği, karşılaştığı insanların hiçbiri tarafından herhangi kötü bir şeyle itham edilmeyen ve kralın kanunları ile hükmettiğine dair Kur'an'da en ufak bir işaretin dahi bulunmadığı bir kimsenin günümüzdeki birtakım müslümanlar tarafından itham edilmesi akıllaca bir davranış mıdır? Yusuf (a.s.)'ın ayette de belirtildiği üzere Yusuf yalnızca tek bir meselede hüküm vermiştir. "...Cezası, kimin yükünde bulunursa ceza olarak ona el konulur" Bu hüküm de efendimiz Yukup (a.s.)'ın şeriatında var olan bir hükümdür. Dolayısıyla Yusuf (a.s.)'ın Allah'ın hükümlerinin dışındaki herhangi bir hükümle hükmettiğine dair en ufak bir işaret söz konusu değildir. Onlar şu ayeti dikkate alarak şüpheye düşmektedirler: "...Çünkü kralın kanunlarına göre kardeşini alıkoyamazdı. Ancak Allah'ın dilemesi müstesna..." Ancak bu ayet doğru bir şekilde tefsir edildiği zaman böyle bir şüphe tamamen ortadan kalkar.

Bu ayet hakkında şüpheye düşen kimseler konumlarına göre ayeti tefsir ettiler. Şöyle diyorlar:

Aradan yıllar geçtikten sonra Yusuf (a.s.)'ın hazırladığı organizasyona göre kendilerine yiyecek vermesi için ülkenin her tarafından insanlar gelmeye başladılar. Çünkü kral, Yusuf (a.s.)'a dağıtım işi ile uğraşmasını emretmişti. Kardeşleri geldiğinde ise Yusuf (a.s.) onları tanımış kardeşleri ise onu tanımamışlardı.Yusuf (a.s.) ise küçük kardeşine, kardeşi olduğunu ve diğerlerinin yaptıklarından dolayı üzülmemesini söyledi. Ardından da orada bulunanların dalgınlığından faydalanarak kardeşinin yükünün içerisine tasın konulması hilesini gerçekleştirdi. Sonra tası aradılar. Adamlardan birisi tası kervan sahiplerinin çaldığını bağırmaya başladı. Dağıtım işinde Yusuf'a yardım edenlerden birisi şöyle dedi: "Kimin yükünde bulunursa onun cezası nedir?" Yusuf (a.s.)'ın kardeşleri de: "...Cezası, kimin yükünde bulunursa ceza olarak ona el konulur" dediler. Yani çalan kişi esir olarak alınır. Bu uygulama Yakub (a.s.)'ın şeriatına göre yapılan bir uygulamadır. Daha sonra kardeşinin yükünü aramaya başlamadan önce diğerlerinin yükünü aramaya başladı, sonra da kardeşinin yükünün içinden su kabını çıkardı. Dolayısıyla kardeşinin cezası köleleştirilmek ve alıkonulmaktı. Tüm bu olaylardan sonra ayette Yusuf (a.s.) için şöyle denilmektedir: “Çünkü kralın kanunlarına göre kardeşini alıkoyamazdı. Ancak Allah'ın dilemesi müstesna..." Bazıları "şeriat" ve "kralın sistemi" kelimelerini şu şekilde açıklamaktadırlar. Mısırdaki kralın kendisine ait bir sistemi ve kanunları vardı, efindimiz Yusuf (a.s.) da bu kralın kanunları ve sistemi ile yönetiyordu. Ancak bu meselede kardeşini yanında alıkoyabilmek için böyle bir tedbir düşündü. Çok güzel bir hileye başvurarak onların ağızlarıyla neye göre ve nasıl cezalandırılacaklarını söylettirdi. Onlara, kralın kanunlarına göre hırsızlık yapan kimsenin cezasının ne olduğunu söylemedi. Kardeşinin yanında kalmasını sağlamak için Yakub (a.s.)’ın şeriatını onlara söylettirdi ve onu uyguladı.

Ayetin bu şekilde yorumlanması, kendilerini bu türden bir anlayışa ulaştırdı.

Arap dilindeki din kelimesinin anlamlarını saymaya kalkıştığımız zaman birden fazla ortak anlamlar taşıdığını görürüz. Lisanu'l Arab'da şöyle geçmektedir: Din, kahr ve itaat demektir. ifadesi, onu zorladım o da itaat etti anlamına gelir. Din, ceza ve mükafat anlamına da gelmektedir. onu ödüllendirdim demektir. Din günü, ceza, mükafat günü demektir. Din aynı zamanda hesab anlamına da gelir. Şu ayette olduğu gibi: "Din gününün sahibi" Din, şeriat ve otorite demektir. Şu ayette de bu anlamda kullanılmıştır: "Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşınız." Din, boyun eğme ve kulluk demektir. El-medin, köle demektir. El-Medine, köle edinen kadın demektir. Şu ayette de bu anlamda kullanımıştır. Saffat-53 deki ayette ve şu ayette de; "Siz dirilip yaptıklarınıza karşılık görmeyecekseniz ve eğer bu sözünüzde samimi iseniz, o çıkmak üzere olan canı geri çevirsenize." Yani köle gibi eli kolu bağlı olmayanlardansanız. Bunların dışında din kelimesi daha başka anlamları da vardır.

Bu kadar çok anlamın içerisinde yüce Allah ayette bu anlamların hangisini murad etmiştir? Bu anlamlardan herhangi birisini seçebilmemiz için bir karineye ihtiyacımız vardır. Bu nedenle kim, ayetin anlaşılmasında arzu ve isteğine uygun olan bir manayı esas olarak alırsa şeriatta hevasına göre hükmetmiş olur. Kim de şer'i karinelere uygun ve bağlı olarak bu anlamlardan birisini seçerse şeriata göre hükmetmiş ve Rabbi'inin emrine bağlanmış olur. Peki hangi anlam kastedilmektedir?

Şayet din kelimesinden kastın şeriat/kanun olduğunu söylediğimizde şeri karinelerin bu anlayışı engellediğini görürüz. Zira bu durumda Yusuf (a.s.)’ın şirk koşmuş olması söz konusudur. Şirk koşmak ise peygamberelere ve müminlere haram kılınmıştır. Kullukta ve yasama meselesinde Allah'ı birleme esası üzere kurulu bulunan risaletin tabiatına ter düşen bir durumdur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki ona: "Benden başka İlâh yoktur; şu halde bana kulluk edin" diye vahyetmiş olmayalım." Yusuf (a.s.) da insanlara şöyle diyordu: “Hüküm ancak Allah'ındır. O'na tapmanızı emretmiştir. Bu, dosdoğru dindir, fakat insanların çoğu bilmezler." Böyle söyleyen bir peygamberin aykırı harekette bulunması ve birçok rabların kanunları ile hükmetmesi kesinlikle mümkün değildir. Bu sözün bir benzerini Şuayb (a.s.) onları çağırırken söylüyordu: "Dedi ki: Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah'ın yardımı iledir. Yalnız O'na dayandım ve yalnız O'na döneceğim." Bu ayetin tefsirinde Kurtubi şöyle demektedir: "Size yasakladığım bir şeyi ben yapamam. Size yapmanızı emrettiğimi bir şeyi  ben terk edemem.”

Din kelimesinden kastın kulluk olduğunu söylersek, kardeşi kul yani köle olmuş olur ki bu anlam ayetin öncesinde Yusuf'un kardeşlerinin söylediği “hırsızlık yapan köleleştirilir” ifardesi ile tamamen uyumlu olur. Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: Allah’ın dilemesinin dışında Kralın köleleştirme ve mülk edinme kurallarına göre kardeşini yanında alkoyamazdı. Doğruya en yakın anlam budur. Bu türden bir anlayışı engelleyecek bir karine de yoktur. Zira bu anlayış, hem ayetin öncesi ile tamamen uyumlu bir anlayıştır hem de yüce Allah'ın Yusuf (a.s.)’ı, "muhsin", "muhlis" ve "insanların şahit olduğu” şeklindeki nitelemesi ile uyumlu bir anlayıştır.

Yusuf (a.s.)'ın Mısır Kralına söylediği şu ayet-i kerimemin tefsirine gelelim:

"Dedi ki; toprak mahsullerinin depoları üzerine beni memur et. Muhakkak ki ben, bilen bir koruyucuyum."

Bu ayetten Yusuf (a.s.)'ın Kraldan hazine veya maliye bakanlığı talep ettiğine dair bir anlam çıkartıyorlar. Bu bakanlığı yürütürken Yakup (a.s.)'ın şeriatını uygulamayıp adaletsizlik üzerine kurulu olan Kralın sistemini tatbik ettiğini iddia ediyorlar. Ayeti bu şekilde tefsir etmek, büyük bir haksızlık ve insafsızlık olduğu gibi aynı zamanda da hak yolun dışına çıkmak demektir. Bu konuyu apaçık şekilde ortaya koymak için bazı noktalar üzerinde durmak lazım:

1. Nokta. O dönemde yönetimin krallık olduğu açıklanıyor. Tarih boyunca krallık sistemi iki şekilde uygulanmıştır:

A- Mutlak Krallık Sistemi. Bu sistemde kral kendi emrine göre insanları yönetirdi. Yalnızca kendi görüşü geçerliydi. İnsanlar onun kararına asla itiraz edemezlerdi. Yasama, yürütme ve yargı organları kralın elindeydi. İstediği adamı tayin edip azlediyordu. Yardımcılarını seçerken, ya kendisine dost olanları ya dalkavukluk yapanları ya da parlak görüşlere sahip olduklarını ve idareciliği iyi yaptıklarını gösteren kimselerden seçiyordu. Bu adamlar kendisine samimiyet, dostluk ve tam itaat gösteriyorlardı. Böylece kral, onlara güvenip onların insanlara karşı diledikleri gibi hareket etmelerine izin veriyordu. Onlar ise kendi görüşleri ve arzularına göre insanlara egemen oluyorlardı. Başka ifadeyle, kralın küçültülmüş sureti oluyorlardı.

B- Kayıtlı Krallık Sistemi. Bu sistemde kral bir semboldür. Gerçek yönetici değildir. kralın elinden mutlak yetkiler alınarak egemenlik anayasaya ve kanuna verilir. Kralın yerine kanunları çıkartmak üzere yasama organı, yürütme görevini gerçekleştirmek üzere yürütme organı ve yargı görevini yürütmek üzere de yargı organları oluşturulur. Bu şekil gecikmeli olarak demokrasi düşüncesi yayıldıktan sonra benimsendi. Bu nedenle kayıtlı krallık sistemi olarak adlandırıldı. Peki, Yusuf (a.s.) döneminde, Mısır'da bu iki krallık şeklinden hangisi mevcuttu?

Buna cevap olarak deriz ki; Yusuf (a.s.) döneminde Mısır Kralının bir anayasa ve kanuna bağlı olduğu düşünülemez. Ayette geçen "Kralın dini" ifadesi "Kralın kanunu" anlamına gelmemektedir. Yusuf (a.s.) zamanındaki krallık sistemi, bugünkü sistemlerdeki yöneticilerin davranışlarıyla kıyaslanamaz. Böyle bir kıyas yanlıştır.

2. Nokta. Yusuf (a.s.)'ın toprak mahsullerinin depoları üzerine memur olmayı istemesi ve kralın onun talebini gerçekleştirmesi, yönetimle ve iktidarla ilgili değildir. Kur'an'ın bahsettiği konu, kralın gördüğü rüya ile sınırlıdır. Bu ise buğday mahsulleri, verimli ve verimsiz seneler ve bu durumlarda neyin yapılması konusudur. Yusuf (a.s.); ekinleri depolama, verimli ve verimsiz senelerde bunun dağıtılmasında denge kurma konularının planlaması işinin kendisine havale edilmesini istedi. Görevinde aşırılığa gitmeyeceğini ve ihanette bulunmayacağını açıkladı. Bu zor görevi ancak Yusuf (a.s.) gibi güçlü, emin, koruyucu ve bilgi sahibi bir kimse üstlenebilirdi. Hatta Yusuf (a.s.)'in kardeşleriyle arasında cereyan eden olay da yalnızca bu konu ile sınırlıdır. Durum bu olduğuna göre bizim konuyu bu çerçevenin dışına çıkartmamız, Yusuf (a.s.)'ın görev sahasını kafamıza göre genişletmemiz doğru değildir. Yusuf (a.s.)'ın görevi, paraları tahsil etmek ve bunları kralın adamlarına, memurlarına, ailesine, askerlerine ve halka dağıtmak idi" şeklinde bir ifade kullanma hakkına sahip değiliz. Tüm bu işlerin Yakup (a.s.)'ın şeriatına göre değil kralın sistemine göre yapılması kaçınılmazdır. Bu türden şeyleri iddia edebilmek için delile sahip olmayı gerektirir.

3. Nokta. Kralın, Yusuf (a.s.)'ın uyanıklığını, aklının büyüklüğünü ve samimiyetini görmesi nedeniyle yanına yaklaştırdığı, rüyayı gördüğü günden beri zihnini meşgul eden konunun idaresini, yetkisini ona verdiği ayetlerden anlaşılmaktadır. Bir başkasının konuya müdahale etmemesi için de ona tam yetki vermiş olması da kaçınılmaz bir durumdur.

4. Nokta. Yusuf (a.s.) sadece kralın rüyasını yorumlamakla kalmamış aynı zamanda ona çözüm ve uygun tedbirleri de göstermiştir. Bu hareket, Yusuf (a.s.)'ın toprak mahsulleri depoları üzerine memur olma talebinde kralın güvenini kazanmasına ve bu hususla ilgili tam yetki almasına sebep oldu. kral "Bende bir nizam veya belli kanunlar var, bunlara göre işleri yürütmen gerekir" diye Yusuf (a.s.)'a söylemedi. Sadece, Yusuf (a.s.)'ın rüyayı tefsir etmesine ve çözüm getirmesine rıza gösterdi. Bunun akabinde, toprak mahsullerinin depolanması ve dağıtılması işlerini Yusuf (a.s.) üstlendi.

5. Nokta. Kıtlık seneleri gelince, insanlar kendilerini açlıktan kurtarmak için Yusuf (a.s.)'a sığınmaya başladılar. Nitekim gidip gelenler, onun adaletinden ve düzenleyiciliğinden söz etmeye başladılar. Bu durum Yusuf (a.s.)'ın kral katındaki değerini daha da artırdı onu krala daha yaklaştırdı. Belki de bu sebepten dolayı daha üst bir mevkiye, "aziz" makamına yükseldi. Kardeşlerinin onu tanımadan ona; "Ey aziz!" şeklinde hitap etmeleri de bu noktayı vurgulamaktadır. Ebeveyninin Mısır’a gelmelerinden sonra Rabbine: "Rabbım bana mülkten verdin..." şeklinde dua etti. Ardından gelen ayette ise şu ifade yer aldı: "Ebeveynini tahta oturttu." Bu ayetler, sonunda yönetim işinin Yusuf (a.s.)'ın elinde geçtiği anlamını vurgulamaktadır.

6. Nokta. Kur'an'ın bildirdiğine göre Yusuf (a.s.), kardeşinin hırsızlıktan dolayı köle olarak alıkonulması konusunda Yakup (a.s.)'ın şeriatına göre hükmetmiştir. Kralın özel ve sabit kanunu vardıysa, Yusuf (a.s.) bu kanuna muhalefet edince niye cezalandırılmadı?!

7. Nokta. Yusuf (a.s.)'ın şer'î hükme muhalefet edeceği düşünülemez. Çünkü o, bir peygamberdir. Her peygamber masumdur, günah işlemez. Allah onun, ihsan, takva ve ihlas sahibi olduğunu nitelemiştir. Nitekim kendisi hapishaneye girmeyi günah işlemeye tercih etmiştir. Hapishanedeyken davayı yüklenmeye başlamıştır. Suçsuzluğu herkes tarafından açığa çıkmadan, hapishaneden çıkmayı reddetmiştir. İffeti ve her türlü kötülükten uzak oluşu ile kafir toplumun beğenisini kazanmıştır. Aziz'in karısı, bulunduğu şehrin kadınları, hapis arkadaşları, kral ve tanımadan önce kardeşleri tarafından hep takdir edilmiştir.

Bunlara ilave olarak, kral müslüman oldu mu yoksa kafir olarak mı kaldı? Yusuf'a krallık ne zaman geçti? Kral öldükten sonra mı yoksa kral istifa edip Yusuf (a.s.) onun yerine mi geçti? Azizin ölümü veya azledilmesi ile mi Aziz oldu? gibi soruları çoğaltmak mümkündür. Bu türden sorulara cevap olabilecek: "Kralın dinine göre kardeşini köleleştirmezdi."

"Toprak mahsullerinin depoları üzerine memur kıl" ayetleri, hangi şekilde tefsir edilirse edilsin, varılacak sonuç zanni bir sonuç olacaktır. Zira Kur'an bunlarla ilgili kesin bir bilgi vermemektedir. Çünkü Yusuf (a.s.)'ın metodu ve şeriatı bizim için metot ve şeriat değildir. Allah, bizi buna bağlı kılmamaktadır.

Biz de başkaları gibi zannî açıklama ve tefsir yapıyoruz. Fakat açıklamamız ve tefsirimiz peygamberlerin takvalı ve sadık mü'min olma vasıflarıyla bağdaşır. Yorumlardımız; dinin usullerine göre masum olan Nebilerin sıfatlarıyla çelişmez. Diğer tefsirler ve açıklamalar, Yusuf (a.s.)'ın kesin manayla geçen sözüyle çelişir. Şirk akidesini reddettiği gibi, bu akideye göre muhakeme olunmayı da reddetti. Sadece Allah'ın hükmü ile muhakeme olunmaya davet etti.

Biz, Yusuf (a.s.)'ın durumunu izah ederken küfür rejimlerine katılmanın caiz olmadığı görüşünü desteklemek için çalışmıyoruz. Çünkü küfür rejimlerine katılmanın caiz olmadığı zannî değil kesindir. Küfrü uygulamayı yasaklayan ayetlerin manaları da kesindir.

Bir kişi şöyle diyebilir: “Yusuf (a.s.) Kralın nizamına göre işleri yürütürken bu işi Allah'ın izniyle yapıyordu. Bu nedenle Rabbına muhalefet etmiyordu." Bu iddiaya şöyle cevap verilir: Allah'ın verdiği bu izin; ya yalnızca Yusuf (a.s.)'a ait özeldir ya da herkes için geneldir. Başka ifadeyle o dönemde küfür kanunlarıyla hükmetmek caizdi.

İzin özel olursa ona uymamız caiz değildir. Zira verilen izin peygambere has özel bir izin olup başkalarının onu uygulamaları yasaktır.

Genel izin olursa; o zaman bizden öncekilerin şeriatları olur ki bu durum onlar için meşru idi. Peki eski şeriatlar bizim için şeriat olmaz mı? Usulu fıkıh alimlerinin bir kısmı şu kaideyi tesbit etmişlerdir: "Eski şeriatlar bizim için şeriat değildir." Bu konuda Kur'an'da pek çok kesin deliller vardır. Bir kısım kesin deliller, eski şeriatların tümünün neshedildiğini gösteriyor. Bir kısmı da bunu pekiştirmek için furuatla ilgili hükümlerin neshedildiğini gösteriyor. Bu kaideyi benimsediğimiz zaman Yusuf (a.s.) veya eski peygamberlerin şeriatlarının birer delil olarak gösterilmesi caiz olmaz.

Bir takım usulu fıkıh alimleri şöyle bir kaide tesbit etmişlerdir: "Eski şeriatlar neshedilmedikçe bizim için de şeriattır." Bazı delillerden bu kaideyi çıkarttılar ve şöyle dediler: "Eski şeriatların değeri yoksa niye Kur'an'da bize anlatılıyor?!" Bu alimler Muhammed (s.a.v.)'in şeriatının, eski şeriatların tümünü bir defada neshettiğini söylemiyorlar. Geçmiş peygamberlerin şeriatlarından Kur'an'ın (veya sünnetin) bize anlattıkları bizim için de şeriattır. Ancak neshedilip yeni hüküm bize gösterilirse o zaman o hüküm neshedilmiş olur.

Bu kaideyi Yusuf (a.s.)'ın durumuna uygularsak, nasıl bir neticeye varırız? Bizim şeriatımızda Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemeyi haram kılan deliller geçmedi mi? Muhammed (s.a.v.)'in şeriatında ve Kur'an'da Muhammed (s.a.v.)'in şeriatından kıl payı kadar uzaklaşmaktan sakındıran nasslar geçmedi mi?

Evet, Muhammed (s.a.v.)'in şeriatı, İslâm Şeriatının dışındaki kanunlarla yönetilmeyi yasaklamaktadır. Küfür ve cahiliye hükümlerinden herhangi bir hükmün alınması kesinlikle haramdır. Yusuf (a.s.)'ın şeriatında küfür hükümleriyle amel etmek caiz olduğu iddia edilirse, yukarıdaki kaideye göre Yusuf (a.s.)'ın tutumunu Kur'an'ın kesin manayla geçen ayetlerle nesh ettiğini söyleriz.

8. Nokta. Allah'ın indirdiğiyle hükmetmek akide kapsamına giren konulardandır, şer’i hükümler kapsamına girmez sözü yerinde söylenmemiş bir sözdür. Çünkü inançların yeri kalptir. Şer'i hükümler ise fiillerle alakalıdır. Akide, şerî hükümlerin temelini oluşturur. Fakat şer’i hükümler, imanın meyvesidir.

Kulların fiilleriyle ilgili şer’i hükmün iki boyutu vardır:

Birincisi; İkrar edilmesi vacip olan itikatla ilgili teorik boyut:

Bu boyutu ile şer’i hüküm, akide ile alakalıdır. Eğer şer’i hükmün delili ve delâleti kesin ise onun varlığına inanmak gerekir. Onu inkâr etmek küfürdür.

İkincisi; şer’i hükmün uygulanması ile ilgili pratik boyut:

Eğer şer’i hükmün delili kesin değilse veya delâleti kesin değilse, zannî ise onu inkâr etmek (hüküm olarak) küfür değildir, haramdır, bir masiyettir.

Namaz farzdır. Farz olarak onu kabul etmek vaciptir. Namazı farz olarak kabul etmemek kişiyi küfre götürür.

Namaz farz olup, farz olarak kılınması gereklidir. Farz olarak namazı kılmamak kişiyi günahkâr yapar.

İçki içmenin haram olduğuna dair kesin delil ve delâlet vardır. Bunun haram olduğuna inanmak akideden bir parçadır. Onun mübah olduğunu saymak küfürdür. Fakat bir kişi haram olduğuna inandığı halde bunu içerse günahkâr olur, fasık olur.

Allah'ın indirdikleriyle hükmetmek de farzdır. Hakkındaki kati nassdan dolayı bunun farz olduğuna inanmak imandandır. Onu uygulamak Allah'a itaat, uygulamamak ise Allah'a isyan demektir. Buna göre Allah'ın indirdikleriyle hükmetmenin farz olduğuna inanmadığından dolayı uygulamayan bir kimse tekfir edilir. Yani kafir olur. Fakat Allah'ın indirdikleriyle hükmetmenin farz olduğuna inandığı halde bu farzı yerine getirmezse isyankâr, fasık olur. Bu nedenle Allah'ın indirdikleriyle hükmetmek, üzerinde ittifak edilen dinin temellerindendir sözü yukarıda söylediğimiz birinci boyutla, akide ile alakalı bir sözdür, ki bu söz doğrudur. İkinci açıdan ise pratikle yani şeriatla ve tatbikatıyla alakalıdır. Akide kapsamına değil şer’i hükümler kapsamına girmektedir. Bu yönüyle Allah'ın indirdikleri ile hükmetmek: Bizden öncekilerin şeriatı bizim için de şeriat mıdır yoksa sadece onlar için mi şeriattır? kuralının kapsamına giren bir konudur.

Bu açıdan, Yusuf (a.s.)'ın küfür yönetimine ortak olmadığını ve konunun böyle tefsir edilmesinin caiz olmadığını ispatlamıştık. Fakat ilim sahibi olduklarını iddia eden bazı kimselerin kullandıkları kaideler kendi aleyhlerine bir delildir. Zira bizden önceki şeriatlar kaidesi hakkında alimlerin iki görüşü vardır: Birinci görüşe göre bizden öncekilerin şeriatı bizim için şeriat sayılmaz. Cahiliye yönetimlerine katılmanın caiz olduğuna dair anlayışları bu görüşe göre reddedilmektedir. İkinci görüş ise; neshedilmediği müddetçe bizden öncekilerin şeriatı bizim için de şeriattır, görüşüdür. Bir çok ayet, Allah'ın indirdiklerini uygulama metodunu çizen Rasulullah (s.a.v.)'in durumu, akide ve yönetim usulu ile ilgili delillerin tamamı küfür ile yönetmenin caiz olmadığını göstermektedir. Hatta İslâm'ın küllî nassları bu anlayışı tamamen reddetmektedir. Eski peygamberlerin şeriatında küfür sistemine katılmak caiz olsa bile, bizim şeriatımız bunu yasaklamakta, kesin şekilde haram kılmaktadır.

Peygamberlerin hayatları ve getirdikleri hidayetlerle ilgili Kur'an'da ve Sünnette geçen haberlerden maksat, bunları örnek edinmektir, sözü açıklanmaya muhtaç bir sözdür.

Bütün peygamberler akide konusunda ortaktırlar. Hepsi tek yaratıcı ve emir sahibi olan Allah'a iman etmeye, meleklere, kitaplara, rasullere ve kıyamet gününe iman etmeye davet ettiler. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Senden önce gönderdiğimiz her Rasule; benden başka ilah yoktur ve ancak bana kulluk edin diye vahyettik."

Bütün peygamberler, tebliğde, bunun yükümlülüklerini taşımada, zorluklarına katlanmada, Allah'ın emri üzerine sabretme ve onun uğrunda fedakârlık gösterme konusunda ortaktırlar. Allahu Teâla şöyle buyurdu:

"Senden öncede birçok peygamber yalanlandı. Bu Rasuller, bu yalanlanmaya karşı ve çektikleri eziyete karşı, zaferimiz kendilerine yetişinceye kadar sabrettiler. Allah'ın sözlerini hiç bir kimse değiştiremez. Nitekim sana Rasullerle ilgili bir takım haberler verildi."

Yine şöyle buyurdu :

"Sana söylenen şeyler ancak senden önceki Rasullere söylenenlerdir."

Kavimlerinin Allah'ın emrine bağlanmalarında ve itaata davette bütün peygamberler ortaktırlar. Allahu Teâla şöyle buyurdu:

"Herhangi bir Rasulü gönderdiğimiz zaman ancak Allah'ın izniyle itaat edilsin diye."

Rasuller, kendi kavimleri tarafından yalanlanma ve davetleriyle alay edilme işinde de ortaktırlar. Allahu Teâla şöyle buyurdu:

"Şu kullara yazık! Kendilerine hiç bir resul gelmedi ki onunla alay etmemiş olsunlar."

"Kâfirler, Rasullerine şöyle dediler; Sizi topraklarımızdan çıkartacağız ya da milletimize tekrar döndüreceğiz. Rableri kendilerine (Rasullere) vahyetti ki, zalimleri helâk edeceğiz, onlar yerine o topraklar üzerine sizi yerleştireceğiz. İşte bu ödül, kim Benim makamımdan (yüceliğimden) ve Benim tehditlerimden korkarsa onlar içindir."

Sonunda Allah'ın zaferi ve iyi neticeyi kendilerine sağlayacağı konusunda da peygamberler ortaktırlar. Allahu Teâla şöyle buyurdu:

"Ne zaman Rasuller insanların inanacaklarından ümitleri kalmayınca ve artık tekzip edildikleri zannına kapılınca, zaferimiz onlara yetişir. Ayrıca istediğimizi kurtarırız. Bizim şiddetimizi günahkârlar üzerinden kimse uzaklaştıramaz."

Böylece peygamberler, davetle ilgili bir çok hususta ortaktırlar. Yukarıda bir kısmını gösterdik. Bunları bilmemiz, ibret ve ders almamız, onların kıssalarından istifade edip imanımıza sebatlık katmamız, azim ve kararlılığımızı takviye etmemiz ve sabrımızı artırmamız, ilim sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah'ın gösterdiği davet metoduna bağlanmada ve akibetinde davet zincirinin aynı olduğundan kesinlikle emin olmamız için Allahu Teâla bunları bize gösterdi. Bir takım ayetler ise, Müslümana davet yolunu aydınlatmak, bu davetlere karşı insanların tutumlarını ve tabiatlarını anlatmak, iman ile küfür arasındaki düşmanlığın yerleştiğini, kesinlikle durmayacağını ve daima çatışmanın var olduğunu göstermek, Allah'a bağlılığını ve şirkten uzak olunduğunu ilân etmenin gerekliliğini duyurmak, ancak imtihan ederek insanların imanlarının ortaya çıkarıldığını ve kararlılığı belirlediğini göstermek için indirildi.

Peygamberler şeriatlarıyla ilgili değil tutumlarıyla ilgili konularda örnek edinilirler. Çünkü Allahu Teâla her peygamber ve ümmeti için ayrı nizam göstermiştir. Şöyle buyurmuştur:

"Sizden her biriniz (peygamberler ve ümmeti) için bir şeriat ve bir metot göstermiştik."

Her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Fakat Muhammed (s.a.v.) bütün insanlara gönderilmiştir. Onun risaleti sondur. Allah (C.C.), diğer din sahiplerinden kendi dinlerinden vazgeçip Muhammed (s.a.v.)’in risaletine tabi olmalarını istemiştir. Şöyle buyurmuştur :

"Şüphesiz Allah indinde din yalnız İslâm'dır."

"İslâm dışında başka din edinenler, kendilerinden bu din kabul edilmez. Onlar ahirette hüsrana uğrayanlardan olur."

"Sana hak olarak bu Kitabı (Kur'an'ı) indirdik ki, eski kitapları tasdik etsin ve onlara egemen olsun."

Üstelik Muhammed (s.a.v.) Efendimize indirilen risaletin tabiatı, diğer risaletlerin tabiatlarından farklıdır. Muhammed (s.a.v.)'in risaleti son ve kapsamlıdır. İslâm Devleti, onun metodudur. Bu devlet, bu risalette önemli bir yer işgal etmektedir. Çünkü İslâm Devleti, İslâm'ı korumanın, uygulamanın ve yaymanın şer’i metodudur. Lakin diğer peygamberlerin risaletleri belli kavimlere özeldir, kendi halklarına yöneliktir. Bunun manası; bu risaletler belli zaman ve mekan için sınırlıdır. İslâm risaleti ise, her zaman ve her mekan için geçerli ve elverişlidir. Bu farklılıktan dolayı İslâm, diğer dinlerle mukayese edilemez. Bu nedenle müslümanlar sadece İslâm risaletiyle kayıtlıdırlar. Özellikle İslâm ahkâmı bu dinin tabiatına göre birbirine uygundur. Misal olarak; İsa (a.s.)'ın risaletini ele alalım. Bu Muhammed (s.a.v.)'in risaletiyle apaçık şekilde farklıdır. İsa (a.s.)'ın risaleti, ruhî ve ahlakidir. Bir devlet kurmakla ilgili davet yoktur. Ayrıca İsrail oğullarına hastır. Öyleyse bu iki şeriatın ahkâmı nasıl birbirine benzer?

Dinin kolay şekilde anlaşılan bir konusunu incelemek için bu kadar kadar vaktimizi aldığı için üzülüyoruz. İşte bu, bugünkü davetçilerin hangi seviyeye düştüklerine delâlet ediyor. Son olarak Kur'anı Kerim'in Muhammed (s.a.v.)’e hitap ettiğinden başka şey söylemiyoruz:

"De ki; Benim yolum budur. Ben ve benimle beraber olanlar Allah'a basiretle davet ediyorum."