HARAM VASITASIYLA HELÂLA ULAŞILMAZ


(Gaye Bahane edilerek Her Vasıta Meşru Olmaz)

Bazı Müslümanların akılları onları, şer’î açıdan geçerli olduğuna dair hiçbir delil bulunmayan, yani belli bir şer’î nas için şer’î bir illet bulunmayan aklî kıyas metodu üzere hareket etmeye sürükledi. Hatta onlara göre aklî kıyas, kendisine delalet eden muayyen bir nas olmadığı halde aklın, şeriatın genelinden anladığı şey ya da aklın tespit ettiği birliktelik ve benzerlikten dolayı, şer’î naslarda adı geçen bir hükme gönderme dahi yapmaksızın hükmün hüküm ile kıyas edilmesidir. Veyahut da verilen şer’î hükmün veya diğer şer’î hükümlerin sırf maslahatından dolayı aklî bir tercih ile verilmiş olmasıdır.

İşte bütün bunlar hiç bir yönüyle caiz olacak şeyler değildir. Zira onlara göre şeriat bir bütün olarak dinin, nefsin, aklın, neslin ve malın korunup muhafaza edilmesi için vardır. Bakış açılarına göre bu beş şeyi muhafaza etmeye yarayan her şey, hakkında şer’î nas veya muteber sayılmasına delalet eden şer’î bir illet mevcut olmasa da makbuldur. Bu iddialarını sırf söz konusu iki şey arasındaki benzerliğe dayandırmaktadırlar. Böyle olunca da şeriatın zor durumda kalan Müslümana, haram olan şeyi yemeye veya şarap içmesine cevaz vermesine bakıp aynı şekilde zor durumda kalan Müslümanın faizli muamelelerde bulunabileceğini ileri sürdüler. Bunu yaparken de tek dayanakları aklın tespit ettiği iki durum arasındaki benzerliktir.

Bu çeşit kavrama metodu sahih kavrama metoduna aykırı olduğu gibi ona engel de olmaktadır. Zaten bu metodun vakıası bozukluğuna delalet etmektedir. Bu metoda güvenmek veya bu metod aracılığıyla herhangi bir hükmü almak doğru değildir. Esasen bu aklî kıyas dediğimiz şey, birbirine benzeyen şeylerin arasını bulmayı ve birbirinden farklı olan şeylerin de arasını ayırmayı gerektirir. Oysa şeriatın birbirine benzeyen birçok şeyin arasını ayırdığını, birbirinden farklı olan şeylerin de arasını, aklen kavranması mümkün olmayan konularda hükümler koyduğuna şahit olmaktayız. Bu durum tek başına kıyasın ne kadar çürük olduğunu göstermeye kafidir.

 

Birbirine Benzeyen Şeylerin Arasını Ayırmak

 

Bu konu münasebetiyle şunları zikredebiliriz: Şeriat, Müslümanlarca hep aynı olan zamanların arasını ayırır. Kadir gecesinin diğer zamanlardan daha şerefli ve faziletli olduğunu bildirir. Bütün mekanlar aynı olmasına rağmen onların da arasını ayırır. Mekke'nin, Medine'den, Medine'nin de diğer yerlerden daha faziletle olduğunu söyler. Namazları kısaltma konusunda onların arasını ayırır. Dört rekatlı namazların kısaltılmasına ruhsat verirken iki veya üç rekatlı namazların kısaltılmasına ruhsat vermez. Meni ve mezi aynı yerden çıkmalarına rağmen onların arasını ayırır. Meziyi temiz, meniyi de necis kabul eder. Meninin çıkması ile gusül farz olur, kasıtlı olarak meninin akıtılmasından oruç bozulurken bunlar mezi için söz konusu yapılmaz. Kız çocuğunun sidiği elbiseye bulaştığında yıkanması farz iken erkek çocuğun sidiği için sadece biraz su serpilmesini yeterli görür. Hayızlı kadına namazı değil sadece orucu kaza etmesini farz kılar. Üç dirhem veya o kıymette olan bir şeyi çalanın elini keser fakat bir katar ölçüsünde bir malı gasp edenin elini kesmez. Rahim ile ilgili durumları aynı olmasına rağmen boşanmış kadına üç kuru' beklemeyi vacip kılarken, eşi ölmüş olan kadının yeniden evlenebilmesi için dört ay beklemesini farz kılar. Aralarında bir benzerlik olduğu halde hükümlerin yukarıda olduğu gibi farklı olduğu daha bir çok hüküm mevcuttur. Bu gibi meselelerde hüküm verme işi akla verilirse muhakkak hata eder. Aklın vereceği hüküm şeriata aykırı düşer. İşte görüldüğü üzere şeriat onları ayrı değerlendirmiş ve her birine başka başka hükümler takdir etmiştir. Böylece akla dayalı kıyasın da batıl olduğunu göstermiştir.

 

Farklı Olan Şeylerin Arasını Bulmak

 

Şeriat birbirinden farklı olduğu halde arasını bulup aklî kıyasın kabul ve idrak edilmeyeceği bir şekilde aynı hükmü verdiği şeyler de pek çoktur. Toprak kirletici, su temizleyici olmasına rağmen şeriat temizlik hususunda ikisinin arasını bulup ikisinin de temizleyici olduğuna hükmetmiştir. Altın ve buğdayın birbirinden farklı şeyler olmasına rağmen faizi buğday hakkında da haram kılmıştır. Vakıaları farklı olduğu halde mürtede ve evli olduğu halde zina edene ölüm cezasını takdir etmiştir. Dinleri farklı olmasına rağmen Müslümanın da zımminin de kanını haram sayıp korumuştur. Durumları farklı olduğu halde namuslu kadına zina iftirasında bulunana da içki içene de aynı cezayı takdir ederek seksen sopanın vurulmasına hükmetmiştir. v.b.

Görüldüğü gibi vakıaları birbirinden farklı olduğu apaçık görünen ve aralarını bulacak hiç bir beraberliğe sahip olmayan daha bir çok hususta aynı hükmü vermiştir. Eğer bu hususları aklın kıyas yapmasına terk etseydi farklı hükümlerin verilmesine sebep olacaktı. Çünkü vakıaları muhtelif olduğunda akıl aynı hükümler vermeye muktedir olamaz. İşte bu, aklî kıyas metodunun bozukluğuna açık bir delildir.

Unutulmamalıdır ki şeriat, aklen kavranılması mümkün olmayan konularda hükümler koymuştur. Şeriat, birer alış-veriş olmaları bakımından aralarında fark olmadığı halde alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır. Katil, zinadan daha ağır bir suç olmasına rağmen zina için dört, katil için iki şahit şart koşulmuştur. Vasiyet hususunda kafirin şahadetiyle iktifa ederken, talaktan dönme hususunda şahidin Müslüman olmasını şart koşmuştur. İnsanı cezbedecek şekilde güzel olmasa da hatta çirkin olsa da bir Müslüman kadının saçlarını ve süslerini göstermesi haram kılınmışken ve Müslüman kadınlar, hür olmaları itibariyle erkeklerin gözlerini onlara bakmaktan alıkoymalarını emrederken, aynı hükmü köle olan kadınlar hakkında vermemiştir. Hatta köle olan kadınlar daha güzel ve çekici olsalar da. Ayrıca içi dışından daha bir önceliğe sahip olsa da mestin dışını meshetmeyi vacip kılmıştır. Nitekim efendimiz Ali (r.a.) da bu hususta şöyle demiştir: "Eğer din kıyasa (yani aklî kıyasa) dayansaydı, mestin içini meshetmek dışını meshetmekten daha doğru olurdu."

Bu durum, meşhur şair Ebü'l Ala el-Ma'ri'nin şu şiiri söylemesine neden olmuştur:

Bir elin diyeti beş yüz altınsa,

Çeyrek dinar için neden kesilsin!

Yani bir kişi haksız yere birinin elini keserse kendisinden diyet olarak beş yüz dinar istenmekteyse, neden sadece çeyrek dinar çaldığında kesilsin! Adı geçen kişi çeyrek dinar çalmaktan dolayı bir elin kesilmesini yanlış bulup ayıplamaktadır. Aklın verdiği hükümle şeriatın hükmünü ayıplamaktadır. Tıpkı bunun gibi eğer şeriatın genel prensiplerinden veya nasların dış görünümünden kıyasa esas olacak illet çıkarılıp kıyasa gidilirse ya da sırf iki hüküm birbirine benziyor diye aralarında bir kıyasın mevcudiyeti aranırsa; Allah'ın mübah kıldığı bir çok şeyi haram, haram kıldığı bir çok şeyi de helâl kılınması neticesi kaçınılmaz olur. Bunun içindir ki şeriatın karar kıldığı şekilden başka kıyasa gidilmesi caiz değildir. Yani kıyasa esas olacak illetin muhakkak surette nasda geçmesi gerekir. Nasda geçmeyen bir illet icad edilerek yapılacak olan kıyas şer’î kıyas değildir. Bir illet bildirmeyen nas kıyasta kullanılmaz. Eğer nas bir şer’î hükmü bir illete bağlı olmadan vermiş ise onda illet aranmaz. Akıl ile bir illeti takdir etme yoluna gidilmez. Zira nas bir illeti zikredip tayin etmemiştir. Bundan dolayı fakihler illetin ancak nasta aranabileceğini belirtmişlerdir. Şöyle demişlerdir: "İllet bazen nasın kendisi olur, illeti apaçık gösterir. Bazen de nas delalet yoluyla illeti gösterir. Bazen de nastan cehd ve gayretle, bazen de kıyasla bulunur, çıkarılır." Ama her halükarda nasda aranır. Bu konuda usul kitaplarına müracaat edilsin.

Diğer taraftan Rasul (s.a.v.) kıyasa olur verdiğinde, onun nevini de tayin edip çerçevesini çizmiştir. Ahmed b. Hanbel ve Nesei, Abdullah b. Zübeyr'den şu hadisi rivayet ederler:

“Hasam'dan biri Rasul (s.a.v.)’e gelip şöyle dedi: “Babam çok yaşlı olduğu halde Müslüman oldu. Haccetmek kendisine farzdır. Ancak yolculuk yapacak güçte değil. Ben onun yerine haccedebilir miyim?” Rasul (s.a.v.) ona: Sen babanın en büyük oğlu musun? Adam. Evet dedi. Rasul (s.a.v.) ona: Babanın bir borcu olsa da yerine sen ödesen, borcu ödenmiş olur mu? Adam: Evet dedi. Rasul (s.a.v.) de: Öyle ise onun yerine haccetmen hacc farizasını ondan giderir.”

Görüldüğü üzere hac bir ibadettir. Borcun ödenmesi ise bir muameledir, bir münasebettir. Her biri diğerinden farklıdır. Her biri bir borç olması bakımından birinin yerine haccetmek onun borcunu ödemekle bir tutulmuştur. Evladın babasının yerine haccetmesi onun yerine borcunu ödemesiyle kıyaslanmıştır. Nihayet ikisinde de borcun ödenmesi söz konusudur. Rasul (s.a.v.) ödemelerin vacip olması hususunda Allah'ın borcunu kulun borcuna ilhak etmiştir. Eğer Rasul (s.a.v.) bunu böyle teşri kılmasaydı, akıl buna güç yetiremezdi.

Hükümlerin illetleri hükümlerin niçin vazedildiğini açıklayan delillerdir. Bu da bulunduğu yerde illete tabi olmayı gerektirir. İşte kıyas budur. Rasul (s.a.v.) kedi hakkında,

“O necis değildir” dediğinde ardından illetini yani neden necis olmadığını beyan etmek için, “Onlar aranızda dolaşıp dururlar” diye buyurmuştur. Binaenaleyh bir delil ile istisna edilmeyen insanlar arasında dolaşıp duran her hayvan necis olmamaktadır. Yine Rasul (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Gözün kayıp bakmasından dolayı, izin istemek şart olmuştur.” Yani herhangi bir eve girdiğinde Müslümanın izin istemesi gereklidir. Çünkü evin dokunulmazlık ve mahremiyeti vardır. İnsanın tesettürsüz durabileceği bir yer olarak değerlendirilmiştir. İzin istemek kanunlaştırılmıştır ki göz fırsat bulup mahrem olana bakmasın. Rasul (s.a.v.)'in: "Gözün kayıp bakmasından dolayı" şeklindeki ifadesi izin istemenin vacip oluşunun sebebidir, yani illetidir. Öyleyse Müslüman kendi evine girdiğinde izin istemesine ihtiyaç yoktur. Çünkü illet ortadan kalktığında hüküm de ortadan kalkmıştır. Ancak eğer beraberinde misafir varsa veya buna benzer hallerde durum değişir. İllet ne zaman geri dönerse hüküm de beraberinde geri döner. Bunun içindir ki varlığı ve yokluğu hususunda hüküm illete ilhak olmuştur.

İşte bunun içindir ki kıyas gerçekten çok ince bir iştir. Kıyasın ancak nasları, hükümleri ve hadiseleri anlayan akıl sahipleri için olgunun bilinmesi gerekir. Arzuladığı ve canının istediği gibi kıyas yapmak her insanın yapacağı bir iş değildir. Allah'ın kendilerine basiret ve kuvvet anlayışı verenler içindir. Yoksa kıyas, yıkıcı ve haktan uzaklaştırıcı bir araç olur. Bu hususta Şafi (r.aleyh) şöyle demiştir: "Arapçayı, geçmiş ulemanın ictihadlarını ve Sünneti tam kavrayıp alim olana kadar kişiye kıyas yapmak düşmez. Ayrıca müteşahibin arasını ayıracak sahih bir akla sahip olmalı. İçtihat etmede acele etmemeli. Kendisinden farklı ictihatta bulunanları dinlemekten geri durmamalı. Zira bu, çoğu defa gafletten uyandırıp, dağınıklıktan kurtarıp onu doğruya ulaştırır." Gerçek şu ki kıyası kullanmak için pek ince bir kavrayışa ihtiyaç vardır. Hüküm çıkarmak için kıyası kullanmak, müçtehit olandan başkasına caiz değildir.

Buraya kadar anlattıklarımız ancak cahiliye hükümleriyle iştirak edebileceğini savunanların sözlerini, kullandıkları delilleri ve bu delillerin konuya münasip olmadıklarını açıklayan şeyleri anlatıp durduk. Şimdi de İslâm'ın bu konu hakkında içtihadı gerçekleştirmeyecek şekilde manaya delaleti kati naslarla neler ifade ettiğine bir bakacağız!

Şüphe yok ki şeriat akide noktasında Allah'ın birliğine iman ve kullukta O'nu birlemek esası üzerine kuruludur. (Lailâhe) "hiç bir ilâh yoktur" demek, Allah dışında tapınacak ibadet edilecek ve kanun koyucu olarak kabul edilecek her şeyin inkâr edilmesi demektir. (İllallah) "ancak Allah vardır" sözüyle de, ibadet edilecek ve kanun koyucu olarak kabul edilecek olanın sadece ve sadece tek başına Allah olduğu tespit edilmiş olmaktadır. O ilâh edinilmeye ve kanun koyucu olarak kabul edilmeye müstahak tek varlıktır. Rasul (s.a.v.) O'na nasıl ibadet etmiş ise öyle ibadet edilir. O'na nasıl boyun eğmiş ise öyle boyun eğilir. O'nu nasıl noksan sıfatlardan tenzih etmiş ise öyle yapılır. İşte tıpkı bunlar gibi Rasul (s.a.v.) O'nun şeriatını hangi metot üzere anlamış ise şer’î hükümler öyle anlaşılır. Buraya kadar yapılan açıklama iki şahadetten yarısının ifade ettiği manadır. Zira ikrar ettiğimiz ikinci şahadet kelimesinin ikinci yarısı (Muhammedün Rasulullah) "Muhammed Allah'ın Rasulüdür" ifadesidir. Yani şeriatı anlamada ve onu tatbik etmede bağlayıcı bir nitelikte kendisine uyulacak olan sadece Rasul (s.a.v.)'dir.

Hatta fıkhın usul ve kaideleri dahi vahyin kaynaklarından çıkarılmalıdır. Bu, vahyin dışında bir mercinin hüküm koyucu konumuna gelmemesi içindir. Şeriata, ondan olmayan hiç bir şeyin girmemesi için Kitap ve Sünnetten çıkarılmış sağlam usul kaideleri ile nasların anlaşılmasına çalışılması vaciptir. Bunun için de her şeyden önce sadece ve sadece Allah'ın hüküm koyucu olduğu kabul edilmelidir. Çünkü hüküm ancak ve ancak Allah'a aittir. Şer'i hükümden önce veya şer’î hükmün dışında hüküm olmaz ve olamaz.

Bunlar böyle kararlaştırıldıktan hemen sonra kulluğun sadece Allah'a ait kılınmasının yalnızca O'na boyun eğilmesinin, O'nun dışında kanun koyucu bir kudretin reddedilmesinin şeklini gerçekleştirmek için fıkıh devreye girer. Böylece hükmeden sadece O'nun şeriatı olur.

Kâfir yönetimlere ortak olmak, insanların koyduğu yasalarla Allah'ın koyduğu yasaların beraber bulunabileceğini kabullenmektir. Bu da İslâm şeriatından hüküm çıkarmanın yanı sıra şeriatın dışındaki kaynaklardan da hüküm çıkarmayı kabullenme sonucunu verecektir. Böylece birden çok hüküm kaynağı kabul edilmiş olur. Hak mabudun bir tek olması ve bunun bir gereği olarak açık olsun gizli olsun Allah'a kulluğun vahdaniyeti nerede kaldı?

Allah'a ortak koşmanın caiz olmaması hüküm koyma hususunda da ortak olmamayı gerektirir.

İşte bu noktada şeriatın cahiliye yönetimine ortak olmanın, onlara iştirak etmenin asla caiz olmadığını açıkça ortaya koyduğunu görmekteyiz.

Rasul (s.a.v.)'in hayatı, vakıanın etkisinden uzak köklü bir değişimin gerekli olduğuna en ufak bir şüpheye meydan vermeyecek şekilde delalet etmektedir. İstenilen değişimin meydana gelmesi için vakıaya tesir eden bir çalışma yapmak lazımdır. Nitekim Rasul (s.a.v.) davetinde Mekke kâfirlerinin de bulunduğu şirk olgusuna riayet etmedi. Onların örf ve adetleri onu engellemedi. İnsanların onun davetini kabul veya reddetmeleri ile ilgili bir hesabı yoktu. İşlerin idaresini elinde tutanlarla içli dışlı olmadı. Halbuki Rasul (s.a.v.) ve daveti pek zor bir vaziyette idi. İslâm'ın bütününü özünde taşıyan ve ondan olmayan her şeyi reddeden (Lailâhe illallah Muhammedun Rasulullah) sözünü söyleyerek hicret etti. Bundan dolayı Ebu Cehil ve Mekke'nin ileri gelenleri İslâm’ı reddediyorlardı. Rasul (s.a.v.) bu esaslı manasına binaen; beyazı, siyahı, arabı, acemi, hür olanı, köleyi, fakiri, zengini, müşriki ve ehli kitabı davet ediyordu. Onu kabul veya reddetmelerine bakmaksızın davetine devam ediyordu. Taptıkları ilâhların iç yüzünü ortaya koymakla işe başladı. Bunun üzerine düşmanca onu reddettiler. Bununla da kalmayıp sen bizim iktidarımıza karışıp putlarımıza dil uzatma, biz de sana karışmayalım diye pazarlık teklif ettiler. İstediler ki Rasul (s.a.v.) onlara dokunmasın, onlara yumuşak davransın, onlar da Rasule yumuşak davransınlar. Rasul (s.a.v.) onların bu tekliflerini kabul etmedi. Şiddetli baskılarına ve daveti kabul eden sahabelere eziyet ve işkence etmelerine rağmen davette sabır ve metanet gösterdi. Mü'minler de onunla beraber büyük bir sabır gösterdiler. İşte gösterilen bu sabır ve metanet davalarında ve sözlerinde dosdoğru olduklarının en kuşatıcı deliliydi. Hatta Beni Sa'sa'a kabilesinden nusret talep ettiğinde onlar kendisinden sonra yönetimin kendilerine geçme şartıyla dine nusret vereceklerini söylediler. Rasul (s.a.v.) onların bu şartlı kabullerini reddetti. Kaldı ki davetin en çetin zamanlarıydı. Geçici bir müddetle de olsa onlardan istifa etme yoluna gitmedi. Aksine o gün onlar için bugün de bizim için öğretici ve eğitici ve yol gösterici şu kadri yüce sözü söyledi:

“Emir Allah’ındır, onu dilediği yere verir.”

Bununla şunu demek istiyordu: Emirlik ancak ve ancak Allah'a aittir. Allah emrinde kimseyi ortak kabul etmez. Allah onu dilediği kimseye verir. Rasul (s.a.v.) davet süresi boyunca Allah'ın emrine uygun hareket etmekten ve fikir kuvvetinden başka bir şeye dayanıp itimat etmedi. Ona kucak açacak, onu bağrına basacak ve ona nusret verecek olanların akıllarını ve gönüllerini İslâm’a açtıktan sonra davet hedeflerini gerçekleştirecek İslâm Devleti'ni kurmaya muvaffak oldu. Allah'ın tevfik ve inayeti geçmişte olduğu gibi bugün de kendisine kayıtsız şartsız güvenen ve ondan yardım dileyen, fikri arı ve duru anlayışların, saf ve temiz, metodun dosdoğru, yetki ve tasarrufların sahih olmasının üzerine titreyenlerle beraber olacaktır.

Allah indirdiği hükümlerin dışındaki hükümlerle hükmetme konusunun sonuna gelmişken şimdi de günümüzde mevcut olan sistemlerin yönetim mekanizmalarının vakıasını ve ona ortak olmanın hangi hal üzere gerçekleştiğini göstereceğiz. Ardından bu yola başvurmanın haram olduğunu belirten, bu yolu takip etmek için her türlü bahaneyi ve tevili ortadan kaldıran delaleti kati ayetleri ve hadisleri sunacağız.

Her devletin anayasasının esaslı ve köklü muayyen bir fikir üzerine kaim olması gerekir. Bu esaslı fikir, demokrasi de olabilir İslâm da olabilir. Ancak üzerine kurulu oldukları temel fikirden fışkırmayan hiç bir hükmü kabul etmezler.

Demokratik sistemlerde anayasa hükümlerinin "hakimiyet milletindir" şeklindeki temel esasla tam bir uyum içerisinde olması gerekir. Yani millet, meclis yoluyla kanunları bizzat kendisi çıkarır. Zira Millet Meclisi yasama için seçilmiştir. Bunun için bu meclise "Millet Meclisi" adı verilmiştir. Yürütme mekanizması, hükümleri icra ve infaz sahasına koyarken millet adına yasamayı yapan mekanizmanın koyduğu hükümleri icra ve infaz sahasına koymuş olmaktadır. Milletin iradesiyle hükmetmekle kayıtlı kalmanın muhafazası için millet meclisine hükümetlere güven oyu verme veya vermeme salahiyeti verilmiştir. Ayrıca hükümetin icraatlarını denetleme, gensoru verme ve gerektiğinde güvensizlik oyu vererek hükümeti düşürme yetkisi de verilmiştir. Hatta anayasanın dışına çıktığında bir bakan hakkında gensoru verme salahiyeti Millet Meclisine verilmiştir.

Bu açıdan hükümetten hangi icraat çıkarsa onun esası İslâm değil demokrasidir. Geçmiş konularda açıkladığımız gibi İslâm, ruhi yönü olmayan icraatlar üzerine bina edilmez. Zira İslâm Allah'a iman esası üzerine kuruludur.

Her sistem gibi demokratik nizamın da tek bir temel üzerine kurulu rukünleri, uygulamak istediği tek siyasetleri ve tüm bakanlıklar arac˝lığı ile uygulamaya çalıştıkları politikaları vardır. Her bir bakanın siyaset ve icraatının diğer bakanlarla bir insicam içerisinde olması gerekir. Zira bu siyaset ve icraat ameliyesi bütün bir hükümete aittir. Temel fikirden çıkan muayyen bir anayasanın ışığı altında partinin başkanı/başbakanı tarafından belirlenen bu siyasette müslüman bir bakanın oyu, tüm oylar arasında tek oy olarak sayılmaz. Bunlar, bu işin kanunlarla ilintili olan yönüdür. İşin uygulama kısmı Müslüman bakana farklı bir şey yapma fırsatını vermemesi bakımından daha da sıkıntılıdır. Herhangi bir kimse bakan olarak seçildiğinde, söz konusu ülkenin başkanı ve ortağı tarafından yazılı hale getirilerek resmileştirilmiş bir siyasetle karşı karşıya kalır. Ya önüne konulan resmi siyaset ve icraatı yürütmek üzere bakanlığı yüklenir, ya da bunları reddederek bakan olarak kalmasına son verilir. Bu iki şık arasından birini tercih etmek kaçınılmaz olur.

Diğer taraftan bakanların sorumluluğu kollektif bir sorumluluktur. Yani hükümet yazıya geçirmek suretiyle resmileştirdiği siyasetini, icraat safhasına koymak istediğinde çoğunluğun görüşü çerçevesinde bir takım bağlayıcı kararlar alır. Bu, her bakanın diğer bakanların işlerine müdahale edebileceği ve bir bakanlıkla ilgili kararlarda eli olduğu anlamına gelmektedir. Zira herhangi bir bakana ait bir işle ilgili kararlar aldığında diğer bakanlar oylarıyla müdahale halindedirler. Dolayısıyla Müslüman bakan sadece kendi alanında olup bitenden değil, her alanda olup bitenden sorumludur. Bunun içindir ki kapalı kapılar ardında İslâm’a muhalif alınan kararların aleyhine görüş bildirse de, dışarıda ve insanların önünde hükümetin icraatını savunmak mecburiyetindedir. Burada bazen; Müslüman bakanların İslâm’a muhalif ve İslâm dışı icraatlara karşı çıkıp engelleyecekleri tasavvur edilir. Bu ve benzer tasavvurlar ve bu nitelikteki sözler düşüncelerinin ne kadar yüzeysel olduğunu gösterir. Milletvekilleri zaten bakanlardan farklıdır. Milletvekillerinin kanunların tatbiki bakımından bir etkinlikleri yoktur. Sadece kendilerini seçenleri temsil ederler. Demokratik sistemde müslümanları temsil ettikleri gibi kapitalist sistemde solcuları temsil eden milletvekilleri de olurlar. Bakanın durumu böyle değildir. Bakan olan kimse hükümete muhalefet ederse bu tavrı onu dışarıda bırakır. Zira demokratik metotla icraat yapan hükümete ya da demokratik yönetime karşı çıkan kişi dışarıda kalır, hükümete katılamaz. Bir yanlışlık sonucu katılırsa ısrarla dışarı atılır. Çünkü hükümetler muayyen icraatları yapmak için gelirler. Hükümetler çelişkiler yumağı değildirler. Kim onlara muarız tavır ve tutum takınırsa başbakan veya başkan tarafından hükümetten ihraç edilmesi talep edilir. Milletvekili olmasından dolayı kendisine verilen güvenoyu ve dokunulmazlığı ondan kaldırılır. O böyle tek başına kalırken hükümet yoluna devam eder.

Burada söylemek gerekir ki Müslüman bir bakan yönetime ortak olmayı kabul etmekle ülkede mevcut olan anayasayı ve anayasanın üzerine kurulu olduğu temel esası, ideolojiyi, temel felsefeyi kabul etmiş olmaktadır. Bunun için yukarıda söz konusu ettiğimiz "karşı çıkmak"tan maksat, esastan karşı çıkmak değildir. Bu ifade sistem içinde kalarak icraatlara karşı durmak anlamına gelmektedir. Bu durum, sistemin temelindeki her şeyi kabul ederek detaylarda kalan bir takım şeylere muhalefet edilebildiğine delalet etmektedir.

Diğer taraftan her bakanlıkla ilgili icra etmek üzere alınan kararlar üç kişinin muvafakatı ve oluru alınmadan yürümez. Bunlar ilgili bakan, başbakan ve devlet bakanıdırlar. Bu demektir ki Müslüman bakan kendi alanında istediği kararları uygulayacak ve istediği uygulamalara son verecek şekilde serbest değildir.

Bunları biraz daha açıklayalım:

- Söz konusu hükümetin hükmettiği kanunlar, temeli Allah'a iman olan ruhi esaslar üzerine kaim değildirler. Aksine yasamanın Allah'a değil de millete ait olduğu demokrasi temeli üzerine kuruludurlar.

- Şüphesiz hükümetler anayasada yazılı bulunan hükümleri yürüten gücün ta kendisidir. Hükümetler başbakanlarıyla, bakanlarıyla teker teker bunun için vardırlar. Hiç birine anayasaya aykırı düşme hakkı verilmemiştir. Aksine onun dışına çıkmamaya büyük önem verirler.

- Müslüman bakan dahil olmak üzere her bir bakan kendi bakanlığına ait işleri yürütme siyasetini kendi başına oluşturamaz. Aksine başbakan dahil bütün bakanlar, bir bütün olarak devlet tarafından resmileştirilmiş siyaset ile işleri yürütürler.

- Bütün bakanlar hükümetlerden sadır olan her karar ve işten sorumludurlar. Çünkü yasalar bakanlara toplu ve kollektif bir sorumluluk yüklemektedir.

Kısacası demokratik sistemin toplu ve kollektif bir mesuliyet vermesi hiç bir bakanın kendini bu sorumluluktan kurtarmasına veya kendi başına hareket etmesine imkan tanımamaktadır. İşte demokratik hükümetlerin vakıası budur. Bir çok ayeti kerime Müslümanın bu nevi hükümetlere iştirakini kati ifadelerle haram kılmaktadır. Şöyle ki:

- Allah sübhanehu ve Teâla, kanunların kendisinden çıktığı temel esas gibi hükmün de Allah'a ait olmasını farz kılmaktadır. Nitekim şöyle buyurmaktadır:

“Hayır! Rabbine and olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem tayin etmedikçe ve senin verdiğin hükme karşı nefislerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” Yine Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

“Allah ve Rasulü bir iş hususunda hüküm verince artık mü'min kadın ve erkeğin seçme hakkı kalmaz.”

- Allahu Teâla; “Allah'a itaat edin, Rasul'e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin.” buyurarak yöneticinin Müslüman olmasını farz kılmıştır.

- Ayrıca Müslüman yöneticinin İslâm ile hükmetmesini de farz kılmıştır. Nitekim şöyle buyurmuştur:

“Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet.” Bununla da kalmayıp Müslüman yöneticiyi bir tek hükümde dahi İslâm'ın dışına çıkma fitnesine karşı uyarmak üzere; “Allah'ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın.” diye buyurmaktadır. Açıktan açığa küfürle hükmeden Müslüman yöneticiye silâhla karşı çıkmayı emretmiştir. Zira Rasul (s.a.v.) günahkar yöneticiden söz ederken kılıçla karşı çıkıp çıkmama hususunu sormaları üzerine şöyle cevap vermiştir:

“...Allah katında kesin bir delil olarak açık bir küfür görmenize kadar.”

- Allahu sübhanehu Teâla, İslâm dışı hükümlerle hükmeden yöneticiyi ve kadrosunu dost edinmeyi de şu sözüyle haram kılmıştır:

“Sizden başkasını dost edinmeyin.”

- Diğer taraftan Allah (C.C.) müslümanlara İslâm ile muhakeme olan kimsenin emrederek tağuta gidip muhakeme olunmayı haram kılmıştır. Tağuta gidip muhakeme olunanın imanının bir idiadan ileriye geçmediğini açıkça belirtmiştir. Zira şöyle buyurmaktadır:

“Sana ve senden önce indirilene inandığını iddia edenleri görmedin mi?! İnkar etmekle emrolundukları halde tağuta gidip muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları haktan uzak bir sapıklığa düşürmek ister.”

- Yine Allah (C.C.) müslümanlara kendilerinden başkasını dost edinmeyi haram kalmış, yasaklamıştır. Şu ayetlerin buna delaletleri apaçıktır:

“Ey iman edenler! Allah'ın gadap ettiği bir topluluğu dost edinmeyin. Muhakkak ki onlar kâfirlerin ölülerden ümit kestikleri gibi (Allah'tan) ümitlerini kesmişlerdir.”

“Ey iman edenler! Onlar birbirlerinin dostu oldukları halde Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Sizlerden kim onları dost edinirse muhakkak ki onlardandır. Allah zalim bir topluluğu hidayete erdirmez. Kalplerinde hastalık bulunanların onlara (dost olma konusunda) koşuşup yarıştıklarını görürsün. Derler ki; bize bir zararın dokunmasından korkuyoruz. (onlara dost olmanın mazeretini gösterirler.) Umulur ki Allah bir fetih (bir zafer) verir veya katından bir emir (bir iş) ihdas eder de onlar nefislerinde gizledikleriyle pişman olurlar.”

- Gerçek şu ki; şu anda halkı Müslüman olan ülkelerde yöneticilerin Yahudi veya Hıristiyan olmadıklarından dolayı onların dost ve veli edinilebileceği ile ilgili bir şüphe ve ihtimale mahal yoktur. Evet kim onları veli edinirse, onlar kendilerini veli tayin edenlerin velileri olurlar. Allah (C.C.) şöyle buyurmaktadır:

“Kâfir olanlar birbirlerinin velileridirler. Eğer siz O’nun (Allah'ın emirlerini) yerine getirmezseniz, yeryüzünde büyük bir fitne ve fesad olur.”

Unutulmamalıdır ki Müslümanlardan başkasının dost ve veli edinilmesiyle kast edilen sadece Yahudi ve Hıristiyanlar değildir. Bilakis İslâm'a muhalif olan herkesin dost ve veli edinilmesi haram kılınmıştır. Onları dost ve veli edinmemek, fikir ve metot olarak onlardan beri olmak demektir. Onların temel fikirleri üzerine kurulu bulunan her kararlarını reddetmeyi gerektirir. Allah (C.C.)İbrahim (s.a.v.)’ın dilinden şöyle buyurmaktadır:

“Biz sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan beriyiz. İnancınızı inkâr ediyoruz. Siz (Allah'a) inanıncaya kadar bizimle sizin aranızda düşmanlık ve nefret ebediyyen sürüp gidecektir.”

Halbuki mü'minlerin velileri, dost ve yardımcıları ancak Allah (C.C.), Rasul (s.a.v.) ve mü'minler olacaktır. Nitekim Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

“Kim Allah'ı, Rasulü’nü ve müminleri dost edinirse, bilsin ki şüphesiz Allah'ın taraftarları (hizbi) muhakkak surette galip geleceklerdir.”

Yine burada şöyle bir şüpheye meydan verilmektedir: "Biz yönetimde olanlara ortak olmakla onları dost edinmiş olmuyoruz. Aksine bizim onlara dost görünmemizin bir maksadı vardır. Biz fırsat kolluyoruz, fırsatı yakaladık mı yapacağımızı yapacağız. Halbuki kalplerimiz onların yaptıkları şeyleri münker ve kötü germektedir." Evet böyle mazeret ileri sürülemez. Gerçek şu ki veli ve dost edinme işine kalp de katılır, organlar da. Allah'ın indirmediği hükümlerle hükmeden yöneticinin el ile de dil ile de kalbi ile de inkâr edilmesi gerekir. İnkarın en aşağı derecesi kalple buğz edilmesidir. Zaten Muhammed Mustafa (s.a.v.)'in haber verdiği gibi ondan daha aşağıda iman yoktur. Rasul (s.a.v.)'in bu değerlendirmesi, hiç şüphesiz sadece kalp ile inkâr ederek sözleriyle ve davranışlarıyla inkarına kuvvet kazandırmamakla imanın en zayıf noktasında kalmayı tercih edenlerin aleyhinedir. Ayrıca kim böyle yaparsa onun kalbi söz konusu hal üzere olsa da Allah'a isyan ve günah içindedir. Eğer kalbi de rıza göstermiş ise zaten kâfir olmuştur. Kısacası demek oluyor ki Allah'ın indirmediği hükümlerle hükmeden bir yönetime iştirak edip ortak olan kimse, ayetlerin delaletiyle en azından fasık, zalim, Allah Sübhanehu Teâla'ya karşı asi olmuş olmaktadır.