YIL 16  SAYI 186  CEMAZİYÜLEVVEL 1426  HAZİRAN 2005


Hilafet.com'da ara Web'de ara

Hilafet'in Sözü: Ilımlı İslam Söylemi
Allah (cc)’nun Gücünün Üzerinde Hiçbir Güç Yoktur
Siyasî Yorum: R. T. Erdoğan’ın İsrail Ziyareti
Haber-Yorum: Özbekistan Olayların Arkasında Kim Vardır?
MÜSLÜMANLARIN DURUMU VE NİÇİN HİZB-UT TAHRİR (2. Bölüm)
Hz. MUHAMMED (SAV)’İN MUCİZESİ KURAN VE İÇERİĞİ (2. Bölüm)
Sünnet’ten Anlamamız Gerekenler ve Bidat Kavramı (1. Bölüm)
Bir Şiir
Tefsir: Bakara Suresi 194-195

 

A. Yusuf Tuğtekin

Recep T. Erdoğan’ın İsrail Ziyâreti

Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri; yahudi varlığını 28 Mart 1949’da ilk olarak tanıyan, onunla ilk ticâri anlaşmayı imzalayan, Golan Tepeleri’nin ilhak etmesi hakkındaki BM kararında onu destekleyen, halkı Müslüman bir ülke (Türkiye) olarak oldukça derin köklere sahiptir.

Zaman içinde ilişkilerin boyutu ve hacmi giderek büyümüş olsa da esâsen 90’lı yılların ortalarında ciddi bir ivme kazanmıştır. Bunun sebebi; ‘Soğuk Savaş’ sonrasında Amerika’nın ‘Ortadoğu Barış Süreci’ni başlatması Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini açıkça yoğunlaştırmasının gerekçesini teşkil etmesidir. Zîra ilişkilerin geliştirilmesi için “barış” sloganı yumuşatıcı bir etken idi. Yine İsrail’in NATO üyesi olma isteği de mâzeret olarak kullanılıyordu. İhânet düzeyine çıkan bu sıkı ilişkiye birkaç çarpıcı örnek vermek gerekirse;

- Türkiye’nin yahudi varlığını “resmen” tanımasından sonra aralarındaki ilişki “büyükelçilik” düzeyinde sürdürülüyordu. Yahudi varlığı 1980’de Doğu Kudüs’ü işgâl edince, dâhili ve hârici tepkiler nedeniyle Türkiye elçilik düzeyinde olan ilişkilerini maslahatgüzarlık düzeyine indirmek zorunda kalmıştı. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile II. Körfez Savaşı’nın patlak vermesinden hayli istifade eden Türkiye Dışişleri Bakanlığı, hemen bu düzeyi eskiden olduğu gibi büyükelçilik düzeyine çıkardı ve yahudilerle ardı ardına anlaşmalar imzalanmaya başladı. Nitekim Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü’nün İngiliz uşaklığı nedeniyle yine İngiliz ajanı olan Saddam’ı destekleyip Amerikan karşıtları arasında yer alması da ihânet sahnelerinin istismar edilen gerekçelerinden biri oldu. En önemli gerekçe ise, Oslo Süreci’nde Türkiye’nin “ikili” katkılarının gerekçesini teşkil eden ve son zamanlarda Erdoğan’ın da sık sık kullandığı sözde “Osmanlı’dan kalan 500 yıllık Türk-Yahudi dostluğu” idi.

- Aynı dönemde Türkiye’nin Dışişleri Bakanı ve şimdi Afganistan’daki NATO temsilcisi olan Hikmet Çetin, yahudi varlığına bir ziyârette bulundu. O sırada MOSSAD, güya Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etmek üzere başarısız bir operasyon yaptığını iddia etti. Böyle bir olayın vukuu bulmadığı anlaşılabilir olsa da, MOSSAD-MİT ilişkilerinde önemli bir mesâfe kat edildiği açıktı. Bunun üzerine yahudi varlığı; MİT’e “hediye olarak” çok sayıda techîzat, suikast silahı ve teknik malzeme gönderdi. Üstelik bu “hediyelerin” bir kısmı daha sonra başkalarının da elinde bulundu. Bundan sonra iddialara göre, gönderilen hediyeler sadece MİT’e gönderilmemiş, bilakis onlarla bağlantılı bulunan başkalarına da gitmişti. Bu da -yine iddialara göre- yahudilerin Türkiye içindeki illegal eylemlerini örtbas etmek üzere MİT’e karşı açık bir komplonun kurulduğu anlamına geliyordu.

- Amerikan Yönetimi’nin Bağımsız Devletler Topluluğu Koordinatörü Michael Armitage, 1992 yazında düzenlediği İsrail ziyâreti sırasında, ABD ile İsrail'in Orta Asya’da tarımı geliştirmek için bir dizi “sulama projesi”ni ortaklaşa gerçekleştirdiklerini açıklamıştı. Bu projenin, Sovyetler Birliği’nden tevârüs eden nükleer sistemlerini kontrol edecek bir güvenlik ağı oluşturmaya yönelik olduğunu ilişkin çok sayıda iddia vardı. Bu açıklamadan iki yıl sonra, bir protokol çerçevesinde 26 Ekim 1994’te Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da “model üretim alanları” ile “AR-GE (Araştırma-Geliştirme) merkezleri” ve bu kapsamda “toplu çiftliklerin”, “merkezi köyler”in ve “aile işletmeleri”nin kurulmasına karar verildi. Bundan önce 1994 yılının başında yahudi Cumhurbaşkanı Ezer Weizman Türkiye’ye gelip GAP bölgesinde incelemede bulunmuştu. Türkiye’dekinden beş gün sonra ise, aynı protokole dayalı olarak, Türkmenistan ve Özbekistan’da da “aynı” yapıların oluşturulmasına karar verildi. Aynı minvâlde Ekim ayının son haftasında Kanal D televizyonundaki bir tartışma programına katılan yahudi cemaatinin ileri gelenlerinden biri, Türkiye'den yahudi varlığına göç etmiş Yahudi ailelerinden bir kısmının Türkiye'ye geri dönerek Urfa yöresine yerleşmekte olduklarından bahsediyordu.

- Yine 1994’te yahudi varlığı, teknolojisini ve uydu imkanlarını kullanarak Irak-Türkiye petrol boru hattının güvenliğini sağlamak için Türkiye'den talepte bulundu. Dikkat çekici bir şekilde aynı dönemde PKK, bu hatta yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. Türkiye, kısa bir süre sonra bu talebe olumlu yanıt vererek “kendi toprakları” üzerinden geçen “kendi boru hattının” güvenliğini onlara teslim etti. Yahudi varlığının bu hat üzerine bu kadar düşmesi, Irak’tan yapılan petrol sevkıyâtının kontrolünü elinde tutmak istemesiydi. Üstelik Kazakistan-Azerbaycan-Türkiye ekseninde uzanıp İskenderun Körfezi'nden dünyaya pazarlanacak olan Hazar petrolünü taşıyacak olan “Hazar-Akdeniz petrol boru hattı”, Irak-Türkiye petrol boru hattı ile birleştirilmek isteniyordu. Yine Orta Asya doğalgazını Avrupa'ya taşıyacak olan boru hatları, Türkiye’ye girişte petrol boru hatlarının bulunduğu bölgelerden geçiyordu. En önemlisi Türkiye, tasarı düzeyinde olan Avrasya Enerji Koridoru’nun bir parçasıydı. Zaten o vakit Amerikan think-tanklerinden Foreign Reports Inc. tarafından yayınlanan Ortadoğu raporunda şöyle deniliyordu: “…Irak-Türkiye petrol boru hattının kurtarılması, Kazakistan ve Azerbaycan'da 90'ların sonuna kadar üretimin geliştirilmesi beklenen petrolün 'ihracat kanallarının' işler halde tutulması bakımından önemlidir…”

- İlişkiler, Başbakan Tansu Çiller’in Kasım 1994’te İsrail’i ziyâret etmesiyle daha da ivme kazandı. Ayrıca o dönemde örtülü ödenekten yüksek miktarda ödeme yapılarak, MOSSAD’a bazı “iş takipleri” verildiği daha sonra açığa çıktı. Bunu, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 1996’daki ziyareti ve iade-i ziyâretin yahudi Cumhurbaşkanı Weizman tarafından gerçekleşmesi takip etti.

Bu bağlamda en dikkat çekici olan 1996’da Türkiye ile İsrail arasında imzalanan Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması’dır. Bu anlaşma esâsen, askerî bir sır olarak içeriği halen açıklanmamış bulunan ve ticârî, askerî, diplomatik, istihbarî, bilim ve teknoloji kapsamlı olduğu zannedilen ve 1958 yılında Menderes Hükümeti tarafından imzalanmış olan “Türkiye-İsrail Çevresel Pakt Anlaşması”na dayanmaktadır. Daha doğrusu Şubat 1996 Anlaşması, muhtemelen 1958 Anlaşmasının açık ve genişletilmiş versiyonudur.

Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, Şubat 1996’da yahudi varlığını ziyâret etti ve Türkiye Genelkurmay Başkanlığı ile İsrail Milli Savunma Bakanlığı arasındaki “Askeri Eğitim ve İşbirliği” anlaşmasını imzalayarak geri döndü. 1996 Anlaşması sonrasında savunma sanayi işbirliğinden istihbarat ortaklığına, ekonomik gelişmeden turizme kadar çok yönlü ilişkiler geniş çaplı olarak sürdürüldü.

Bu anlaşma esâsen ortak tatbikat ve ortak istihbarat çerçevesindedir. En çarpıcı özelliği ise İsrail’in “eğitim amaçlı” olarak Türk hava sahasını kullanmasına izin vermesidir. Diğer karşılıklı ek anlaşmalar ise teknoloji transferi, ortak araştırma, ortak istihbarat, stratejik politika planları, ortak yada tek taraflı tatbikatları içermektedir. Bu tatbikatlar genelde “arama-kurtarma tatbikatı” adı altında özellikle Türkiye’nin karasularını ve hava sahasını kullanarak yapılmış ve yapılmakta olan türden tatbikatlardır. Nitekim bu kapsamda ilk olarak 1997 yılında Ürdün’ün de gözlemci olarak katıldığı Denizkızı Tatbikatı, Amerika-Türkiye-İsrail arasında Akdeniz’de yapılmıştır. Sonraki yıllarda da periyodik olarak sürdürülmüştür. Gerçekte tatbikatların vakıası şudur: Onlar bununla hava, kara ve deniz savaş alanlarında, farklı savaş araçlarının ve farklı silahların kullanımına yönelik bir eğitim yaparlar ve bunun, düşmana karşı hazırlık amaçlı olduğunu iddia ederler. Bu tatbikatların liderliği daima kafirlerindir ve daima Amman, Mısır, Türkiye ve Filistin gibi, İslam toprakları üzerinde yapılmaktadır. Böylece kâfirler için hem yeni silahların denenmesi, hem diğer ülkenin hareket ve manevra kâbiliyetinin öğrenilmesi, hem arazi ve doğal şartları ile birlikte kapsam ve içerik düzeyine aşina olunması, hem de askeri varlıklarını yerleştirmek ve operasyon üslerini hazırlamak üzere etüt çalışması yapılması sağlanır. Kâfirlerin liderliği altında olmayan, onların toprakları üzerinde yapılan, onların askerî güç ve yeteneklerinin gizli yönlerini açığa çıkaran hiçbir tatbikat yoktur.

Söz konusu anlaşmanın karşılıklı silah transferi ve savunma sanayi anlaşması çerçevesinde ise, yahudi varlığı tarafından 54 adet F4 savaş uçağı 650 milyon dolara modernize edilmiştir. Daha sonra da 48 adet F5 savaş uçağının modernizasyonu ile yahudi yapımı Popeye II havadan karaya füze sisteminin ortak üretimi plânlanmıştır. Ayrıca Arrow II Anti-Balistik Füze Programı içinde Türkiye’nin de yer alması, Merkava tanklarının ortak üretimi ve Türkiye’nin elindeki demode M60 tanklarının modernizasyonu gibi konular da görüşmelere bağlanmıştır. Arrow II Anti-Balistik Füze Programı, Amerika’nın Füze Kalkanı Projesi’nin bir parçasıdır. Bu bağlamda 2001 yılında eski generallerden birinin bir savunma dergisinde yer alan makalesinde şöyle geçmekteydi:

“Ülkemiz yaramaz devletler ve istikrarsız bölgelerle çevrili olup KTS (kitle tahrip silahları) tehdidinin ve yayılma tehlikesinin en sıcak hissedildiği yerlerden birisidir. Füze savunması yıllardır Türk silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaç listesinde yer almaktadır. Kafkaslarda ve Orta Asya’da artan çıkarlarımız bu bölgelerin daha güvenilir kılınmasını gerekli kılmaktadır. Görünen odur ki Türkiye, füze savunma sistemi konuşlandırılacak ülkeler arasında ön planda yer alacaktır. Bu mülahazalar ABD önerisine olumlu bakmamıza neden olabilecek ağırlıktadır.”

Modernizasyon, açık bir aldatmacadan ibarettir. Modernizasyon denince eskimiş olan bir aracın yenilenmesi ve geliştirilmesi akla gelir. Oysa sömürgeci devletleri ile diğer devletler arasındaki ıstılahta modernizasyonun mânâsı böyle değildir. Tam aksine mevcut olan araçların, yeni teknolojiler kullanılarak “etkisizleştirilmesi” demektir. Şöyle ki:

Savaş uçaklarının, füze sistemlerinin veya tankların modernizasyonu genelde kaba aksamının yenilenmesi demek değildir. Çünkü bunlar metal sanayi dallarının konusudur ve Türkiye’de bu konuda çalışan, hatta ithalat yapan firmalar vardır. Dolayısıyla yenilenen şey özellikle elektro-teknik alanındaki kontrol ve kâbiliyet mekânizmasıdır. Örneğin, bir tankın modernizasyonu demek paletlerinin değiştirilmesi demek değildir. Aksine attığı topların isâbet oranını yükseltecek şekilde kontrol mekânizmasının yenilenmesidir. Yada bir savaş uçağının modernizasyonu demek kanatlarının yenilenmesi değildir. Bilakis ani hareket hızını yükseltecek şekilde kâbiliyet mekânizmasının geliştirilmesidir. Bugünkü ıstılahta modernizasyon özellikle çip (yonga) sistemi ile alâkalı bir işlemdir ve bu sistem ürkütücü bir yapıdadır. Nitekim değiştirilen çiplerde kullanılan teknoloji transfer kapsamında değildir. Bunun anlamı şudur: Örneğin; savaş uçakları hem havada pilotun hem de karadan kumanda merkezinin güdümündedir. Bu karasal kumanda ise modernizasyonu yapanın -ki şu durumda yahudilerin- elindedir. Bu da gelecekte bu savaş uçaklarının “düşman” güçlerin ellerine geçip de yahudi varlığını vurmak üzere gönderilmesi halinde etkisiz bırakmak içindir. Füze sistemleri için de bu durum geçerlidir. Dolayısıyla bunların teknik olarak işe yarar olması ve savunma amaçlı olarak kullanılması, politik eksenin dışına çıkamamaktadır. 90lı yıllarda, özellikle Doğu’da birçok savaş uçağı ve helikopterin anormal ve çelişkili gerekçelerle düştüğünü unutacak değildir. Bir başka ifadeyle Türkiye bunları, modernizasyonu yapan devletin aleyhine olacak şekilde kullanamamaktadır. En açık ifadesiyle, eğer olur da bir gün Türkiye, Râşidî Hilâfet Devleti’nin kurulduğu veya ona dâhil olan bir yer olursa ve Halîfe de Türkiye’deki ordu techîzatını yahudiye karşı kullanmaya kalkarsa, yahudinin veya diğer sömürgecilerin ellerindeki bu teknolojik kumanda devreye girecek ve Halîfe’nin onları helâk etmesine engel olacaklardır. Fakat şu var ki onlar kendilerini bununla avutmaktadırlar. Çünkü Allah’ın izni ve yardımıyla, Ümmetin evlâtları arasında birçok mühendisler ve bilim adamları şu anda bu konu üzerinde çalışmaktadır ve kâfirin hevesini kursağında bırakmaya muktedir olacaklardır. İnşaAllah…

Bundan kısa bir süre sonra Ağustos 1996’da ise, Erbakan-Çiller ikilisinin Refah-Yol Hükümeti tarafından “Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşması” -Türkiye tarihinin en büyük askeri işbirliği ve teknoloji transferi anlaşması olarak- imzalandı! Zâten yahudinin su ihtiyacını karşılamak üzere öne sürülen Manavgat Şelâlesi’nin mülkiyetiyle birlikte (!) satılması projesi de bu minvâlde gündeme geldi. Buna rağmen bu şerir hükümet, 28 Şubat darbesiyle devrildikten sonra, bu en büyük ihânet anlaşmasıyla bile onlara yaranamadıklarını anlamış oldular. Üstelik -iddialara göre- Erbakan altı milyon kayıtlı üyesinin ismini de orduya teslim etmiş, ordudaki Müslüman subayların ordudan atılmasına ilişkin kararnameleri gözü kapalı imzalamış, imam-hatiplerin kapatılmasına ve başörtü yasağının başlatılmasına onay da vermişti!

1996’da ihânet anlaşmalarından kısa bir süre sonra 1997’de Türk Ordusu’nun sınır ötesi operasyonlarından birine katılan İsrail askeri/gizli servis uzmanları, Kuzey Irak’a dinleme ve gözetleme sistemleri yerleştirerek, yolunda giden ilişkilere bir “güven düğümü” atmış oldular. Yine 1997’de Türkiye ile yahudi varlığı arasında bir Serbest Ticâret Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmanın yahudi mallarının pazarlanması, ucuz işgücü ve hammadde edinilmesi, vergi ve gümrük kolaylıklarının sağlanması ve dolayısıyla yahudinin içine düştüğü ekonomik darboğazı hafifletmek için oldukça elverişli imkânlar hazırladığı bilinmektedir. Şubat 1997’de Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın bu askeri işbirliği kapsamında yaptığı ziyaretin arkasından, İsrail Dışişleri Bakanı David Levy Türkiye’ye geldi. Yine 8 Aralık 1997’de İsrail Savunma Bakanı İzhak Mordeçay’ın ziyaretini, İsrail Meclis Başkanı Dan Tiçon’un ziyareti izledi ve sonrasında 23 Mart 1998’de Sanayi ve Ticaret Bakanı Natan Şaranski’nin ziyareti ve İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın Ağustos 2000 yılındaki ziyaretiyle, Türkiye ile İsrail, askerî ve diplomatik alanda yoğun bir trafik işletmiş oldular.

İsrail Savunma Bakanı Benjamin Ben Eliezer’in 2001 yılı Temmuz ayında yaptığı bir günlük ziyaret kapsamında, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı ile görüşmesinin ardından, bunca işbirliği ve ziyâretleşmelerden sonra aşağılık kâtil Şaron’un ziyâreti için uygun bir ortam oluştu. O kadar ki Sabra ve Şatilla katliamının baş sorumlusu, azgın İslam ve Müslüman düşmanı Şaron, Harem-uş Şerîf’i kirletmesinden sonra, Belçika’da hakkında tutuklama kararı varken ve hatta her gün televizyonlarda katledilen Müslüman Filistinlilerin görüntüleri yayınlanıyorken, üstelik Müslüman Türkiye halkının şiddetli nefret ve tepkisine rağmen Türkiye’ye dâvet edildi ve Ağustos 2001’de törenlerle karşılandı! Bugün Erdoğan ve tâifesinin de sık sık dile getirdiği “barış” nârâlarını o zaman dönemin Başbakan’ı Bülent Ecevit, Şaron ile görüşmesi sırasında şöyle diyerek tekrarlıyordu: “Barış istediğinizi Arap dünyasına inandırın. Aksi halde Ürdün ve Mısır gibi ılımlı Arap ülkelerini de karşınıza alırsınız. Ayrıca Türkiye kamuoyunda da İsrail’e karşı olumsuz tepkiler oluşur. İlişkiler zedelenir.”

Üçlü koalisyon döneminin ardından yapılan 3 Kasım 2002 seçimleri ile birlikte AKP Hükümeti İsrail ile ilişkilerini, önceki dönemlere göre “soğuk” yada “hafif” olarak tanımlanabilecek seviyede düşürdü. Buna soğukluk politikası denilmektedir. Bu kapsamda birkaç örnek olarak aşağıdaki olaylar meydana gelmiştir:

- AKP Hükümeti’nin başlattığı yolsuzluk operasyonlarının ucu yahudilerle işbirliği içinde olan kesimlere dayandı. (Ama orada kaldı.)

- Bazı özelleştirmelerde ve ihâlelerde İsrail şirketleri elendi. (Ama sonra bazıları geri verildi.)

- Türkiye aleyhine olduğu iddiasıyla İsrail’in Kuzey Irak’taki faaliyetlerinden ötürü Dışişleri Bakanlığı nota verdi ve İsrail’deki büyükelçi geri çağrıldı. (Ama sonra geri gönderildi.)

- Manavgat Şelâlesinin mülkiyetiyle birlikte satılması projesi askıya alındı. (Ama sonra tekrar başlatıldı.)

- İsrail-Türkiye arasındaki uçuşlarda MOSSAD koruması reddedildi. (Ama sonra izin verildi.)

- Türkiye’ye gelen Şaron’un yardımcısı Ehud Olmert ile görüşmedi. (Ama sonra onun yerine Abdullah Gül görüştü ve memnun kalmış olarak gönderdi.)

- Kasım 2003’te Türkiye’ye gelen Şaron’a Erdoğan tarafından randevu verilmedi. (Ama onca yalvarmalardan, ricalardan, peşkeşlerden ve özürlerden sonra onu bizzat kendisi dâvet etti.)

- Erdoğan, Ğazze’deki katliamları ve Şeyh Ahmed Yâsin’in katledilmesini, “devlet terörü” olarak tanımladı (Ama sonra zillet ve utanç ile birlikte lafını yutmak zorunda kaldı.)

İşte bu sahte tepkilerden ibâret olan bu soğukluk politikası, esâsen AKP’nin değil Amerika’nın rahatsızlığından kaynaklanıyordu ve Amerika bu rahatsızlığını, bu politika ile gidermeye çalıştı. Aksi takdirde Türkiye’ye kök salmış İsrail’e, AKP gibi bir yeni-yetmenin kafa tutması söz konusu olamazdı.

Bu kısa girişten sonra, Recep Erdoğan’ın uzun bir süredir beklenen, Şaron’un gözlerini yollarda bırakan ve nihâyet 1-2 Mayıs 2005 tarihlerinde gerçekleşen İsrail ziyâretinin içeriğini ve sonuçlarını değerlendirmeden önce, AKP Hükümeti’nin İsrail ile yaşadığı soğukluk politikasının perde arkasını kısaca analiz etmek gerekmektedir ki 1-2 Mayıs’taki menfur ziyâretin maksadı daha net anlaşılabilsin.

İsrail’in Türkiye’nin laik devlet için önemi gözardı edilemez derecede yüksektir. İsrail, Filistin topraklarını işgâl ederek 1948’den kurulduğu zaman, dünya devletleri arasında onu ilk tanıyan ülke Türkiye olmuştu. Zaman içerisinde giderek gelişen ve derinleşen ilişkilerin bu sür’atinde bazı önemli etkenler rol oynuyordu.

Birincisi; Türkiye’deki sabetayist güçtür. Türkiye’nin temelini kuranlar, tüm stratejik sektörlerini ve konumlarını ele geçirenler ve ülkenin siyâsetini ve geleceğini önemli ölçüde belirleyenler, özellikle sabetayistlerdir. Bunlara “yahudi dönmesi” veya eski adıyla “avdetî” de denilmektedir ve 1492’de İspanya’da ve Portekiz’de zulüm gören yahudilerin Osmanlı’ya sığınmasıyla gelenlerden birinin çizdiği alt bir inanç sisteminin mensuplarıdır. En önemli ve güçlü kalmalarını sağlayan en dikkat çekici özellikleri, aslen yahudi şeklen Müslüman olmalarıdır. Bir diğer ifadeyle kendilerini gizleyerek hareket etmek en belirgin vasıflarıdır. Bu nedenle kim oldukları, ne yaptıkları, ne kadar güçlü oldukları tam olarak kestirilememektedir.

Amerika, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kabuğundan çıkıp devletlerarası sahneye birinci devlet olarak dalınca, İngiltere, Fransa, İspanya, Hollanda ve Portekiz gibi dönemin sömürgeci devletlerinin hegemonyası altında bulunan beldeleri onların nüfuzlarından çıkarmak üzere yoğun çaba harcadı. Bu esnada genellikle “bağımsızlık”, “milliyetçilik” “kurtuluş” ve benzeri sloganları kullanıyordu. Amerika’nın diğer devletlerin nüfuzundan kurtararak kendi hegemonik haritasına dahil etmek istediği beldelerden biri de Türkiye idi.

Ne var ki Türkiye, özellikle İngiliz yanlısı sabetayist tâifelerin istilası altındaydı ve tüm güç merkezlerini onlar ellerinde tutuyorlardı. Amerika, bu çarka çomak sokup döngüyü kırmada bir türlü başarılı olamadı. 60’lı, 70’li ve 80’li yıllarda harcadığı tüm emeklere karşın nüfuzunu sızdıramadı. Amerika’nın elde ettiği siyasal iktidarları değiştirmekten ve güç sahiplerini bazılarını satın almaktan öteye geçemedi. Bunun üzerine bir taraftan yönetimdeki şahısları değiştirmek için yoğun çaba sarf ederken diğer taraftan gerçek güç sahibi olarak gördüğü İngiliz yanlısı sabetayistleri isimleri ve aileleri ile birlikte deşifre ettirmeye başladı. Karşı taraf da Amerikancı olanları deşifre etmeye başladı. Deşifre savaşlar bir müddet hızlı bir tempoyla sürdü. Dolayısıyla yayın piyasasında, o güne kadar parmak adedince bulunan Sabetayistler hakkında kitaplardan geçilmez oldu. 28 Şubat olayı Amerika için gerçekten ibretlik bir ders oldu. Çünkü o güne kadar şahıslar ve illegal unsurlar üzerinden politika icra etmeye çalışan Amerika, bunun tehlikeli ve faydasız olduğunu, asıl hedef seçilmesi gereken şeylerin; şahıslar değil kurumlar, illegal yapılanmalar değil reform yasaları, anlık gâyeler değil köklü şiarlar olduğunu kavradı. Çünkü İngilizler, politikalarını “kişileri ve kurumları İngiliz kültürüyle kültürlendirme” esası üzerine kurarak uzun vâdeli plânlar yaparken, Amerikalılar ihtiyaç duydukları şahısları “satın alma” yolunu seçiyorlardı. Buna da paraları yetmiyor, üstelik zayıf bir bağlantı oluyordu. İngilizler ise mâliyeti düşük getirisi güçlü olan bir üslup uyguluyorlardı. Aksi takdirde 10-20-30-40-50 yıllık uşakların ve ajanların kendisine olan sadâkatini nasıl kazanabilirdi ki?

Amerika’nın uğraştığı ve halen uğraşmakta olduğu bu sabetayist grupların politik olarak en önemli özelliği, İsrail ile sıkı bağlarının ve sıcak ilişkilerinin bulunması ve fanatik İngiliz yanlısı olmalarıydı. Nitekim İsrail, Türkiye’de aldığı ihâleleri, imzaladığı anlaşmaları, satın aldığı şirket ve arazileri ve diğer birçok maslahatlarını bu sabetayist sayesinde elde edebiliyordu. Aralarındaki bu bağlantıda ana bağlantı noktası ise Türkiye’deki yahudi eksenli odaklar ile Türkiye’den çeşitli zamanlarda İsrail’e göç etmiş ve sayıları yüz bini bulan göçmenler idi. Zaten 28 Şubat’ın mimarları ve infazcıları da bunlardandır ve kendilerini “Kuvvâ-i Milliyyeciler” veya “Birinci Cumhuriyetçiler” olarak tanımlamaktadırlar. Bugünlerde bolca “ulusalcılık” nârâları atmaktadırlar. Karşı gruba ise “İttihad-Terakkiciler” veya “İkinci Cumhuriyetçiler” denilmektedir.

Amerika’nın AKP iktidarını destekleyerek politikalarını onun yardım ve çabalarıyla gerçekleştirmesi, Türkiye’deki İngiliz nüfuzunu kırmaya, hatta mümkünse def etmeye yönelik olarak 28 Şubat sonrası belirlediği strateji ekseninde olmakla birlikte, bunun bir diğer boyutu da İngilizlerin güdümünde ve İsrail ile sağlam ilişkileri bulunan bu sabetayistlerin etkinliğini kırmak ve İsrail’e “hafif tepki” tonunda karşı koymaktı. Çünkü İsrail, Amerika’nın uğraşlarına ve öfkesine uğrayan bu tâife ile olan bağlarını koruyor, onları faydalandırmak ve onlarla faydalanmaktan geri durmuyordu. İşte bu vakıa, AKP Hükümeti’nin 2004’ün sonbaharına kadar sürdürdüğü “soğukluk” politikasının temel gerekçesi idi.

İkincisi; Liderliği Amerika ve İngiltere’nin büyük devletlerin İsrail’i yadsınamaz bir boyutta destekleyerek kollamaları ve onun da aldığı bu dayanak ile şımarık ve haşarı tavırlarda bulunması, hatta kimi zaman ardında bulunan devletleri bile umursamamasıdır. Aleyhinde alınan onca Birleşmiş Milletler kararının hiçbirine uymaması, silahsızlanmaya yönelik anlaşmaları imzalamaması, kitle imha silahlarını kayıtsız kalınamaz derecede artırması, Fransa ve kimi zaman da Rusya’ya kafa tutması, devletlerarası örfleri hiçe sayarak dahili ve harici cürümlere karışması, verdiği sözlerin ve vaatlerin birçoğundan cayması gibi… Bu umursamaz ve serkeş tavırlarından bir örneği de Kuzey Irak’ta yaşanmaktadır. Kuzey Irak’taki Kürtler arasında öne çıkan ve diğer mazlum ve Müslüman Kürtleri despotça egemen olmayan çalışan üç grup vardır. Bunlar; Amerikan uşağı Talabâni’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği, İngiliz uşağı Barzânî’nin Kürdistan Demokratik Partisi ve üçüncüsü de asıl adı PKK, sonraki adı KADEK olan ve şimdiki adı da Halk Kongresi anlamına gelen Kongra-Gel’dir. PKK adı altındayken liderliğini Bekaa’da bulunan Abdullah Öcalan yürütüyordu ve o dönemde Amerika’nın güdümündeydi. Amerika, Türkiye’de nüfuz elde etmek üzere izlediği 28 Şubat öncesi politik strateji gereğince desteklediği ve iç politikanın seyrine göre şiddetini artırıp azalttığı illegal unsurlardan biriydi. 28 Şubat sonrası stratejide illegal unsurların tasfiyesi gündeme gelince; Amerika Suriye üzerinden PKK’ya verdiği desteği çekerek Rusya, İtalya, Yunanistan turlarının sonunda Kenya’ya gelen Öcalan’ı orduya bir jest ve iyi niyet göstergesi olarak teslim etmişti. Bundan sonra örgüt içerisinde hem askeri hem siyâsi hem de mâli kanatlarda sarsıntılar ve krizler baş gösterdi. Örgüt-içi hesaplaşmaların şiddeti giderek arttı ve nihâyetin 2004 yılı başında örgüt içindeki karşı gruplardan biri, Abdullah Öcalan’ın kardeşi olup Amerika ile birlikte çalışan Osman Öcalan ve tâifesi örgütten kovuldu. Osman Öcalan, bu olaydan sonra yeni Irak Cumhurbaşkanı Talabani’nin bölgesi olan Musul’a giderek yeni bir siyâsî hareket başlattı ve şu sıralar gelişme aşamasındadır. İşte Osman Öcalan grubunu örgütten atarak Amerikancı ekibi uzaklaştıran, sonra da örgütü yeniden canlandırmaya çalışarak önceden ilan edilmiş tek taraflı ateşkesi bozan, Türkiye’ye karşı yeniden eylemler başlatıp AKP Hükümeti’nin başını ağrıtan ve iç politikadaki Amerikan karşıtlarının eline malzeme vererek “milliyetçilik” kıvılcımının ateşlenmesine katkıda bulunan, böylece Ümmetin evlatları arasına yeniden fitne tohumları saçmaya çalışan ve gerilla tecrübesinden mahrum eski bir milletvekilinin liderliğine düşecek kadar zaafa uğrayan, buna rağmen varlığı ısrarla sürdüren, İngiliz uşağı Barzânî’nin bölgesinde yerleşik altında bulunan, Türkiye’nin yalvarışlarına rağmen KDP tarafından “Irak’taki istikrarsızlık” bahane edilerek korunan ve yakın zamanda Irak’taki Amerikan varlığının da başını ağrıtabilecek olan işte o tâife, yahudilerin güdümünde olan İngiliz yanlısı tâifedir! AKP Hükümeti’nin 2004’ün sonbaharına kadar sürdürdüğü “soğukluk” politikasının ikinci temel gerekçesi de işte bu vakıa idi.

Dolayısıyla hedef esasen AKP değil, AKP’nin yörüngesinde seyrettiği Amerika idi. Çünkü bu her iki temel vakıa da Amerikan maslahatlarının aleyhine idi. Böylece Amerika, AKP Hükümeti’nden İsrail’i bu iki hususta dizginlemek üzere bir soğuk rüzgâr estirmesini istedi. Böylece hem İsrail’i Amerikan karşıtlarıyla olan ilişkilerini sarsarak kendi tarafına çekmek, hem bol miktarda jestler ve ayrıcalıklar sunabilecek uygun bir atmosfer hazırlamak, hem de bu arada Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde biçilmiş “model ülke” vasfını kuşanmasına imkân verecek bir kamuoyu desteği kazandırmak istedi. Model ülke vasfını kazandırmanın vesilesi, Müslümanların özellikle Arap Âleminin benzerini duymaya pek alışık olmadığı, hayranlık uyandırıp takdirler toplayan, hatta Cuma hutbelerinde övgüler yağdırılmasını sağlayan ağır laflar sarf etmek iken, İsrail’i İngiliz yanlılarından uzaklaştırmak üzere yapılan jestler ve sunulan câzip tekliflerin bahanesi, “yahudilerin incinmiş olması”, “gönüllerinin alınması” ve “ilişkilerin onarılması” için o sarf edilmiş lafların geri yutturulması idi. Böylece bir taşla üç kuş vurulmuş olacaktı.

Recep T. Erdoğan’ın 1-2 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirdiği ziyâretin aslı astarı işte budur! Ziyâretin öncesinde, esnâsında ve sonrasında yaşananlar, bunu açıkça doğrulamaktadır. Velev ki Erdoğan ve tâifesinin belki de hayatlarında hiç düşmedikleri kadar derin bir çukura düşerek yüz kızartıcı birçok şekilde aşağılanmalarına yol açmış olsa da!..

Ziyâretin içeriğine geçmeden önce zamanlamasına ve ziyâret öncesi gerçekleşen tavırlara göz atmak gerekmektedir. Erdoğan, ziyâretini gerçekleştirmeden birtakım ön hazırlıklar yaptı. Bunlar temaslar ve peşkeşler şeklinde tezâhür etti. Temaslara gelince;

Erdoğan, önce dört yardımcısını, sonra kendi ifadesiyle “Başbakan’ın ziyâretine zemin hazırlamak” üzere Ocak ayında Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü, Mart ayında da Adâlet Bakanı Cemil Çiçek’i yahudi varlığını ziyârete gönderdi. Haziran’da da Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ı gönderecektir. Kendisi de Ocak ayında Davos’ta ve Şubat ayında Şarm-uş Şeyh toplantısında İsrail Dışişleri Bakanı Silvan Şalom ile ve Mart ayında da Madrid’de İsrail Başbakan yardımcısı Şimon Peres ile bizzat görüştü. Tüm bunlar, Erdoğan’ın sözleri ve tavırları ile yahudileri incitmesinden ötürü, onların gönüllerini almaya ve Erdoğan’ın ziyâreti için onları ikna etmeye yönelik ziyâretler ve temaslar idi. Bununla da yetinmeyen Erdoğan, ziyâretinden önce yahudilere bazı jestlerde bulunarak yahudilerin Allah tarafından mühürlenmiş kalplerini yumuşatmak istedi. Bu jestlerin en bâriz olanları şunlardı;

- Şubat ayında Ankara’ya gelen İsrail Genelkurmay Başkanı Moşe Yalon’un, Türkiye Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile görüşmesi sırasında ilk kararı alınan istihbârat amaçlı casus uçaklarının satın alınmasına ilişkin 200 milyon dolarlık anlaşma 18 Nisan’da imzalandı. Oysa bunların alım ihâlesi geçen yıl yapılmış ve sonra “öz kaynaklar ile üretmek mümkündür” denilerek vazgeçilmişti. Peki, şimdi öz kaynaklara ne oldu da söz konusu ihâle yeniden yahudilere verildi?

- Bir yıldır ara verilmiş olan 170 adet M60 tankının yaklaşık 700 milyon dolarlık modernizasyon projesi de 27 Nisan’da imzalanan anlaşma ile yeniden başlatıldı.

- Yine 27 Nisan’da TOBB [Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği] tarafından “Türkiye-İsrail-Filistin Ekonomik İşbirliği için Ankara Platformu”nun birincisi düzenlendi ve Türkiye ile İsrail’in ticâret odalarından ve Filistin’den bazı temsilciler katıldı. Toplantıda her üçü arasındaki ticârî ve ekonomik işbirliği alanları tespit edilerek ön-çalışmalar hazırlandı. Böylece Erdoğan’ın ziyâreti sırasında yahudileri memnun etmek için ikram edeceği finansal jestlerin çerçevesi çizilmiş oldu. Bu platformun ikinci toplantısı da Haziran ayında Doğu Kudüs’te toplanacak ve ziyâret sonrasındaki gelişmeler değerlendirmeye alınacaktır.

Diğer taraftan hiç utanmadan, başörtüsünü moda olduğu için taktığını söylediği kızının mezuniyet törenine katılmak üzere Haziran’da gideceği Amerika’da görüşmek istediği George Bush’un kendisine yaklaşık iki aydır, “Önce İsrail’e git, ilişkileri ısındır” gerekçesiyle randevu vermemesi de onu âcilen İsrail ziyâretini gerçekleştirmeye zorladı. Hatta Müslüman Türkiye halkının kendisinden şiddetle nefret edeceğini bile bile ve yakın çevresinin “yanlış zamanda yanlış bir ziyâret” şeklindeki uyarılarına karşın yahudi varlığına koştu. Ziyaretten önce İsrail Dışişleri Bakanı Silvan Şalom bir açıklamasında “Bizim işlerimize karışma!” diyerek tehdit ettiği, bir başka açıklamasında da “Filistin konusunda hiçbir devlet bize ne yapacağımızı söyleyemez” diyerek hor gördüğü halde dahi ısrarla gitti.

Erdoğan’ın 2 milyar dolar olduğunu iddia ettiği ama gerçekte sadece savunma alanında 1.4 milyar doları bulan ve toplamda 3 milyar doları geçen ticâret hacmini geliştirmek ve 1996’da hâin askerî anlaşmaların imzalanmasıyla başlatılan “stratejik ortaklık” ilişkisini genişletmek üzere siyâsî, askerî, savunma, istihbârat, ekonomik, enerji, turizm ve ticâri alanlarda olmak üzere birçok anlaşma imzalanıp çalışmalar başlatıldı. Meselâ;

- 1997’de imzalanan Serbest Ticâret Anlaşması’nın devamı niteliğindeki Türkiye-İsrail Sanayi Araştırma ve Geliştirme İşbirliği Anlaşması.

- Ortak Savunma anlaşmaları ve gizli olanlar hariç, ek olarak 17 ortak askerî proje çalışması. Bu maksatla Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün iki gün daha yahudi varlığında kalması kararlaştırıldı.

- Anti-terör sistemleri çalışması ve terörizme karşı ortak mücâdele kararı. Bu kapsamda, karşılıklı personel değişimi ve ortak tatbikat kararı. Erdoğan ile Şaron arasında doğru iletişim sağlamak ve istihbârat alışverişini yoğunlaştırmak üzere özel telefon hattı çekilmesine ilişkin anlaşma.

- “Arrow 2” ve “Popeye 2” Füzeleri Anlaşması. Üç insansız hava araç sistemi, 10 gizli takip donanımı ve yer kontrol istasyonları içeren İstihbârat Sistemi Anlaşması. Yaklaşık 500 milyon dolarlık, 30 adet olduğu iddia edilen ama gerçekte 48 adet olan F4 Phantom savaş uçağının Modernizasyonu Anlaşması.

- Daha önce Enerji Bakanı Hilmi Güler’in gizlice yaptığı İsrail ziyâreti sırasında ele alınan Manavgat Şelâlesi’nin mülkiyetiyle beraber satılması meselesi ile birlikte, özellikle Rusya üzerinden gelen akım dâhil olmak üzere petrol, doğalgaz ve elektrik nakliyatını içeren Enerji Koridoru kurulması.

- 300.000’i bulan arsız, hayâsız, kepaze yahudi turist sayısının daha da artırılmasına yönelik işbirliği çalışması.

- Yahudilerin harap ettiği Ğazze’nin Türk firmalar tarafından yeniden inşa edilmesini de içeren inşaat sözleşmeleri.

- Ayrıca Şaron’un Erdoğan ile görüşmesinden sonra sarf ettiği “Çok acayip şeyler duydum” cümlesinin içeriğinde gizli bulunan, Ümmetin bilmeyip de Allah’ın bildiği daha niceleri!..

Bununla da yetinmeyen Erdoğan, güyâ yahudi şapkası kippayı takmamakla övündüğü halde, yahudilerin soykırım müzesine gidip oradaki ayine iştirak etti, hahamın duasına katıldı. Duygulu anlar yaşadı. Üzüntüsünü yazıya geçirdi. O kadar ki bir de Burak Duvarın’na (Ağlama Duvarı’na) gidip ağlamadığı kaldı!

Gider gitmez Türkiye’nin barış sürecine önem verdiğini, arabulucu olmaya hazır olduğunu söylemeye başladı. Türkiye’yi “barıştırıcı”, “uzlaştırıcı” ve “arabulucu” olarak tanımladı ve şöyle dedi: “Biz bunun için yaratılmışız.” Oysa ziyâreti esnasında yahudi çeteleri Filistin’in Müslüman evlatlarıyla çatışıyordu. Böylece, geçen yıl “devlet terörü” diyerek çıkıştığı İsrail’in devlet terörünü “resmen” tanımış, onaylamış ve desteklemiş oluyordu. Abdullah Gül’ün ziyareti sırasında ortak askeri tatbikat yapma kararı bile alınmıştı! Zâten Abdullah Gül de “barış ve arabuluculuk” maksadıyla yaptığını iddia ettiği ve barış için uygun bir fırsat ortamı oluştuğunu iddia ettiği Ocak ayındaki ziyâreti esnasında yaşları 11-17 arasında olan 9 Müslüman Filistinli genç, yahudiler tarafından katledilmişti. Fakat şu da var ki; İsrail ile iyi ve yüksek düzeyde ilişkiler kurmak aslında hem AKP, hem de hükümet programında yer alıyordu. Hatta o kadar ki İsrail’e yakın çevreler arasında Türkiye-İsrail ilişkileri kaba bir tabirle “metres alâkası” şeklinde tanımlıyordu.

Üstelik henüz ziyâretini tamamlamamış iken, Şaron ile görüşmesinden hemen sonra kendisiyle görüşeceği İsrail Dışişleri Bakanı Silvan Şalom, İsrail Radyosu’na yaptığı açıklamada “Türkiye’nin arabuluculuk teklifini reddediyoruz.” diyerek onu henüz oradayken onu tersliyordu.

Yahudi Cumhurbaşkanı Katzav ile görüşmesinde, “Bölgede barışı arıyoruz, onun için buradayız. Ortadoğu’da huzuru sağlamak elinizde” deyince yahudi de “Haklısınız ama, rahat durdurmuyorlar” diyerek Filistinlileri suçluyordu. O ise buna hiçbir cevap veremiyor, hatta Türkiye Cumhurbaşkanı Sezer’in kendisini Türkiye’ye çağıran dâvetini iletiyordu.

Daha da kötüsü Şaron Erdoğan’ı bilmezden, tanımazdan geliyordu. Erdoğan olduğu düşüncesiyle onun taifesinden biriyle tokalaşıp onunla birlikte yürümeye başlıyor, sonra birisi gelip de kendisini uyararak yanındakinin Erdoğan olmadığını söyleyince, bu defa Erdoğan’ın yanına gidip onunla tokalaşıyordu. Erdoğan da ona icâbet edip yanında boynu bükük yürüyordu! Yine de sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıp bozuntuya vermiyordu. Oysa yahudi kâtil, açıkça onu aşağılıyor, göz göre göre alay ediyor, önceki yıl randevu vermemesinin intikamını kıs kıs gülerek alıyordu! Yine de Erdoğan, “Sizi en yakın zamanda Türkiye’de görmek istiyorum.” diyerek Şaron’u Türkiye’ye dâvet ediyordu!

Bunlardan daha da utanç verici olan şeye gelince; Erdoğan ve arkadaşları, Allah’ın emri olan başörtüsünü takmış olan hanımlarını alıp yahudilerin pis koltuklarında oturtuyor, Müslümanların namusu olan o başörtülü kadınları mel’un yahudilerle tokalaştırıyorlardı! Erdoğan, sırf Allah’ın emrine icâbet ederek başlarını örten Müslümanların hanımları, okullara ve üniversitelere girebilmek için başlarını açmaya zorladığı, başlarını açmayı reddederek Allah’ın emrine itaat eden binlerce iffetli Müslüman hanımı eğitim haklarından mahrum ettiği yetmemiş anlaşılan.

Sonra Erdoğan ve tâifesi, yahudi varlığında 30 saat kaldıktan sonra 3 saatliğine İsr⒠ve Mi’râc toprağına varınca da Allah ve Rasulü’nün düşmanlarının koruması altına girdi. O korumasına güvendiği yahudiler; mâsum çocukları katleden, kadınları dul bırakan, korkaklık ve alçaklık ile damgalanmış, Mekke ve Medîne ile birlikte Müslümanların mukaddes üç mekânından biri olan Kudüs’ü işgâl edip talan etmiş, hatta Allah’ın peygamberlerini bile katletmiş âdi ve lanetlenmiş bir kavimdir. İşte Erdoğan, Müslümanların mukaddes mekânlarını kirletmeden önce o mel’un yahudiler; Erdoğan’ın güvenliğini sağlamak ve hak sözü işitmesini engellemek üzere mü’min gençlerden yirmiden fazlasını gözaltına aldı. Geçen yıl aynı şekilde gelen Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed el-Mâhir de mü’min gençlerin hışmına uğramış ve ölüm spazmı geçirmişti. Ocak ayında gelen Abdullah Gül de aynı âkıbete uğramasın diye yahudi güvenlik çeteleri yine o mü’min gençlerden birçoğunu önlem olarak gözaltına almıştı. Tâ ki Ümmeti çaresiz ve yardımsız bırakan, orduları kışlalarına zincirleyen, Allah ve Rasulü’nün düşmanlarıyla tokalaşıp Ümmetin geleceği ve servetleri üzerinde pazarlıklar yapan, küfre kapılarını ardına kadar açıp tüm imkânları onlar için seferber eden, onların cürümlerine suskun kaldıkları gibi ses çıkaranları da zindanlara atan bu yöneticiler; âkıbetlerinin bu dünyada ve Âhirette nasıl olacağını hiç işitmesinler.

Genel hatlarıyla Erdoğan’ın ziyâreti ve arka plânı işte böyledir. Tüm bunlardan sonra kısa sonuçlar halinde hatırlamak gerekirse;

1- Türkiye’nin İsrail ile olan ilişkileri ve bağları AKP Hükümetinin kontrol edemeyeceği, engelleyemeyeği ve yok edemeyeceği kadar güçlü ve köklüdür.

2- Bununla birlikte AKP Hükümeti’ni, İsrail’e karşı soğukluk politikasıyla mesâfeli davranmaya sevk eden Amerika’dır ve bu, İsrail’in Türkiye arenasında kendi çıkarlarını ön plânda tutarak Amerika’nın rahatsız olduğu girişim ve tavırlarda bulunmasından kaynaklanmaktadır.

3- Soğukluk politikasını sona erdiren husus; İsrail’in Türkiye sahasında Amerika lehine hareket etmesini sağlayacak jestlerin ve ayrıcalıkların verilmesiyle ikna olacağına dâir kanaatin Amerika ve AKP ileri gelenleri nezdinde güçlenmesi ve buna mukâbil İsrail’den bu yönde sinyaller alınmış olmasıdır.

4- Ziyâretin zamanlaması ise, Amerika’da Kasım 2004’te yapılan başkanlık seçimlerinde Bush’un ikinci kez seçilmesinden sonra, Ortadoğu’da barış adı altında Yol Haritası Plânı’nın ve buna paralel olarak Türkiye’nin model ülke olmasının öngörüldüğü Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulanmasına yönelik eğilimlerin baş göstermesinden sonra, Amerika’nın AKP Hükümeti’ne İsrail ile olan ilişkileri derhal kuvvetlendirme tâlimatı vermiş olmasıdır. Üstelik Türkiye halkının şiddetli nefret edip tiksineceğini, hatta önümüzdeki seçimlerde ciddi oy kaybına uğrayacağını bile bile!…

5- Erdoğan’ın imzalayıp peşkeş olarak sunduğu anlaşmaların, özellikle savunma ve güvenlik alanlarında yapılan çalışmaların Amerika’nın ileri dönem plânları ile doğrudan alâkası vardır. Nitekim proje aşamasındaki Arrow II Anti-Balistik Füze Programı, Amerika’nın Türkiye, İsrail, Ürdün, Mısır ve muhtemelen Irak’ı dâhil edeceği Füze Kalkanı Projesi’nin bir parçasıdır. Çünkü füze sistemleri konusunda, Amerika ve İsrail başı çekmektedir. Üstelik yapılan stratejik işbirliği ve karşılıklı anlaşmaların tamamına yakını, 1996 Anlaşmalarının geliştirilmiş yeni versiyonu yada onların devamı niteliğindedir. Bu da 1996 Anlaşmalarını yaptıran İngilizlere karşı bir manevra olarak algılanabilecektir.

6- Erdoğan’ın bunca zillet, rezâlet ve ihânetlere rağmen, politik olarak ve yörüngesinde seyrettiği Amerika açısından oldukça başarılı bir ziyâret gerçekleştirdiği söylenebilir. Zîra ziyâret sırasında İsrail’den alınan sözler ve vaatler yerine gelirse, -ki bu durumda İsrail, Türkiye’de İngilizleri terk edip Amerika’ya yanaşacaktır- Amerika, kendisini rahatsız eden önemli bir engelden kurtulmuş, hatta güçlü bir desteğe kavuşmuş olacaktır. Fakat yahudilerin ikiyüzlü ve dönek karakterleri gözönünde bulundurulduğunda, pek de sağlıklı bir alış-veriş yapılmadığı, yahudinin bunca peşkeş ile kesinlikle tatmin olmayacağı, daha fazla verilmediği an veya daha fazlasını veren çıktığı an, gerisin geriye dönüp kendisine koşanları yarı yolda bırakacağı daha kesindir!

Bu kadar utanç verici, yürek parçalayıcı, içler acısı vakıadan sonra; fedâkâr, cefâkâr, vefâkâr ihlaslı sâdık mü’minler rahatlayıp ferahlasınlar, azimlerini ve sebatlarını artırsınlar, Allah’a ve Rasulü’ne düşmanlık besleyip İslam Ümmeti’ne ihânet ederek yahudilerin yanlarına koşanlar da ibret alıp dehşete kapılsınlar diye Buhârî’de geçen Ebu Hureyre’nin rivâyet ettiği Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in şu yüreklere su serpen mübârek müjdesini hatırlatmakta şüphesiz hayır vardır:

Muhakkak ki Müslümanlar ile Yahudiler topyekün savaşmadıkça Kıyâmet kopmayacaktır. O savaşta öyle olacak ki Müslümanlar (taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayarak) Yahudileri öldüreceklerdir. Öyle ki Yahudi, taşın ve ağacın arkasına saklanacak da taş veya ağaç; “Ey Müslüman, Ey Allah'ın kulu, şu arkamdaki Yahudidir, hemen gel de öldür onu!” diye haber verecektir. Sadece Ğarkad Ağacı müstesna. Çünkü o, Yahudilerin ağaçlarındandır.

 

ilk sayfa | Yukarı

 YIL 16  SAYI 186  CEMAZİYÜLEVVEL 1426 HAZİRAN 2005