Ana Sayfa

Ayın Konusu

İnceleme

Soru-Cevap

Kitap Tanıtım

Hakkımızda

Ana Sayfa
Kitap
Beyan
Yeni Sayı
Arşiv
Haber
Sizden Gelen
Link
Email
İslam Devleti
İslam'a Davet
Hizb-ut Tahrir
Hilafet Nasıl Yıkıldı
İslam Şahsiyeti
İslam'da İctimai Nizam
İslam'da Yönetim Nizamı
İslam'da Ekonomik Sistem
Diğer kitaplar için tıklayınız

Suudi Veliahdı Hain Abdullah’ın, Filistin Kasabı Kan Dökücü Şaron’u Ödüllendirme Çırpınışı

 Haber kaynakları ve iletişim organları hep bir ağızdan, Suud Veliahdı Abdullah b. Abdulaziz’in gelecek ay yapacakları Arap Zirvesinde, Arap aleminin yöneticilerine; “İsrail’in BM kararları doğrultusunda işgal ettiği bölgelerden çekilmesine karşılık, yahudi varlığını gerçek manada tanıma” önerisini sunmayla ilgili bir planla ortaya çıktığını yayınladılar. Ayrıca kendisinin Arap aleminin bu öneriye destek olmaları için çaba harcayacağını söylediğini de belirttiler. Gerçek şu ki bu öneri, yahudi çevreleri ve Batı alemi tarafından aynı oranda kabul gördü. Nitekim yahudi varlığının yöneticileri, bu öneriye dört elle sarılıp gizli yada açık her yerde, bu önerinin ayrıntılarını konuşmak üzere Abdullah’la görüşmeyi talep ettiler. Üstelik başta Amerika ve Avrupa olmak üzere bütün Batı alemi, Müslüman ve yahudiler arasında Filistin’de süregelen çekişmeyi durdurabilecek bu olumlu adımdan dolayı onu övdüler. Haber kanalları diğer Arap liderlerinin ayrıntıları henüz açıklanmayan bu planı, peşinen kabul ettiklerini duyurdular. Böylece kafir ve münafıkların borazanları, ülkenin her tarafında ötmeye başladı.

Veliaht Abdullah, Mescid-i Aksa İntifadası boyunca öldürülen ve evleri başlarına yıkılan Filistinlilerin imdadına, onları kurtarmak için böyle koşuyordu! Bu uğurda onun yapacağı kahramanlık bu olmuştu! Aslında bu kan dökücü katil Şaron’a, mübarek İsra ve Mi’rac topraklarına siyonizmin ayaklarını yerleştirip sağlamlaştırması için verilen bir mükafattır. O Mescid-i Aksa’yı yahudilerin pençesinden kurtarmak için, Müslüman orduları harekete geçirip bütün imkanları seferber etmek yerine; yahudilerin Mescid-i Aksa’yı yıkıp enkazı üzerine uydurdukları Davud Heykeli’ni diksinler diye, kafirler ile birlikte toplantılar ve konferanslar düzenlemek için koşuşturmaktadır. İslam ümmetinin ve ondan bir parça olan Arap dünyasının ordularını ve silahlarını, onlarca senedir terkedilmiş olan cihad farzını yerine getirmek üzere birleştirmek önerisiyle ortaya çıkması ona daha çok yakışırdı. Çocuklarını kaybeden, bağrı yaralı annelerin feryatları Abdullah ve onunla ortak hareket eden Arap liderlerin kulaklarını inletmiyor mu? O ve diğerleri bizzat gözleriyle, Filistin topraklarında akan o pak ve nezih kanları görmüyorlar mı? Hayır!... Bilakis onlar bunları duyuyor ve görüyorlar! Lakin bunlar erkeklik ve mertliklerini kaybetmişlerdir. İslam’ı himaye etme duygusundan yoksun kalmışlardır. Bu çığlıkları ve olup biteni duyup gördükten sonra, bir de yahudilerin yanında Müslümanlara karşı savaşacaklar mı?! Doğrusu Abdullah ve bu işte ona ortak olan İslam aleminin sair liderlerine, böylesi büyük bir ihanet yakışıyor! Baksanıza ele güne karşı ne ihanetlere girişiyorlar! Oysa Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyuruyor

Ey iman edenler! Allah’a, Rasulü’ne ihanet etmeyin. (Sonra) bile bile size verilen ema- netlere ihanet etmiş olursunuz! [Enfal 27]

  Allah ihanet edenleri sevmez. [Enfal 58]

Veliaht Abdullah’ın bu lanetli ilanıyla, Suudi yöneticilerin ve Müslümanların diğer hain yöneticilerinin, elli yıldan fazla bir süreden beri, yahudi varlığının yararına ve Müslümanların zararına gizledikleri habis niyetleri ortaya çıkmış oldu. Bu niyet; 1948’de daha yahudi varlığı oluşmadan önce beliren ve günümüze kadar gelen aynı niyettir. Batı, bunları yönetici olarak tayin ettiği günden bu güne kadar İslam ümmeti için yıkım ve talandan başka bir şey gerçekleştirmemişlerdir. Nitekim Suudi yöneticiler, Müslümanların baş düşmanı olan Amerika’nın, yeryüzünün en temiz bölgesi ve vahyin indiği yer olan Arap Yarımadası’na yerleşmesini ve askeri yığınak yapmasını sağladılar. Öyle ki bu askeri birlikler ve yığınaklar, Irak ve Afganistan’ı vurmada hareket noktası oldular. Dahası bundan böyle de Amerika’nın egemenliğinden kurtulmak isteyen her Müslüman ülkeye saldırmak için de hareket noktası olacaktır. Üstelik Suudi yöneticiler, İslam ümmetinin servetini, Amerikan pazarlarında yerli ve yabancı entrikacılara peşkeş geçmektedirler. Örneğin; Kral Fahd yönetime geçince Amerika’nın maslahatlarına, özellikle Amerika’nın İslam alemiyle ilgili maslahatlarına göre hareket etti. Amerika’nın direktifleriyle her biri birer ihanet olan pek çok konferans düzenledi. Amerikan pazarlarının tercih edilmesi için yardım ve hibe adı altında milyarlarca dolar para dağıttı. Ta ki Suudi devleti, 2001 sonu itibariyle 173 milyar dolarlık bir borcun altına girdi. (Bu miktar, Suudi Maliye Bakanlığı’na göredir.)

Gerçek şu ki; veliaht Abdullah’ın İslam ümmetinin yarım asırdır devam eden bu meselesine korkunç bir ihmal ve alçaklıkla yaklaşması, olsa olsa kendinden önceki Suudi yöneticilerin ihanetini tamamlamak içindir. Ya da; kardeşi Fahd’ın 1981 Fas konferansında gösterdiği ihaneti tekrarlamaktır. Bu nedenle onun üstü kapalı konuşmasındaki tehlikeye rağmen, bu girişimin zamanı daha büyük bir önem arz etmektedir. Nitekim 1967’de, Ürdün’ün önceki lideri Kral Hüseyin’in yahudilere toprak teslim edeceği sırada benzer olaylar cereyan etmişti. İngilizler işgale son verip, Filistin topraklarını 1948’de yahudilere teslim ettikleri zaman da aynı hadiseler meydana gelmişti.

1967’de işgal edilen topraklarda bugün meydana gelen olaylar bu bölgeleri bir ziyafet lokması olmaktan çıkardı. Kan dökücü Şaron’a bile vahşiyane askeri metotlarla vaat ettiği güvenliği sağlayamayacağını kavratacak derecede şiddetini artırdı. Bu nedenle yahudilerin düşüncelerinde esaslı bir değişim meydana geldi. Sıkıştıklarını idrak edip bu durumdan çıkmak için bir çıkış aramaya başladılar.

1948’de işgal edilen topraklardaki yahudi varlığın içinde bulunduğu duruma gelince; burayı yahudi gruplar kendi aralarında bölüşmüşlerdi. Şimdilerde ise; yahudilerin Şaron’un yönetimi ve siyasetinden şikayetleri artmıştır. Nitekim Telaviv’de, onun aleyhine gürültülü gösteriler yapıldı. Hatta sınırdaki askerler, alenen ona karşı çıktılar. Kendisinden asker ve generallerini toplayıp, tek taraflı olarak geri çekilmesini istediler. Amansız siyasi tehditler kendisine yönelmiştir. Sağcısıyla solcusuyla bütün önemli gazeteler ona saldırmaktadır. Kendisi de yüz günde gerçekleştirmeyi vaad ettiği güvenliği sağlamada bir yıl geçmesine rağmen başarısız olduğunu gördü. Yahudi varlığının karşı karşıya kaldığı iktisadi kriz de işi daha da içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Bugünlerde Şaron dahili bir çıkmaz (iç sorunlar) ve zor şartlarla karşı karşıyadır. Bugün kendisiyle yarışanlar, geride bırakan o kamuoyu desteği artık yoktur. Yönetimi elde ettiği günden bu yana en zayıf zamanını yaşamaktadır.

Devletler açısından duruma bakıldığında da; yahudi varlığından şikayetlerin ortaya çıktığı ve yahudi varlığının Mitchell kararlarında geçen tavsiyelere uyması gerektiği belirtilmektedir. Nitekim bu kararlar Bush yönetiminin işbaşına gelmesinden bu yana süren diyalogların sonucunda alınmıştır. Bununla birlikte Roma toplantısında bütün devletler, toplu olarak, yahudi varlığının uyarmışlardı. Fakat ne Avrupa ve ne de Amerika yahudi varlığına bir adım mesafe aldıramamıştı. Şimdi ise, durum Şaron öncesine döndü. Bu nedenle askeri eylemleri dondurmak ve kararları uygulamak fırsatı doğmuş oluyor. İşte bunun için dünya devletleri, yahudi varlığını yeniden düşünmeye çağırıp, daha önce alınan kararlar çerçevesinde hareket etmeye davet ediyorlar. İşte Fransa’nın; “önce Filistin devletini ilan edelim. Sonra yahudi varlığıyla görüşmeler yeniden başlasın.” demesi bu nedenledir. Ortadoğu’da takip edilmesi gereken siyaset noktasında Avrupa ülkeleri ihtilafa düştü. Buna rağmen; “terörizm ile mücadele” ediyor bahanesiyle, Şaron’u yaptıklarında serbest bırakan Amerikan siyasetine karşı keskin bir eleştiri seslendirdiler. Nitekim Kofi Annan da, yeni bir düşünce zemininin zorunluluğunu dile getirmiştir. Zira onun sözcüsü şöyle dedi: “Genel Sekreter, düşünceleri paylaşmanın zamanının geldiğini ve Emir Abdullah’ın seslendirdiği şeylerin önemsenmeye değer şeyler olduğu görüşündedir”.

Veliaht Abdullah’ın gerçekleştirmek için uğraştığı şey, Mitchell kararlarında öngörülenlerdir. Bunlar dolaylı bir tarzda, yeni bir üslup ile ortaya sürülmektedir. Bu tutum, Şaron’dan kaynaklanmaktadır. Zira o, bir yıldır bu kararları dondurmaya imkan buldu. Aynı kararlar iki tarafı keskin bir bıçak gibi Şaron’a yöneltilmiş durumdadır. Eğer Şaron, Abdullah’ın dilinden yeniden sunulan bu kararlara gerçekten uyarsa içine sürüklendiği dahili krizden zaferle çıkar ve son aylarda kaybettiği kamuoyu desteğini tekrar kazanabilir. Amerika da onu desteklemeye devam eder. Yok eğer Şaron bunu kabul etmezse, Abdullah bu olup bitenlerin sorumluluğunu Şaron’a yükleyecektir. Onun siyasetteki acizliğine bağlayacaktır. Onun muhaliflerine destek verilecektir. Şu halde ne Avrupa ve ne de Amerika onun yok olmasına üzülmeyeceklerdir.

Yönetimi elde ettiği ilk günden bugüne dek yaklaşık bir yıl geçmesine karşılık, Şaron’un bakışında bir değişim olmamıştır. Birinci merhalede görüşmelere bizzat kendisi sürekli katıldı. Süreklilik sağlayacak olan düzenlemelerin konuşulduğu, ikinci merhaleye de bizzat kendisi katıldı. Bu merhalelerde öngörülen kararların bilincindedir. 21 şubat 2002 tarihinde halkına yönelik yaptığı son önemli konuşmasında, bunları tekrar dile getirdi. Şöyle dedi: “Hepimiz barış istiyoruz. Barış hepimize lazım. Amacım Filistinlilerle köklü ve kapsamlı bir barış yapmaktır. Yaptığımız antlaşma, iki aşamadan oluşuyor. Birinci aşama, sükuneti sağlayıp savaşı durdurmaktan ve Filistin bölgesini kayıtsız şartsız silahtan arındırmaktan ibarettir. İkinci aşama ise, sürekliliği sağlayacak düzenlemeleri yaparak Filistin ile olan sınırımızı tespit etmekten ibarettir. Çizilecek olan bu sınır aramızdaki ilişkilerin içeriğini yansıtacaktır.”

İşte Şaron’un bu sözleri, tamamen ilgili devletlerin üzerinde ittifak ettikleri Mitchell kararlarını yansıtmaktadır. Aynı zamanda bunlar, Oslo’da alınan kararlardır. Bu nedenle yahudilerin destekçisi Abdullah b. Abdulaziz’in kahramanlığı, kendisine yarar sağlamayacaktır. Kıyamet gününe kadar bir utanç ve eziklik abidesi olacaktır. Bunun yanı sıra Filistin’de Müslümanların kesilmesine devam edilecek ve yeni vahşiyane askeri saldırılar, Filistin halkına yönelecektir.

Ey Müslümanlar! Bilin ki; bu girişimin tehlikesi, yapısından ve içeriğinden kaynaklanmaktadır. Nitekim bu tasarladıkları şeyi, Arap yöneticilerinin Mart ayının sonuna doğru Beyrut’ta yapacakları konferansta sunacaklardır. Böylece Filistin meselesi üzerinde gösterdikleri faaliyetler resmi bir boyut kazanmış olarak ilan edilmiş olacaktır. Zira öngörülen haliyle Filistin meselesi, 1967’de işgal edilmiş topraklara münhasır kılınacaktır. Sonuçta Filistin’de, resmen ilan edilmiş bir İsrail devletinin bütün Arap devletleri tarafından tanınmasına karşılık, 1967’de işgal edilen topraklardan çekilmiş olacaktır.

Unutulmamalıdır ki; Filistin meselesi, Filistin yönetimi diye adlandırılan topraklardan İsrail’in çekilmesi meselesi olmadığı gibi, Şeria’dan ve Kudüs’ten çekilmesi meselesi de değildir. Aksine asıl mesele; Filistin’i gasp eden yahudi varlığının mevcudiyetidir. Asıl mesele; yahudi varlığının Filistin’in tamamından kökünden sökülüp atılmasıdır. Nitekim Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

“Onları bulduğunuz yerde öldürün ve onları sizi çıkardıkları yerden çıkarın.” [Bakara 191]

Evet! Yahudi varlığını tanımak ve onunla görüşmeler yapmak anlamına gelen her faaliyet; Allah’a, Rasulü’ne ve mü’minlere karşı işlenmiş bir ihanettir. Bunu kabullenmek ve buna karşı susmak asla caiz değildir. Bu cürümü işleyenler; şüphesiz dünyada rezil ve rüsvay olup, Ahirette de acıklı bir azaba uğrayacaklardır.

 

Hizb-ut Tahrir

H. 16 Zilhicce 1422

M. 27 Şubat 2002

Yukarı