Ana Sayfa

Ayın Konusu

İnceleme

Soru-Cevap

Kitap Tanıtım

Hakkımızda

Ana Sayfa
Kitap
Beyan
Yeni Sayı
Arşiv
Haber
Sizden Gelen
Link
Email
İslam Devleti
İslam'a Davet
Hizb-ut Tahrir
Hilafet Nasıl Yıkıldı
İslam Şahsiyeti
İslam'da İctimai Nizam
İslam'da Yönetim Nizamı
İslam'da Ekonomik Sistem
Diğer kitaplar için tıklayınız

Self-Determinasyon: Bir Hak mı Yoksa Bir Cürüm mü?

  Son zamanlarda, Meşakus çevre anlaşmasını destekleyen sesler yükseldi. Bu anlaşmanın tehlikesinin aydınlatmak için, aşağıdaki hakikatlerden bahsetmek istiyoruz:

Meşakus Protokolü, toprakları ve halkına müteallik olarak Sudan için çok tehlikeli ve korkunç bir takaddüm hazırlamaktadır. Bu takaddüm, toprağının kalanından Sudan’ın güneyinin self-determinasyonu (ayrılması) hakkıdır. Bu Şer'i’at’e göre Haramdır. Nebi [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] şöyle dedi:

Sizin işlerinin tek bir adamın altında birleşmiş iken, her kim gelir de sizin asanızı (otoritenizi) ve cemaatinizi (birliğinizi) parçalamak isterse, onu öldürün!

Eğer bu takaddüm -Allah korusun- gerçekleşirse, diğer bölgelerin ve kabilelerin de değişik bahaneler ile self-determinasyon (ayrılma) hakkı talep etmelerinin kapılarını açacaktır. Sudan Hükümeti bunu reddedemeyecektir. Zira o bunu kabul etmiş ve Güney’de tatbik etmiştir. Biliyoruz ki, ayrılması için John Garang’a ve hareketine fısıldayan, aynı zamanda diğer bölgelere ve topluluklara da ayrılmaları için fısıldar. Buna “marjinalize edilmiş bölgelerin [Nube Dağları, Doğu Sudan, Güney Mavi Nil ve Darfur] meseleleri” olarak bilinen şey ile işaret edilmiştir.

Self-determinasyon (kendi geleceğini tayin) hakkı meselesi; tek bir millet halinde yaşayan halklar ile değil, bilakis sömürgeleştirilmiş halklar ile alâkalıdır. Öyleyse bu mesele, buraya müteallik değildir. Buraya müteallik olan şey; halkların kendi haklarını Devletteki diğer halklarla eşit bir şekilde ele geçirmesidir. Şayet vatandaşlar arasında haksızlık ve ayrımcılık hasıl olursa, Çözüm; ülkeyi bölmek ve harap etmek ve onu parçalamak değil, bilakis yöneticilerin adaletsizliklerine engel olmak ve insanlara adil muamelede bulunmak ve haklarını iade etmektir.

Şu anki konuşmalar, Meşakus Protokolü üzerindeki ortak anlayışı tamamlamaya ve onu kapsamlı bir barış anlaşması haline getirmeye ve devletlerarası muvafakat bünyesinde onu resmen imzalamaya yöneliktir. Bir başka ifadeyle, ülkeyi ağır ağır yutmayı plânlayan Amerika’nın ihtiraslarına icabeten Sudan’ın parçalanması ve bölünmesi kapılarının açılması cürümünü işlemektir. Aklı başında olan herhangi bir insan, bizzat kendisi tarafından kollarının-bacaklarının kesilmesine ve vücudunun çılgınca parçalara ayrılmasına razı olabilir mi?

Bu nedenle Sudan halkı, vukuu bulmasına engel olmak için, gerçekleşen şeylerin tehlikesini idrak etmek zorundadır. Bu da iktidar partisinin ve diğer partilerin destek tabanları üzerine baskı kurmakla olur. Keza bütün mümkün ve muhtemel vasıtalar kullanılarak, onların liderlikleri üzerinde de baskı bulunmalıdır. Ta ki, onlar “self-determinasyon hakkı” olarak bilinen bu cürümü işlemekten men edilsinler. Bu cürüme karşı durmak, aynı zamanda; aydınlar, medya ve eğitim kurumları ile üniversitelerdeki öğretim üyeleri ve öğretmenler, Ulema (alimler), mescid imamları ve her bir

Müslüman için de bir zorunluluktur.

Şu anda hükümet, yaptığı yanlıştan yani self-determinasyon hakkından geri dönebilir. Sadece bu değil, bilakis ülkenin ve halkın maslahatlarını gözetmek üzere, Amerikan baskısına karşı çıkma cesaretine sahip olması ve Sudan halkının iradesine icabet etmesi halinde, bir bütün olarak Meşakus Protokolü’nden de, bilhassa diğer (Garang) tarafının protokolü ihlâl etmeye girişmesinden ötürü vazgeçebilir.

Bazıları şöyle diyebilir: “Self-determinasyon meselesinden vazgeçmek demek, Amerika’nın öfkelenmesi demektir ve bu da katliamların geri dönüşü demektir.” Cevap şu ki, Amerika’nın öfkelenmesi; Alemlerin Rabbinin öfkelenmesinin, ülkeye ve halkına ihanet edilmesinin ve Amerika için kolay bir lokma olarak Sudan’ın parçalanmasının yanında bir hiçtir. Eğer yöneticiler ve liderler bu Amerikan akımına göğüs geremiyorlarsa, önce Allah [Subhanehu ve Teâlâ]’ya dayansınlar ve sonra Sudan halkının iradesini ve kendilerini kuvvetlendirsin diye Müslümanları arkalarına alsınlar! Aksi takdirde Sudan halkı, onlar hakkındaki görüşünü mütalâa etsin.

Her halükârda işaretler delalet etmektedir ki; sözde barış anlaşmasını imzalamasından sonra Amerika, çok daha laik (dinsiz) bir hükümet gelsin diye, bu hükümeti kovup atacaktır. Zira o, herhangi bir İslami şiarı duymaya dahi tahammül edememektedir.

Katliamın geri döneceği korkusuna gelince; biz buna davet etmiyoruz. Tam aksine değişik kabilelerin ve inançların tüm sakinlerine ve tüm bölgelere adil muamele etmeye davet ediyoruz. İslam adaleti ve doğruluğu emreder. Nebi [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]’in şu kavline binaen, tüm vatandaşların işlerinin hakkıyla gözetilmesini emreder:

Muhakkak ki İmam (Halife) insanlar üzerinde bir çobandır ve raiyyesinden (insanlardan) mes’uldür.

Bununla birlikte; şayet bundan sonra Amerika’nın ve diğer herhangi bir sömürgeci kâfir devletin yönlendirmesi altında bulunan bir ajan, iç savaşı tahrik etmeye çabalarsa, Devlete düşen ona meydan okumak ve hatta kuvvet kullanımı ile de olsa, ona engel olmaktır. İster Müslüman isterse ğayri muslim olsun her devletin, ülkenin istikrarı, birliği veya güvenliği üzerinde oyunlar oynama niyetinde olan herhangi bir kimse ile çarpışacak bir ordusu, polisi ve güvenlik elemanları vardır.

Önce ülkemizde, sonra Arap ve İslam dünyasında, sonra bölgede ve sonra dünyada mevcut olan vakıanın değerlendirilmesiyle, aşağıdaki hususları buluyoruz:

1. Arap ve Müslüman ülkelerde, yöneticilerin hepsi kendilerini ifşa ettiler. Halkları pahasına düşmana hizmet eden, halkı zayıf düşüren korkak, cahil veya hain ajanlar, halkları önünde kendilerini açığa vurdular. Halka karşı vefakâr veya onlara herhangi bir saygı duyan tek bir yönetici yoktur. Üstelik Arap ve Müslüman halkların tamamı, artık onların değişmesini istemekte ve bakışlarını bu değişime yöneltmektedirler.

2. Müslüman halklar, İslam’ın geri dönüşünü ve İslami Hilafet ile simgelenen İslami toplumu arzulamaktadırlar. Halkların suskun ifadesi, haykırışları ve kendilerini kurtaracak olanı bekleyişleridir ki, o şüphesiz, İslam topraklarının ve İslam Ümmeti’ni birleştirecek olan Halifedir.

3. Amerika, Afganistan ve Irak’ta yaptığı gibi, yok etmek üzere Hilafet Devleti’ni cebren kuşatamayacaktır. Bunun sebebi şudur: Hilafet Devleti’nin ihâta edeceği bölgeler ona dahil olacak ve ona bağlılıklarına yönelik biatlarını vereceklerdir. Dolayısıyla Amerika gelmeden önce onlar, Devletin parçası haline geleceklerdir. Hele ki, bilhassa tüm dünya halkları ve birçok hükümetler Amerika’dan nefret ediyorlarken... Bunun sebebi, bu halkların ve hükümetlerin; dünyayı yutmaya ve Amerikanize ederek ona hakim olmaya yönelik ihtirasları için Amerika’nın Güvenlik Konseyi’ni, Birleşmiş Milletleri ve devletlerarası kanunu nasıl çiğnediğini görmelerinden dolayıdır.

Hükümet, sözde barış anlaşması hakkında ulusal bir referanduma çağırabilir. Çünkü sorumluluktan yakayı kurtarmak ve bunu halka dayandırmak istemektedir. Nitekim hükümet, Güney’in ayrılmasının, diğer birçok bölgelerden ayrılma kapısının açılması gibi ciddi sonuçlar doğuracağını bilmektedir. Sudan halkı ise, bu anlaşma dolayısıyla hasıl olacak daha büyük bir hasar ve tehlikeye maruz kalacaktır. Bunun için eğer hükümet ısrar ederse veya referanduma götürürse, bu anlaşmayı reddetmek Sudan halkı üzerine vaciptir.

Hiç kimse, onun ayrılma ihtiraslarını değiştireceği ve birliği gönülden istemeyi kabul edeceği düşüncesiyle, sözde (6 yıllık) intikal müddeti boyunca Garang ve hareketinin teveccühünü kazanmaya çalışma yanlışına düşmesin! O ittihatçı (birlik taraftarı) olduğunu söylerken yalan söylüyor. Dahası o, bu 6 yılın sona ermesinden önce ayrılmanın meydana gelmesi için çalışıyor. Aynı zamanda, onları kendi hareketine cezbetmek üzere Güney halkına daha fazla haklar verilmesini talep ediyor. Bunun delili şudur: o müstakil bir ordu kuruyor ve müstakil nakit para meselesi üzerinde çalışıyor ve müstakil bir merkez bankası kuruyor. Güney halkını, Sudan’dan bağımsız oldukları zaman birçok devletin kendilerine yardım getireceğine ve onlara yatırım yapacağına inandırmak için çalışıyor. Dolayısıyla mümkün olduğunca kısa sürede bir barış anlaşmasının imzalanmasında ısrar eden Amerika’dan aldığı tahrik ile Garang, aslında self-determinasyon istemektedir. Öyleyse gönüllü birlik, bu anlaşmayı imzalamaya çağrıda bulunanların hayâl dünyalarındaki bir kuruntudur. Bu yüzden bu düşünce silinmeli ve Sudan’ın birliği korunmalıdır. Dahası düşünceler, Sudan’ın İslami Hilafet’in gölgesi altında diğer Arap ve Müslüman memleketler ile birleştirilmesi üzerinde yoğunlaştırılmalıdır. Nitekim Amerika’nın dünyaya yönelik vahşiyane saldırısı karşısında, zayıf devletler için hiçbir yer bulunmadığı gibi, onlar için hiçbir hakimiyet de bulunmamaktadır.

Rasulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] şöyle buyurdu:

Sonra da Nübüvvet (Peygamberlik) Metodu üzerine (Raşidi) Hilafet olacaktır... 

  Hizb-ut Tahrir

H. 29 Rabi’us Sani 1424

Sudan Vilayeti

M. 29 Haziran 2003

 

Yukarı