KUR’AN VE KAİNAT


Allah Subhanehu ve Teâla, Kur’an’ı Muhammed b. Abdullah’a kavmi olan Araplara tebliğ etmesi için âyetler halinde indirmiştir. Bu âyetler, Arapçayı bilen kimseler tarafından okunabilmekte ve anlaşılmaktadır. Araplar arasında yaşayan ve Arap bir peygambere inen bu Kur’an, âyetler topluluğundan oluşan sûrelerden bir benzerini getirebilmeleri için, Arap dilini kullanmakta belağatları ve ediplikleri ile övünen Araplara meydan okumaktadır. Daha işin başında, Mekke’de iken Araplara şöyle meydan okumaktadır:

"Senin için 'onu uydurdu' diyorlar, öyle mi? De ki: Öyleyse onun sûrelerine benzer uydurma on sûre getirin. İddianızda samimi iseniz Allah’tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın." *

Mekke Araplarının bu meydan okuma karşısında âciz kaldıkları ortaya çıktıktan sonra bu defa Allah (cc), sûrelerden bir tanesinin benzerini getirmeleri için onlara meydan okumaktadır:

"Senin için 'onu uydurdu' diyorlar, öyle mi? De ki: Öyleyse onun sûrelerine benzer bir sûre getirin. İddianızda samimi iseniz Allah’tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın." *

Mekke Arapları bundan da âciz kaldılar. Allah Rasülü (sav) Medine’ye intikal ettiğinde ise bu defa Allah Sübhanehu ve Teâla geride kalan Arapların tamamına meydan okumakta ve bir sûre getirmelerini istemektedir:

"Kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’an’dan şüphe ediyorsanız siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin. Eğer doğru sözlü iseniz Allah’tan başka güvendiklerinizi de yardıma çağırın." *

Böylece diğer Araplar da Kur’an sûrelerinin veya âyetlerinin bir benzerini meydana getirmekten âciz kalmışlardır.

Bu konu hakkında düşünen kimse, iki soru ile karşı karşıya kalır:

1- Araplar fesahat ve edebiyat erbabı oldukları halde nasıl oldu da Kevser sûresi gibi üç küçük ayetten oluşan bir sûre meydana getiremediler.

Bu soruya şöyle cevap verilir: Kur’an, Arapların alışageldikleri ve bildikleri üslûbun dışında yepyeni bir üslûp kullandı. Arapların kullandıkları ifade tarzı, bilinen tüm türleri ile nesir ya da şiirden oluşmaktaydı. Yani yalnızca iki tür edebi üslûp kullanmaktaydılar. Bu iki türün kapsamına giren üslûpları kullanmak Arapların yapabilecekleri işlerdendi. Dillerinde bir üçüncü üslûbun kullanılacağı akıllarının ucundan dahi geçmiyordu. İşte Kur’an’ın icazı da buradan, Arapların alışık olmadıkları ve yapmaktan âciz kaldıkları üçüncü bir tür getirmiş olmasından kaynaklanıyordu.

Meydan okuma, genellikle meydan okunanın en iyi yapabildiği, becerdiği hususlarda olur. Aksi halde ciddi bir meydan okuma sayılmaz. Araplar, Arap dilini en iyi bildiklerini ve konuştuklarını, bu konuda yetenekli olduklarını iddia ediyorlardı. Çünkü onlar fesahat, belağat ve beyan ehli kimselerdi. Kullandıkları dil ve ifade üslûbu konusunda Allah’ın onlara meydan okuması yerinde bir meydan okumadır. Eğer sen okuma yazma bilmeyen bir kimseye meydan okusan ve o da bunu yapmaktan âciz olsa kendinin mucize sahibi olduğunu iddia edebilir misin? Matematikçi birisine ameliyat yapması için meydan okusan ve o da bunu yapmaktan âciz olsa bu durum senin mucize sahibi olduğuna delil olabilir mi? Elbette ki hayır. Meydan okuma, mesleğinde becerikli ve uzman kişilere karşı yapıldığında ve onlar da bundan âciz kaldıklarında anlam kazanır. Araplar, kullandıkları ifade üslûplarının dışında bir başka çeşidi konuşmuyorlar ve Arap dilinde kullandıkları ifade üslûplarının eksiksiz ve tam olduğunu iddia ediyorlardı. Dolayısıyla bu meselede yapılan meydan okuma onlar için kesin ve susturucu bir şeydir.

Kur’an mucize bir sözdür. Mucizeliği Arapların kullana geldikleri şiir ve nesir dışında yepyeni bir üslûbu kullanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Ki bu üslûp, başkalarının kullanmaktan âciz kaldıkları yalnızca Kur’an’a has bir üslûptur. Böylece Arap lügatında ifade tarzı olarak üç üslûp meydana gelmiş oldu: Nesir, şiir -Araplar tarafından kullanılabilen üslûplar- ve Arapların kullanmaktan âciz kaldıkları Kur’an’ın üslubu.

2- Diğer taraftan Allah Sübhanehu ve Teâla, bu Kur’an’ı, Muhammed b. Abdullah’a peygamberliğini ve kendisinin Allah Azze ve Celle tarafından gönderildiğini ispatlaması için indirmiştir. Zira mucize özelliğine sahip olan bu Kur’an, cümlelerden meydana gelmektedir. Bu cümlelerin mucizeliği ise bunları söyleyenin Allah (cc) olduğuna, Kur’an’ın (hem lafzının hem de manasının Allah’tan olduğuna) Nebisi ve Rasülü olan Muhammed (sav)’e indirdiğine delalet etmektedir. Bu nedenledir ki Kur’an’ın cümleleri ayet veya âyetler olarak isimlendirilmiştir. Bu şekilde isimlendirilmesinin nedeni, "ayet" kelimesinin Arap lügatinde 'bir şeye delalet eden işaret ve alamet' anlamına gelmesidir. Bu açıdan ele alındığında ise bu cümlelerin mucize oluşları, bunları söyleyen kudret sahibinin Allah Subhanehu ve Teâla olduğuna işaret etmektedir. Subhan olan Allah, her şeyden münezzeh olanın varlığına işaret etmesi için bu cümleleri "âyetler" şeklinde isimlendirmiştir. Kur’an cümlelerden meydana gelmekte ve bu cümlelerin her biri, Allah’ın varlığına delalet etmektedir. Çünkü Allah’tan başkasının, benzerini getirmesi kesinlikle mümkün değildir. Allah (cc), Bakara ve Âl-i İmran sûrelerinde şöyle buyurmaktadır.

"(Ey Muhammed!) İşte bunlar Allah’ın âyetleridir. Biz onları sana hak olarak okuyoruz." *

"Sana Kitabı indiren O’dur. O’nda (Kitapta) muhkem (anlamları kesin olan) âyetler vardır." *

"Elif, Lam, Ra. İşte bunlar hikmetli Kitabın âyetleridir." *

Kur’an, Allah Sübhanehu’nun 'varlığına işaret eden alametler' anlamına gelmek üzere, cümlelerini âyetler diye isimlendirmiştir.

Şimdi bu yaratıcının varlığına delalet eden bu geniş kâinata bir göz atalım.

Kâinata bakan bir kimse, bu alemde yer alan her bir parçanın daha doğrusu hacmi olan her bir şeyin aynı zamanda bir mucize olduğunu ve insanın benzerini meydana getirmekten âciz kaldığını görür. Öyle ki, bu mahlukatın her biri bizzat varlıkları ile mucizedir. Bunların tamamının veya her birinin tek tek "ayet" veya "âyetler" lafzı ile isimlendirilmeleri, Kur’an’ı Kerim’in kastettiği anlama uygun olacağında şüphe yoktur. Kur’an cümleleri mucize olduğu için "âyetler" şeklinde isimlendirildiği gibi, bu kâinatta var olan mahlukatın da birer mucize olduğunda herhangi bir şüphe yoktur. Bu nedenle bir başka isimle, "âyetler" lafzı ile, yani kudret sahibi bir yaratıcının varlığına işaret edecek bir kelime ile isimlendirilebilir. Kur’an’ı Kerim, bu mahlukattan bir çoğunu "âyetler" lafzı ile isimlendirmiştir.

"Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah’ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgarları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde düşünen kimseler için âyetler vardır." *

"Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattıklarında, O’na karşı gelmekten sakınan kimseler için âyetler vardır." *

"Gece ile gündüz, Güneş ile Ay, Allah’ın varlığının âyetlerindendir. Güneşe ve Ay’a secde etmeyin. Eğer Allah’a kulluk etmek istiyorsanız bunları yaratana secde edin." *

"Sizi topraktan yaratması O’nun varlığının âyetlerindendir. Sonra hemen birer insan olup yeryüzüne yayılırsınız. İçinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi O’nun varlığının âyetlerindendir. Bunlarda tefekkür eden bir kavim için âyetler vardır. Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, O’nun varlığının âyetlerindendir. Doğrusu bunda bilenler için âyetler vardır. Geceleyin uyumanız, gündüz de lütfundan rızık aramanız O’nun varlığının âyetlerindendir. Bunlara kulak veren bir kavim için âyetler vardır. Size korku ve ümit veren şimşeği göstermesi, gökten su indirip ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi O’nun varlığının âyetlerindendir. Bunlarda akleden kavim için âyetler vardır. Göğün ve yerin, O’nun emri ile ayakta durması O’nun varlığının âyetlerindendir. Sonra sizi kabirlerinizden bir çağırmaya görsün, hemen çıkıverirsiniz." *

Allah Sübhanehu ve Teâla "ayet" lafzını; göklerin ve yerin yaratılması, gece ve gündüz farklılığı, denizde yürüyen gemiler, rüzgarların esmesi, yerle gök arasında emre âmâde duran bulutlar, Güneş, Ay, insanın yaratılması, insanoğlu arasındaki evlilikler, farklı diller ve ırklar, uyku, ümit ve Kur’an’daki daha birçok ayette yer aldığı üzere diğer varlıklar hakkında kullanmaktadır.

"Göklerde ve yerde inananlara nice ayetler vardır." *

Allah’ın göklerde ve yerde yarattıklarında âyetler vardır." *

Kâinat, gökler ve yer, yerde ve göklerde bulunanlar, bu kâinattaki tüm yaratıklar hakkında gelen Allah’ın Kitabındaki bu iki âyet; bütün bunları "âyetler" yani 'kudretli bir yaratıcının varlığına işaret eden alametler' olarak nitelendirmişlerdir. Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği kudsi hadiste Allah (cc)’ın şu sözü mahlukatın yaratılmasındaki icaza örnek olması için yeterlidir. Ebu Hureyre (ra) şöyle diyor: "Nebi (sav)’i şöyle söylerken işittim:

"Allah Azze ve Celle dedi ki: Benim yarattığım gibi yaratmaya kalkışan kişiden daha zalim kim vardır? Hadi onlar bir zerre veya bir tane veya arpa yaratsınlar!" *

Yaratılışla ilgili âyetler hakkında yer alan meydan okuma, İsra Sûresinde, Kur’an hakkındaki meydan okuma gibidir.

"De ki: İnsanlar ve cinler birbirlerine yardımcı olarak bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, andolsun ki, yine de benzerini getiremezler." *

İnsanoğlu indirilen âyetlerin benzerini meydana getirmekten âciz kaldığı gibi, yaratılışla ilgili âyetlerin benzerini meydana getirmekten de âcizdir. Yani insanlar Kur’an cümleleri gibi cümle kurmaktan da, şu kâinatta var olan yaratıkların benzerini meydana getirmekten de âcizdir.

Kur’an, okunan âyetlerden meydana gelen bir kitaptır. Kâinat ise görünen âyetlerden meydana gelen bir kitaptır. Her iki kitap da kudretli bir yaratıcının varlığına delalet etmektedir.

Ancak insan, 'kudret sahibi yaratıcıya iman edebilmek için bu âyetleri nasıl kullanmalıdır?' sorusuna verilecek cevap şöyledir:

Allah Sübhanehu ve Teâla Kur’an âyetleri konu edilirken "tedebbür" lafzını kullanmakta, varlıklar ve evren gibi kevni âyetlerden bahsederken de "tefekkür" lafzını kullanmaktadır. Neden böyle farklı kullanım vardır ve iki kelime arasındaki fark nedir?

Dinlememiz için Allah (cc) Nisa sûresinde şöyle buyurmaktadır:

"Kur’an’ı tedebbür etmiyorlar mı? Eğer o (Kur’an) Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı elbette ki onda çok fazla farklılıklar bulurlardı." *

"Kur’an’ı tedebbür etmiyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli midir?" *

"Söyleneni hiç tedebbür etmezler mi? Yoksa onlara, daha önce geçmiş atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?" *

"(Ey muhammed!) Sana indirdiğimiz bu Kitap mübarektir. Âyetlerini tedebbür etsinler, aklı olanlar da öğüt alsınlar." *

Allah (cc) tedebbür kelimesini, Kur’an âyetleri ile birlikte kullanmakta, bu kelimenin yerine bir başka kelimeyi veya müradifini kullanmamaktadır.

Şimdi de, Allah’ın insanlara hitap ederken yaratılış ile ilgili âyetleri nasıl kullandığını görmemiz için şu âyetlere kulak verelim:

"Sizden biriniz arzu eder mi ki, hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, altlarından ırmaklar akan ve her çeşit meyveleri bulunan bir bahçesi olsun da, bakıma muhtaç çoluk çocuğu varken kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, bahçeye de içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıp kül etsin! Tefekkür edesiniz diye Allah, size âyetlerini böylece açıklar." *

"Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır. Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler. Rabbimiz sen bunları boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru, derler." *

"Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz su gibidir ki, onunla insan ve hayvanların yiyeceği bitkiler yetişip birbirine karışmıştır. Yeryüzü süslenip bezendiği ve yerin sahiplerinin bütün bunlara mâlik olduklarını sandıkları sırada gece veya gündüz, buyruğumuz o yere gelmiş ve orayı hiçbir şey bitirmemişe çevirmişiz; bir gün önce bir şey yokmuş gibi olmuştur. Tefekkür eden bir kavim için âyetleri böylece uzun uzun açıklıyoruz." *

"Yeri düzleyen, orada dağlar nehirler var eden, her türlü üründen çift çift yetiştiren, gündüzü geceyle bürüyen de O’dur. Doğrusu bunlarda tefekkür eden kimseler için ibretler vardır." *

"Yukarıdan size su indiren O’dur. Ondan içersiniz; hayvanları otlattığınız bitkiler de onunla biter. Allah onunla size ekinler, zeytin ve hurma ağaçları, üzümler ve her türlü ürünü yetiştirir. Tefekkür eden kimseler için bunda ders vardır." *

"Rabbin bal arısına: Dağlarda, ağaçlarda ve hazırlanmış kovanlarda yuva edin; sonra her çeşit üründen ye; sonra da Rabbinin işlemen için gönderdiği yoldan yürü diye öğretti. Karınlarından, insanlara şifa olan çeşitli renklerde bal çıkar. Tefekkür eden bir millet için bunda ibret vardır." *

"İçinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi O’nun varlığının âyetlerindendir. Bunlarda tefekkür eden bir kavim için âyetler vardır." *

"Allah, ölecekleri ölümleri anında, ölmeyeceklerin de uykuları anında ruhlarını alır. Ölmelerine hükmettiği kimselerinkini alır, diğerlerini bir süreye kadar salıverir. Doğrusu bunda, tefekkür eden bir kavim için âyetler vardır." *

Yaratılışla ilgili bunlar ve daha birçok ayette Allah Sübhanehu ve Teâla "tefekkür" kelimesini kullanmaktadır. Öyleyse bu ayrıcalık niçindir? "Tedebbür" ve "tefekkür" kelimelerinin anlamı nedir?

Tedebbür kelimesi sözlükte: sonuçlara, bir şeyin evveline ve sonuna bakmak demektir. Bu kelime kelimesinden türetilmiş olup arka kısım, son anlamlarına gelmektedir. Bu tarife göre "tedebbür" kelimesi, sonunu görünceye kadar bir şeyin bir bütün olarak başlangıcına ve sonuna bakmaktır. Bir şeyin yalnız başlangıcına veya ortasına bakmak tedebbür sayılmaz. Sonuna varıncaya kadar bir bütün halinde bir şeyin tamamına bakmadıkça tedebbür yapılmış sayılmaz. Tedebbürün manası da budur. Bir başka anlamıyla tedebbür bir şeye kuşatıcı, kapsamlı bir şekilde bakmak demektir. Üçüncü bir anlamıyla tedebbür; araştırıcı, soruşturucu bir şekilde bakmaktır. Yani bir şeye bir ucundan öbür ucuna kadar bakmaktır. Allah Sübhanehu ve Teâla insana Kur’an’ı tedebbür etmesini emrettiği zaman ondan, Kur’an âyetlerine araştırıcı, soruşturucu bir bakışla, başlangıcına ve sonuna bakmasını istemektedir. Elbette ki bu şekilde bakıştan kasıt, kişiyi kudretli bir yaratıcının varlığına inanmaya götürmesidir. Zira iman, Allah’ın indiridiği âyetlere insanın bir bütün olarak bakmasını, düşünmesini gerektirmektedir. Bu anlam Allah-u Teâlanın şu sözünde de açıkça görülmektedir:

"Kur’an’ı tedebbür etmiyorlar mı? Eğer o (Kur’an), Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı elbette ki onda çok fazla farklılıklar bulurlardı." *

Âyetlerin tamamına bakan bir kimse: kurgusunun ve üslûbunun gücü, ifade üstünlüğü ve üslûb çekiciliği, şaşırtıcılığı, çok uzun olarak yazılmış bulunan metinlerin tersine tamamında aynı özelliklerin olduğunu görür. Zira insanoğlunun kaleme aldığı metinlerin, bir yerinde kuvvetli, bir başka yerin de zayıf; bir yerinde üstün; bir başka yerinde düşük; bir tarafında çekici, bir başka tarafında sığ olması kaçınılmazdır. Fakat çok sayıdaki Kur’an âyetlerinin hiçbirinde herhangi bir zayıflık, düşüklük, sığlık bulmak söz konusu değildir. Bu âyetler, beşer katında değil, kudretli yaratıcı katında en mükemmel bir şekilde ifade edilmişlerdir. Bütün âyetlere dosdoğru bir şekilde bakmadıkça bu sonuca ulaşmak mümkün değildir. Hatta bir ayetin yarısına veya dörtte birine bakmış olsa bile herhangi bir zayıflık, düşüklük veya sığlık bulması söz konusu olamaz; aleyhinde bir söz söylenemez. Belki geride kalan kısımda düşüklük, zayıflık veya sığlık olabilir gibi yanlış yaklaşımı ve bu gibi düşünmek isteyenlerin huccetlerini kesip atmak için Allah, insanlara Kur’an âyetlerini tedebbür etmelerini yani tamamına araştırıcı, sorgulayıcı bir şekilde bakmalarını emretmektedir. Kur’an âyetlerinde yer alan "tedebbür" kelimesinin kullanılmasından kasıt ve hikmet budur. Eğer yalnızca bakmak, okumak ve tilavet kelimeleri kullanılmış olsaydı, huccet oluşmazdı. Kur’an cümlelerinin ayet; yani yüce yaratıcının varlığına delil, işaret sayılabilmesi için tamamına bakılmalı ki, böylece buna bakan kimselerde Kur’an cümlelerinin insan sözleri olmayıp Rabbani âyetler olduğu yönünde bir kesinlik oluşsun.

Fakat yaratılışla ilgili âyetlere bu şekilde bir bakış istenmemektedir. Zira bu türden âyetlerde "tedebbür" kelimesi kullanılmış olsaydı, insanın buna gücü yetmez ve aleyhinde bir huccet sayılmaz; her şeyi bilen, hikmet sahibi ve Subhan olan yaratıcının elinde bir bahane kalmazdı.

Zira insan aklı, çevresindeki çok sayıda varlığı, kozmosu (evren) yani yaratılış âyetlerini kuşatamaz. Hayvanların, bitkilerin, havanın, semanın, Güneşin ve bu kâinatta insanın kuşatamadığı her şeyin yaratılışları da böyledir. Bunlarda binlerce, milyonlarca hatta milyarlarca alamet, işaret vardır. Şayet huccet, bu yaratıklarda bulunan şeylerin baştan sona araştırılıp incelenmesi üzerinde yoğunlaştırılmış olsaydı, acziyetinden dolayı insan, bunları yerine getiremezdi. Allah Subhanehu, akıllara, gerçekleştirmekten âciz kaldığı hususlarda hitap etmemektedir. Hele hele insan aklının kavramaktan, ihata etmekten âciz kaldığı çok sayıdaki yaratılışla ilgili âyetler hakkında, ondan (insandan) tedebbür etmesini istemez.

Allah’ın, yaratılışla ilgili âyetler hakkında nasıl hareket etmesi gerektiği hususunda insana hitap ederken "tefekkür" kelimesinin dışında kullandığı âyetler de vardır.

"Yeyüzünde rengarenk şeyleri de sizin için yaratmıştır. Bunda öğüt alan kimseler için ibret vardır." *

"Göğün boşluğunda Allah’ın emrine boyun eğerek uçan kuşlara bakmıyorlar mı? Onları Allah’tan başka tutan kimse yoktur. İnanan kavim için bunda âyetler vardır." *

"İyi toprak, Rabbinin izniyle bitki verir; çorak toprak kavruk bitki çıkarır. Şükredecek bir kavim için böylece âyetleri yerli yerince açıklarız." *

"Gökleri gördüğünüz gibi direksiz yükselten, sonra arşa hükmeden, her biri belli süreye kadar hareket edecek olan Güneş ve Ay’ı emri altına alan, işleri yürüten, âyetleri uzun uzun açıklayan Allah’tır. Ola ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanırsınız." *

"Yeryüzünde, hepsi de aynı su ile sulanan, birbirine komşu toprak parçaları, tek ve çok köklü üzüm bağları, ekinler, hurma ağaçları vardır. Fakat onları şekil ve lezzet bakımından birbirinden farklı kılmışızdır. Akleden kimseler için bunda âyetler vardır." *

&Bu âyetlerde ise öğüt alan kimseler, inanan kimseler, şükredenler, kesin olarak inananlar ve akleden kimseler kelimeleri kullanılmaktadır. Bu kelimelerin hiçbirisi kesinlikle "tefekkür" kelimesinin alternatifi veya yerine kullanılmış kelimeler değildir. Yalnızca düşünmenin zenginleştirilmesi ve verimli olması içindir. Zira kevni âyetleri düşünenlerde; öğüt alma, iman, şükür, kesinlik ve akıl yani idrak meydana gelir. Tefekkür bir araç olup, diğerleri tefekkürün sebep olduğu sonuçlardır.

Bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: İman, şükür, yakîn (kesinlik) ve akıl kavranılabilen birtakım şeyleri idrak etmek anlamına gelmektedir ki, bu da tefekkürün neticesidir. Fakat bu makamda tefsir edilen 'öğüt alma'nın, aşağıdaki âyetlerin ve bu konudaki diğer âyetlerin manası nedir?

"…İnanan kavim için bunda âyetler vardır." *

"Size âyetlerini (mucizelerini) gösteren, rızık indiren O’dur. Allah’a yönelenden başkası ibret almaz." *

Öğüt alma ancak daha önceden olan bir iş için söz konusu olabilir, aksi halde olmaz. Burada ise daha önce gerçekleşmiş bir fiil vardır. Her insanın yaratılış esnasında Allah’ın varlığına iman etmesi olayı vardır. Bu nedenledir ki insan, yaratılış âyetlerine baktığı zaman, yaratılışı esnasında Allah’a iman ettiğini hatırlar. Şayet her insan yaratılması esnasında Allah’a iman etmiş olmasaydı, yaratılışla ilgili âyetleri tefekkür esnasında "tezekkür"ün (öğüt almanın) manasını tasavvur edemezdi. Buna delil ise Allah (cc)’ın şu ayetidir:

"Rabbin insanoğlunun sülbünden soyunu alıp devam ettirmiş, onlara: 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' demiş ve (buna kendilerini şahit tutmuştu) onlar da; 'Evet, şahidiz' demişlerdi. Bu, kıyamet günü 'bizim bundan haberimiz yoktu' dersiniz veya 'daha önce babalarımız Allah’a ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir soyuz, bizi boşa çalışanların yaptıklarından ötürü yok eder misin?' dersiniz diyedir." *

Bu ayet söylediklerimizin delili olduğu gibi Ahmed, Nesei, İbni Cerir et-Taberi’ ve el-Hâkimin sahih olarak rivayet ettikleri bir hadis de bunu teyid etmektedir:

"Allah (cc), insanoğlunun sülbünden Numan yani Arfe’de misak (söz) aldı. Onun sülbünden yarattığı her zürriyeti çıkarmış, önüne yaymış, saçmış onlarla yüzyüze konuşup: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? demiş ve (buna kendilerini şahit tutmuştu) Onlar da: Evet, şahidiz, demişlerdi. Bu, kıyamet günü bizim bundan haberimiz yoktu dersiniz veya daha önce babalarımız Allah’a ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir soyuz, bizi boşa çalışanların yaptıklarından ötürü yok eder misin? dersiniz diyedir."

Öyleyse 'tezekkür'ün manası budur ve daha önce de söylediğimiz gibi, tefekkürün yerine kullanılan bir kelime olmayıp tefekkürün sonucudur.

Özellikle daveti taşıyıcıların ve genel olarak da müslümanların tamamı, indirilmiş olan âyetlerin tümünü ve yaratılışla ilgili âyetlerin içeriklerini bilinçli bir şekilde kavramalıdırlar. Kur’an’ın okunması ve âyetlerinin "tedebbürü", daveti taşıyanlar ve diğer müslümanlar için gereklidir. Yaratılışla ilgili âyetler hakkında tefekkür de lazımdır ve tasarlanmıştır. Aynı zamanda indirilmiş olan Kur’an âyetlerinin okunması ve tedebbürü ibadet olduğu gibi yaratılış âyetleri hakkında düşünmek de ibadettir. Amr b. Abdi Kays’dan: Dedi ki: Nebi (sav)’nin ashabından bir, iki ve üç kişiden daha fazlasından şunları işittim: "Tefekkür, imanın ışığı veya nurudur." (İbni Kesir) İbni Kesir ve Kurtûbi, tefsirlerinde Hasen’den şu sözü nakletmektedirler: "Bir saatlik bir tefekkür, bir gece kıyamda bulunmaktan daha hayırlıdır." Bu sözün benzeri, ibni Abbas, Ebu’d Derda, sahabeler ve tabiinden kimselerden nakledilmiş olup, onlar da tefekkürü ibadetten ve imandan saymaktadırlar.

İndirilmiş olan âyetlerin ifadelerindeki icaz açısından aynı seviyede olduğu belirtilmektedir. Şu ayette olduğu gibi:

"Kur’an’ı tedebbür etmiyorlar mı? Eğer o (Kur’an), Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı elbetteki onda çok fazla farklılıklar bulurlardı." *

Aynı şekilde kevni âyetlerin de yaratılıştaki mucizelik açısından aynı seviyede olduğu belirtilmektedir. Ayette şöyle buyurulmaktadır:

"Gökleri yedi kat üzerine yaratan O’dur. Rahman’ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir çatlak görebilir misin?" *

Kur’an âyetlerinin öğrenilmesi, okunması emredildiği gibi yaratılış âyetlerinin öğrenilmesi de emredilmiştir. Bir şahısta her iki ilim birlikte bulunduğu zaman o kişi mutlak olarak "alim" ismi ile anılmaya hak kazanır. Aksi halde bilgisi, belli bir konu ile kayıtlı kalır. Rûm sûresinde yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

"Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, O’nun varlığının âyetlerindendir. Doğrusu bunda bilenler için âyetler vardır." *

"Allah’ın gökten su indirdiğini görmez misin? Biz onunla türlü türlü ürünler yetiştirmiş, dağlarda da beyaz, kırmızı, siyah ve her türlü renkte yollar var etmişizdir. İnsanlar, yerde yürüyenler ve davarlar da böyle türlü türlü renktedirler. Allah’ın kulları arasında O’ndan korkan ancak alim olanlardır. Doğrusu Allah güçlüdür, bağışlayandır." *

Her iki ayet incelendiği zaman "alimler" ve "bilenler" isimlendirmesinin yaratılış âyetlerinde yer aldığı görülür. Yani bir insanın mutlak olarak alimlerden ve bilenlerden sayılabilmesi için şeriat ilimlerine ilave olarak kevni âyetlere bakması ve bunlar hakkında düşünmesi gereklidir. İndirilmiş olan âyetler hakkında tedebbür etmek ve kevni âyetler hakkında da tefekkürde bulunmak vacip olan işlerdendir. Diğer müslümanların dışında kalan davet taşıyıcılarının bunlardan uzak kalması ve bilmemesi veya köklü ve güçlü bir imana ulaşabilmesi için kendisini bunlar hakkında düşünmeye zorlamaması doğru değildir.

Kur’an âyetleri mucize bir kelamdır. Yaratılış âyetleri ise yaratılmışlar hakkında bir mucizedir. Buradaki mucize bir Rabb’ın bulunduğuna delalet etmektedir. Bu nedenle "âyetler" yani her şeyden münezzeh olan kudretli yaratıcının varlığına işaret etmek üzere alâmetler şeklinde isimlendirilmişlerdir. Alâmet kelimesinin tekili "alem"dir. Kâinatta var olan her şey kudret sahibi bir yaratıcının varlığını gösteren bir "alem" ve "alâmet"tir. Şairin şu sözü ne kadar da ilgi çekicidir:

Her şeyde O’nun için vardır alâmet

O’nun tek olduğuna eden delâlet.

Kâinatın tamamı bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Allah kâinatı iki iş için yaratmıştır:

1- Bu kâinatın, O’nun her şeyden münezzeh olduğuna delâlet etmesi.

2- O’na kulluk edilmesi.

Yarattıkları ile Allah’ın varlığına delil getirmek, insanların üzerine vaciptir. Sonra Allah’ın Nebilerinin ve Rasüllerinin doğru sözlü olduklarına ve kendilerine itaat edilmelerine işaret etmek üzere getirdikleri mucizelerle delil getirmeleri, ardından da Allah’ın kullarına emrettiği hususlarda, onların emirlerine itaat etmelerine delil getirmek ve hamd etmek de vaciptir. Adem (as)’den Nebilerin ve Rasüllerin sonuncusu Muhammed (sav)’e gelinceye kadar tüm Nebilerin ve Rasüllerin getirdikleri dinlerin aslı da budur. Bu asıl Şûra sûresinde yüce Rabbimizin şu sözü ile belirtilmektedir:

"Allah Nuh’a buyurduğu şeyleri, size de din olarak buyurmuştur. (Ey Muhammed!) Sana vahyettik. İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da buyurduk ki: Dine bağlı kalın onda ayrılığa düşmeyin…" *

Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği, Müslim’de Ahmed İbni Hanbel’in Müsnedinde yer alan bir hadiste Allah Rasülü (sav) şöyle buyurmaktadır:

"Ben dünyada da ahirette de Meryem oğlu İsa’ya insanların en yakınıyım. Dediler ki: Nasıl ey Allah Rasülü? Dedi ki: Peygamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler, dinleri de tektir. Onunla benim aramda Nebi de yoktur."

İşte bu asıl, ayette ve hadiste din olarak isimlendirilmiştir.

Tüm dinlerin aslı şudur: Allah’ın varlığına, O’nun bu kâinatın Rabbı olduğuna, O’na kullukta bulunmanın ve hamd etmenin insanların üzerine vacip olduğuna iman etmektir. Bu büyük asıl, Kur’an’daki sûrelerin en üstününü ve Kur’an’ın başlangıcını oluşturan Fatiha sûresinde tam olarak şöyle belirtilmektedir: "Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’adır." Alemlerin Rabbi olmak, yaratılmışların -ki alâmât, avâlim veya âlemîn kelimelerinin hepsi aynı anlama gelmektedir- Rabbi olmaktır. Yani onların yaratıcısı ve sahibi olmak demektir. İşte bu Rab, yani yaratıcı ve her şeyin sahibi Allah’tır. Bunun anlamı da tapınılacak varlık demektir. İşte bu Rab ilahtır ve O’na hamd etmek vaciptir. Yukarıda geçen dört kelime, dini zikretmek yani tüm dinlerin aslını belirlemek için gelmiştir. Bu husus Allah-u Teâla tarafından Zümer sûresinde şöylece belirtilmektedir:

"Allah, âyetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitab’ı, sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rab’lerinden korkanların bu Kitap’tan tüyleri ürperir, sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar…" *

Fatiha’nın en yüce sûre olmasında ve bu sûrenin bu dört kelime ile açılmasında ve her müslümanın bu sûreyi namazların her rekatında okumaya mecbur tutulmasında şaşılacak bir şey yoktur.

Öyleyse her müslümanın özelde ise daveti taşıyan kimsenin, güçlü bir imana ve tam bir kesinliğe ulaşabilmesi için, Allah (cc) tarafından indirilmiş olan âyetlerin tamamını, yaratılışla ilgili olanları düşünmesi gereklidir.