DAVET TAŞIYICISINA YARDIM


Daha önce daveti taşıyan kimsenin istisnalar haricinde peygamberler gibi çalışması gerektiğini, peygamberlerin ise dinin kökeninde, akidede en güzel örnek olduklarını söylemiştik. İşte bu bağlamda, Allah’ın, Nebilerine ve Rasüllerine yardımı konusuna değinilmesi gerekmektedir. Allah (cc) Nebilerine ve Rasüllerine yardım ettiği gibi, davetini taşıyanlara da yardım eder. Ancak Allah (cc) tarafından gelecek olan bu yardım, nasıl ve ne zaman gelecektir? İşte bu sorular konu ile ilgili âyetlerin incelenmesini, ele alınmasını gerektirmektedir.

Kur’an’da Nebilerin ve Rasüllerin kıssaları incelendiği zaman, Allah’ın onlara yardımının üç şekilde geldiği görülür:

Bir: Karşıtlarına, kavmine ve kendisine inanmayanlara karşı bizzat Nebinin kendisine yardım.

İki: Davetine veya taşıdığı fikre yardım.

Üç: Hem Nebinin kendisine hem de davetine yardım.

Allah (cc) Nebileri olan Nûh’a, Hûd’a, Salih’e, Şuayb’a ve Lût’a; kavimlerine karşı yardım etmiş, kavimlerini helak etmiş; azabın çeşitli türleri ile onları yerle bir etmiştir. Bu, yardımın birinci türünü oluşturmaktadır, yani bizzat Nebinin kendisine yardımdır.

Allah (cc) Nebilerinden Yunus ve Mûsa’nın taşıdığı fikre ve davete yardım etmiş, hem Yunus’un hem de Mûsa’nın kavmi iman etmiştir. Bu ise yardımın ikinci türünü oluşturmaktadır.

Allah (cc), Nebisi Muhammed (sav)’e; Kureyş’den, Yahudilerden, yarımada ve civarında bulunan diğer Araplardan olan düşmanlarına karşı yardım etmiştir. Yine taşıdığı düşünceye, davetine, dinine yardım etmiş, Araplar ve diğer insanlar İslâm’a inanmışlardır. Bu ise yardımın üçüncü türünü oluşturmaktadır.

Allah Subhanehu, ya Nebisine ya Nebisine indirdiği şeriata veya hem kendisine hem de şeriatına yardım eder. Bu mesele, konuya delâlet eden çok sayıdaki âyetlerin ortaya konulmasını gerektirmeyecek kadar açıktır.

Nebilere ve Rasüllere gelen bu yardımlar ya Alemlerin Rabbına nispet edilir ya da bu Nebilere ve Rasüllere yardım eden insanlara nispet edilirler. Her iki duruma delâlet eden bir çok ayet vardır. Birinci duruma delâlet eden âyetler şunlardır:

“Nuh da daha önceleri bize niyaz etmişti. Onun duasını kabul edip kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayan kavme karşı, ona yardım ettik. Doğrusu onlar fena bir kavimdi. Ve hepsini suda boğduk.” *

“(Lut) Dedi ki: Rabbim bozgunculara karşı bana yardım et.” *

“Öyle ki peygamberler ümitsizliğe düşüp yalanlandıklarını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiştir. Böylece dilediğimizi kurtarırız. Azabımız suçlu kavimden geri çevrilmeyecektir.” *

İkinci durumu ilgilendiren âyetler ise şunlardır:

“İman edip hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, işte bunlar birbirinin dostudurlar. İman edip hicret etmeyenlerle, hicret edinceye kadar sizin dostluğunuz yoktur. Fakat din uğrunda yardım isterlerse yardım etmek üstünüze borçtur. Şu kadar ki sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavim aleyhinde değil. Allah işlediğinizi hakkıyla görücüdür.” *

“...O peygambere inanıp ona saygı gösteren, yardım eden, onunla birlikte gönderilen nura uyanlar yok mu, murada erenler işte onlardır.” *

“Hani Allah peygamberlerden ahid almıştı. And olsun ki size Kitab’ı, hikmeti verdim. Sonra sizde olanı tasdik edecek bir peygamber geldiğinde mutlaka ona inanacak ve yardım edeceksiniz...” *

Görüldüğü üzere birinci gruptaki âyetlerde yardım Allah’a nispet edilirken, ikinci gruptaki ayette ise insanlara nispet edilmektedir.

Allah (cc), Nebilerine ve Rasüllerine yardım ettiği gibi bu Nebilere ve Rasüllere inanan, Allah’a itaat eden mü’minlere de yardım edecektir. Yani Nebilerin şeriatına inanan, getirdiği hükümlere bağlı kalan, emirlerine itaat eden ve yasaklarından da sakınan kimselere Allah’ın yardımı gelecektir. Bir başka anlamda, davet taşıyana -ki burada söz konusu odur- Allah Subhanehu’nun yardımı inecektir. Allah (cc), şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak ki biz elçilerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” *

Allah Subhanehu, mü’minlere olan yardımı belli bir sıralamaya tabi tutmaktadır. Yani davet taşıyıcıların yaptıkları gibi, dinin hükümlerine bağlı kalacak olanlara yardım edecektir. Çünkü davet taşıyıcısı, bağlılık ve itaat açısından zirvede bulunmaktadır.

Buraya kadar anlatılanları özetleyecek olursak: Allah Subhanehu, Nebilerine ve Rasüllerine; Nuh, Hûd, Salih, Şuayb ve Lût (as)’da olduğu gibi doğrudan yardım etmiştir. Veya bizim Rasülümüz (sav)’de olduğu gibi başkaları aracılığı ile yardım etmiştir. Zira Allah (cc) Medine halkı aracılığı ile Rasülü’ne yardım etmiş ve onları “ensar” olarak isimlendirmiştir.

Allah Subhanehu, Nûh, Hûd, Salih, Şuayb ve Lût (as)’da olduğu gibi bizzat kendilerine yardım etmiş; Musa ve İsa (as)’da olduğu gibi hem kendisine hem de şeriatına yardım etmiştir. Allah Subhanehu’nun kudreti, büyük Nebilerde Rasüllerde olduğu gibi bazen hayatlarında, İsa (as)’da olduğu gibi bazen ölümlerinden sonra yardım etme şeklinde tecelli etmiş ve Allah’ın, göğe yükseltmesinden sonra İsa (as)’ın şeriatı muzaffer olmuştur. Aynı hal daveti taşıyanlar için de geçerli olmuştur. Bazen Allah’ın yardımı doğrudan doğruya gelmiş; bazen de başkaları aracılığı ile yardım ederek onlara zafer vermiştir. Yardım/zafer, bazen hayatlarında iken kendilerine bazen de öldükten sonra onların davetlerine gelmiştir.

Davet taşıyıcılarına yardımın/zaferin bu türlerden yalnızca biri ile ineceğini söylemek veya iddia etmek doğru değildir. Böyle bir söz söylemek ve iddiada bulunmak doğru olmadığı gibi caiz de değildir. Çünkü davet taşıyıcılarına gelecek olan yardımı tahsis edici olmadan, bu türlerden birisi ile tahsis etmek akli bir çıkarsamadır, şer'î değildir. Dolayısıyla daveti taşıyanlar, şer'î hükme muhalefet etmekten sakınmalıdır. Hevasına uyarak, bu yardım türlerinden birisini alıp diğerlerini bırakmak, uzaklaşmak doğru değildir. Mü’minlere inecek olan yardımın/zaferin Allah katında olduğu; arzulara ve akli çıkarımlara tabi olmaktan uzak durulup; Allah’a itaat ederek, hükümlerine bağlanıldığında, daveti taşıyanlara yardım edeceği unutulmamalıdır.

Yardımın/zaferin Allah katında ve Allah’ın elinde olduğu âyetlerde şöyle belirtilmektedir:

“Bu yardımı Allah size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yoksa zafer, ancak Aziz ve Hakim olan Allah’tandır.” *

“...Hatta peygamber ve beraberlerindeki mü’minler, Allah’ın yardımı ne zaman, diyorlardı. Biliniz ki Allah’ın yardımı elbette ki pek yakındır.” *

“Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde...” *

“Rahman’ın azabından sizi kurtaracak kimdir? Yoksa şu ordunuz mu? Kafirler ancak aldanma içindedirler.” *

“Allah’tan başka yardım edecek adamları da yoktu. Kendi kendini de kurtaramadı.” *

“Nihayet onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. Allah’a karşı kendisine yardım edecek kimsesi de yoktu.” *

“Göklerin ve yerin mülkünün, hakikaten Allah’ın olduğunu ve sizin için Allah’tan başka bir sahip ve yardımcı olmadığını bilmez misiniz?” *

Şimdi zaferin yalnızca Allah’ın elinde olduğuna ve Allah’ın emri olmadan da zafer gelmeyeceğine göre acaba müslümanlar, bu zaferin sebeplerine sahip midir, yoksa yalnızca şartlarına mı sahiptirler? Bir başka ifade ile: müslümanlar, bu zaferin nedenleri aracılığıyla diledikleri zamanda ve diledikleri şekilde yardımı indirebilirler mi? Yoksa iş böyle değildir ve de müslümanlar ne yaparlarsa yapsınlar, nasıl uğraşırlarsa uğraşsınlar; zaferin/yardımın iniş vaktini ve keyfiyetini belirlemeye sahip değildirler ve sadece Allah’ın (cc) takdir ettiği zamanda ve keyfiyette, onlara zaferi ikram edeceği gerekli olan şartları gerçekleştirme gücüne mi sahiptirler?

Zaferle/yardımla alakalı âyetleri inceleyen kimse, bu âyetlerden, zaferin tıpkı 'rızık' gibi Allah’ın kazası olduğu sonucunu çıkarır. Zafer, tıpkı rızık emri gibi yalnızca Allah’ın elindedir. Nebiler ve Rasullerden olsa bile Allah’ın kazası, insanların değil Allah’ın elindedir. Rızık bir kaza olduğu gibi; ömür, yağmurun ve zaferin inmesi de kazadır. Kaza ise, yaratılanlardan herhangi bir kimsenin elinde değil yalnızca Allah (cc)’ın elindedir. İnsan, rızkını, zamanını ve miktarını tahdit etmeye, ömrünün uzunluğunu ve kısalığını belirlemeye, yağmurun inme zamanını ve miktarını tespit etme gücüne sahip olmadığı gibi; zaman ve miktar olarak zaferin/yardımın inmesini sağlama gücüne de sahip değildir. Zira bunların tamamı kazadır. Konu, Allah’ın hükmettiği diğer kaza türlerinden birisi olması açısından ele alındığı zaman, herhangi bir kimsenin, zaferi doğuracak bir sonucun sebeplerine sahip olmadığı görülür. Eğer zafer, herhangi bir insanın elinde olmuş olsaydı istenilen sonucu doğuracak sebepleri getirmekten geri durmazdı. Nebiler ve Rasuller ihtiyaç duydukları anda bunu hemen indirirlerdi. Nebiler ve Rasuller bile zaferi elde etme sebeplerine sahip olmadıklarına göre, mü’minlerin sahip olmaları kesinlikle söz konusu değildir. Allah (cc), şöyle buyurmaktadır:

“(Nûh) da Rabbine yalvarmış; ben yenildim bana yardım et, demişti.” *

Eğer zafer Allah Nebisi Nûh’un kudretinde olmuş olsaydı, dilediği zaman bunu elde eder ve şu şekilde denilmezdi:

“Yoksa siz sizden evvel geçenlerin hali sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı geldi ve sarsıntıya uğradılar ki hatta peygamber ve beraberinde bulunan mü’minler, Allah’ın yardımı ne zaman? diyorlardı. Gözünüzü açın Allah’ın yardımı pek yakındır.” *

Evet, eğer zafer Rasul (sav)’in elinde olmuş olsaydı böyle söylenmezdi. Allah (cc), şöyle buyurmaktadır:

“Öyle ki peygamber ümitsizliğe düşüp yalanlandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmişti. Böylece istediğimizi kurtarırız. Azabımız suçlu milletten geri çevrilmeyecektir.” *

Şayet zafer, elçilerin bilecekleri bir şey olmuş olsaydı, ümitsizliğe düşmezler ve yalanlandıklarını sanmazlardı. Öyleyse ümitsizliğe düşen ve yalanlanan kimse, yardımı yapamaz demektir. Bu nedenledir ki ayette; “yardımımız geldiğinde” denilmektedir. Yardım sebeplerinin Nebilerin elinde olduğunu iddia eden kimsenin, şer'î veya kevni beyyine getirmesi gerekir.

“Ey iman edenler! Allah’a (dinine) yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabitleştirir.” *

Bu ayet, insanların sebeplere sahip olduğu iddiasına delil olmaz. Üstelik Rasul (sav) yardım indirme sebebine sahip olmuş olsaydı, aşırı bir şekilde ihtiyaç duyduğu, şiddetli bir şekilde sarsıldıkları ve ashabın çeşitli tahminlerde bulundukları Uhud Savaşı’nda hemen indiriverirdi. Bu durum, ayette şöyle anlatılmaktadır:

“Hani onlar size yukarınızdan ve aşağınızdan gelmişlerdi; gözler de dönmüştü, gözler ağızlara gelmişti; Allah için çeşitli tahminlerde bulunuyordunuz. İşte orada inananlar denenmiş ve çok şiddetli sarsıntıya uğratılmışlardı.” *

Eğer Allah Subhanehu Ahzab’a rüzgar gönderip kalplerine de şiddetli korku bırakarak onları kaçırmasaydı, kafirler hiçbir şeye aldırış etmezler ve müslümanlar da onların işlerini ellerine geçiremezlerdi. Hak, tartışma kabul etmeyen şeydir. Doğru ise kendisinden sapılması istenilmeyecek olandır ki, bu da zaferin/yardımın “kaza” olduğu; tıpkı rızıkta, ömürde ve yağmurun inmesinde olduğu gibi, yalnızca Allah’ın elinde olduğu gerçeğidir. Allah’ın mü’minlere olan yardımı bizim isteğimize bağlı olmadığı gibi Allah için de böyle bir şey söz konusu olamaz.

Ancak izzet sahibi olan Allah (cc) mü’minlere olan yardımın inmesi için birtakım şartlar koymuştur. Yani dinin hükümlerine bağlı kalmalarını, emrettiği her hususta O’na itaat etmelerini şart koşmuştur. Dolayısıyla müslümanlar, Allah tarafından konulan şartları yerine getirdikleri zaman onlara yardımını indirir. Aksi takdirde Allah, onları rezil eder, yardımını çeker ve onlar da ne kendileri ne de başkaları aracılığı ile bu yardımın inmesine güç yetiremezler.

“Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi mağlup edecek yoktur. Sizi yardımsız bırakırsa ondan başka size yardım edecek kimdir? Mü’minler sadece Allah’a güvenip dayansınlar.” *

Öyleyse mü’minler, Allah’ın yardımını alabilmek için bu yardımın inmesini gerektirecek şartları hazırlamalıdırlar. Şart tahakkuk ettiğinde, Allah’ın yardım vaadi tahakkuk edebilir. Şartı hazırlamazlarsa, Allah onları rezil eder ve onlara yardım etmez. Bu nedenle müslümanların şu ayete kulak vermeleri gerekir:

“Ey iman edenler! Eğer Allah’a (dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabitleştirir.” *

Bu ayette Allah (cc), bize yardım etmesi için dinine yardım etmemizi şart koşmaktadır. Biz dinine yardım edersek Allah da bize yardım eder, yardım etmezsek bizi rezil eder ve yardımını çeker. Bu durum, ayette yer alan şart edatından kaynaklanmaktadır. “Allah’ın dinine yardım ederseniz” ifadesi, Allah’a (dinine) yardım etmek üzerinize şarttır, anlamına gelmektedir. Bunun bir başka anlama yorumlanması doğru değildir.

Yukarıda da dediğimiz gibi Allah’a yardım etmemiz: O’nun emirlerine bağlı kalmamız, yasaklarından sakınmamız, itaat etmemiz ve bu uğurda çaba göstermemiz anlamına gelmektedir. Eğer emirlerinin tamamını uygular ve gücümüz nispetinde de emirlerini hazırlamaya çalışırsak, Allah (cc) bize yardım eder. Eğer bunlardan herhangi birisinin infazında kusur gösterirsek, Allah (cc) bize yardım etmez. Zaferle ilgili olan tüm unsurlar için bu durum geçerlidir. Çünkü bunlar yardımın sebepleri değil, şartlarıdır.

Buna göre davet taşıyıcıları Allah katından kendilerine zaferin inmesini istiyorlarsa, yardımın inmesi için gerekli olan şartları gerçekleştirmelidirler. Bunlardan herhangi birisini hafife alamazlar, aksi halde yardım gelmez. Bu şartlar ise, İslâm akidesine ve hükümlerine bağlı kalınarak ve gereğince yaşamakla, Allah’ı razı etmekle yani Allah’a (dinine) yardım etmeye yönelik iş yapmakla hazırlanır. Bunlardan veya mücadele için yapılan sağlıklı hazırlıklardan ya da davet taşıyıcılarının daveti taşıma esnasında güçleri oranında ortaya koydukları çabalardan ve bu çabaların sağlıklı hale getirilmesinden sonra yardım gelebilir, umulabilir. İslam ordusunu, savaşmak için yapması gereken askeri sorumlulukları güçleri oranında sağlıklı bir şekilde yerine getirmedikçe, şer'î vazifeleri yapmaya kalkışması yeterli olmadığı gibi; daveti taşıyanın da tıpkı Rasulullah (sav)’in yaptığı, doğru/sahih bir şekilde daveti taşıma işlevine girişmeksizin şer'î emirlere ve yasaklara uyması ve yalnızca Allah için çalışmış olması da yeterli değildir. Yalnızca ibadet etmek, Allah için ihlâslı olmak ve haramlardan sakınmak da yeterli değildir. Bunların yanında bir de güzel çalışmak, gayeye ulaşmaya götürecek vesilelere ve üsluplara ittiba etmek lazımdır. Zira biz, Allah’ın bize yardım ikramında bulunmasını istiyorsak, bunların tamamı yerine getirmemiz gereken şartlar içerisinde yer almaktadır. Gayemiz ister Hilâfet’i kurmak olsun, isterse savaş yapmak olsun durum değişmez. Bu nedenle daveti taşıyanın, zaferin Allah’a ait bir kaza olduğunu ve bu yardımın inmesi için birtakım şartların bulunduğunu bilmesi kaçınılmazdır. Bunların hiçbirisi, daha fazla uğraşıldığında veya önem verildiğinde, görevler yapılıp haramlardan sakınıldığında kesin sonuca götürecek sebeplerden değildir. Bizler, yardımın/zaferin yalnızca Allah’ın elinde olduğunun; hazırlanması gereken şartların tamamını tahakkuk ettirene bu zaferi nasip edeceğinin bilincinde isek, yardımın bizden uzaklaşmasına yol açacak kusurlardan şiddetle kaçınmak durumunda olduğumuzu anlarız. Bu kusurlar, noksanlıklar; ister ibadetler, itaat veya gayeye ulaşmayı sağlayacak sahih vesilelerdeki eksiklikler olsun, isterse üsluplara tabi olmamak şeklinde olsun fark yoktur, bunların tamamı kusurdur, hatadır; yardımın inmesinden önce hazırlanması gereken şartların gerçekleşmemesi demektir.

Birinci noktaya -ibadetlerde ve itaatlerin kusuruna- Tevbe Suresindeki şu ayeti örnek verebiliriz:

“Andolsun ki Allah, size bir çok savaş yerlerinde ve sayınızın çokluğundan hoşlanıp övündüğünüz; fakat çokluğunuzun size bir fayda vermediği, yeryüzünün bütün genişliğine rağmen size dar geldiği, nihayet gerisin geri çevrilerek dönüp gittiğiniz Huneyn gününde de size yardım etti.” *

Çoklukla gururlanmanın ve sayı çokluğunun, zaferin kazanılmasına yol açacağı zannı şeriata ters bir düşüncedir; günahtır, itaatla ve kullukla çelişir. Zafer Allah’ın elinde olup bunu hak olarak doğrulukla dilediğine verir. İşte bu muhalefet ve masiyet bir takım davet taşıyıcılarında da görülmekte olup onlar; zaferin Allah’tan geleceğini dikkate almadan sağlıklı bir metoda, muhkem bir örgütlenmeye ve düşüncelere sahip olmanın; yönetimin ele geçirilmesi ve iktidara ulaşılması için yeterli olacağını zannetmektedirler. Oysa zafer Allah’ın elinde olup, O’ndan zaferi dileyene ve O’na tevekkül edene verir. Daveti taşıyıcılarından, yardım sebeplerine sahip oldukları ve zaferi kendilerinin hazırladıklarını söyleyen kimse; şeriata muhalefet etmiştir ve asi sayılır. Böyle yapmakla tıpkı Allah Rasulü (sav)’in ashabından meydana gelen orduda olduğu gibi zaferin gecikmesine neden olur. Zira sahabeler çoklukları ile gururlandılar ve bunun, zaferi elde etmeleri için yeterli olduğunu sandılar.

İkinci duruma -sahih bir metoda, vesilelere ve üsluplara ittiba olmadaki kusur- şu ayeti örnek olarak gösterebiliriz:

"Siz Allah'ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vaadini yerine getirmiştir. Nihayet, öyle bir an geldi ki, Allah arzuladığınızı (galibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Peygamberin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve âsi oldunuz. Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de vardı. Sonra Allah, denemek için sizi onlardan (onları mağlup etmekten) alıkoydu. Ve andolsun sizi bağışladı. Zaten Allah, müminlere karşı çok lütufkârdır." *

Uhud Savaşı’nda bazı okçuların, Rasulullah (sav)’in emrine muhalefet ederek tepede durmamaları, ganimet toplamak üzere aşağı inmeleri, gayenin gerçekleşmesine yol açacak vesilelere, üsluplara ittibada kusur göstermeleri günahtır ve de müslümanlardan yardımın çekilmesi demektir. Zaferin geri çekilmesine neden olan bu kusur, sorumlulardan gelen birtakım emirleri uygulamada, kendilerinden istenen görevlerin yerine getirilmesinde de söz konusudur. Fikirlerin, görüşlerin ve hükümlerin, insanlar tarafından kabul edilmesine yol açacak olan üsluplar, vesileler ve amellerin tespiti açısından kusur göstermek de böyledir. İşte davetin insanlara taşınmasında yerine getirilmesi istenen bu emirlerin, talimatların ve görevlerin infazındaki kusur; Uhud Savaşı’nda kendilerine verilen emre aykırı hareket eden, dolayısıyla da zaferin kazanılmamasına neden olan okçulardan bazılarının yaptıkları gibidir.

Allah’ın bize yardım etmesi (zafere ulaştırması) ve bunu çabuklaştırması için gerekli olan şartların tümünü; ibadetleri, şer'î itaatları, görüşleri, talimatları ve sorumlular tarafından verilen emirleri yerine getirmek kaçınılmazdır. Bunlardan herhangi birisinin etkisi, bir diğerinden daha az değildir. Allah’ın bize yardımının gelmesi için, bizim de O’na (dinine) yardım etmemiz gereklidir. Her iki iş, bir arada bulunmadıkça, yerine getirilmedikçe bize yardım gelmez.