MADDE – 7

MADDE – 7:  “Devlet, İslâm tabiyetini taşıyan müslim ve gayri müslim herkes üzerine İslâm Şeriatı’nı aşağıdaki şekliyle tatbik eder: a-) Müslümanlar üzerinde herhangi bir hüküm istisna olmadan, bütün İslâm hükümlerini tatbik eder. b-) Gayri müslimler, inandıkları ve ibadet ettikleri şeyde serbest bırakılırlar. c-) İslâm’dan dönenlere mürted hükmü uygulanır. Kendisi mürted olanlara hüküm böyledir. Fakat gayri

MADDE – 7:  “Devlet, İslâm tabiyetini taşıyan müslim ve gayri müslim herkes üzerine İslâm Şeriatı’nı aşağıdaki şekliyle tatbik eder:

a-) Müslümanlar üzerinde herhangi bir hüküm istisna olmadan, bütün İslâm hükümlerini tatbik eder.

b-) Gayri müslimler, inandıkları ve ibadet ettikleri şeyde serbest bırakılırlar.

c-) İslâm’dan dönenlere mürted hükmü uygulanır. Kendisi mürted olanlara hüküm böyledir. Fakat gayri müslim olarak doğan mürted çocukları, müşrik veya ehli kitap olmalarına göre gayri müslim muamelesi görürler.

d-) Gayri müslimler yemekleri ve giyimleri hususunda şer’î hükümlerin müsaade ettiği nispette kendi dinlerine göre muamele görürler.

e-) Evlenme ve boşanma meseleleri, gayri müslimler arasında kendi dinlerine göre; müslümanlar ile gayri müslimler arasında ise, İslâm ahkâmına göre fasledilir.

f-) Devlet; diğer şer’î hükümler ve muamelât, ukubat, beyyinet (mahkeme için deliller), yönetim ve iktisad nizamları ve başka şer’î hususları herkesin üzerinde tatbik eder. Bu tatbikte, müslümanlar ile gayri müslimler arasında fark gözetmez. Aynı şekilde, kendileriyle anlaşma yapılanlar, eman isteyenler, İslâm sultası (idaresi) altında bulunan herkese İslâm, tebaanın fertlerine tatbik edildiği gibi tatbik edilir. Yalnız elçiler ve bunlara benzeyenler diplomatik dokunulmazlığa sahiptirler.”

İslâm, bütün insanlara gelmiştir. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلا كَافَّةً لِلنَّاسِ “Biz, seni bütün insanlara gönderdik.”[1]

Kâfir, usulle yani İslâm akidesiyle mükellef olduğu gibi, aynı şekilde ferî meselelerle yani şer’î hükümlerle de mükelleftir.

Usulle mükellef olması; Kur’an-ı Kerim ayetlerinde sarihtir. Ferî meselelerle mükellef olması ise; Allah’ın bazı şeylerle sarih olarak onu mükellef kıldığı içindir. Bunlardan bazıları: Meselâ; ibadetlerle emreden ayetler, onları da kapsıyor. Allahu Teâlâ’nın şu sözleri gibi:

يَاأَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمْ “Ey insanlar! Rabbinize ibadet edin.”[2]

وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ “O evi Hacc etmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.”[3]

Onların ferî hükümlerle mükellef kılındıkları şundan da anlaşılır: Eğer onlar, ferî şeylerle mükellef olmasaydılar, Allahu Teâlâ bunlar hakkında onları azapla tehdit etmezdi. Nitekim bunları terk edilmesinden dolayı tehdit eden ayetler çoktur. Allahu Teâlâ’nın şu sözleri gibi:

وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكِينَ (6) الَّذِينَ لا يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ “O müşriklerin vay haline! Onlar zekat vermezler..”[4]

وَالَّذِينَ لا يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ وَلا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلا بِالْحَقِّ وَلا يَزْنُونَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ يَلْقَ أَثَامًا “Onlar ki, Allah ile beraber başka ilâha dua etmezler, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan günahı(nın cezasını) bulur.”[5]

فَلا صَدَّقَ وَلا صَلَّى “Ne inandı ne de namaz kıldı.”[6]

مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ (42) قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ “Sizi Cehennem’e sokan nedir? derler. Onlar da; Biz namaz kılanlardan değildik, derler.”[7]

Böylece kâfirlerin de, bazı emirler ve nehiylerle mükellef oldukları sabit oldu. Diğer emir ve nehiyler de aynıdır. Üstelik ferî şeylerle sorumlu kılan ayetler genel olarak geldi. Genel olan, onu tahsis eden bir delil varid olmadıkça genelliği üzerinde kalır. Nitekim o ayetleri müslümanlara has kılan bir delil gelmedi. Böylece onlar genel olarak kalır. Bunlara örnek, Allahu Teâlâ’nın şu sözleridir:

وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا “Allah alış-verişi helâl kıldı ve ribayı haram kıldı.”[8]

فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ “Size (çocuklarınızı) emzirirlerse ücretlerini onlara verin.”[9]

فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌ “Alınmış bir rehin kâfidir.”[10]

Rasulullah (u)’in şu sözleri de buna örnektir:

مَنْ أَحْيَا أَرْضًا مَيْتَةً فَهِيَ لَهُ “Ölü (işletilmeyen) araziyi kim canlandırırsa (işlerse) onun olur.”[11]

الناس شركاء في ثلاث “İnsanlar üç şeyde ortaktırlar.”

عَلَى الْيَدِ مَا أَخَذَتْ حَتَّى تُؤَدِّيَ  “El ne aldıysa onu ödeyesiye kadar borçludur.”[12]

İşte bunlar, kâfirlerin de ferî şeylerle mükellef olduklarına sarih birer delildir. Ayrıca asılla mükellef kılmak ferî ile de mükellef kılmaktır. Zira bütününe mükellef kılmak, cüzüne de mükellef kılmaktır. Nitekim namazla mükellef kılmak; rekat, kıraat, kıyam, secde v.b. ile de mükellef kılmaktır. Kâfir ise asılla mükelleftir. O zaman ferî şeylerle de mükelleftir.

Bazı ferî şeylerin (namaz, oruç gibi) onlara caiz olmayışının nedenine gelince; çünkü, bunların şartı İslâm’dır. Bu şartı gerçekleştirmezse, yaptığı doğru olmaz. Fakat bu demek değildir ki, bu hususlar onlara farz değildir.

Cihad gibi bazı ferî şeylerin -edasında İslâm şart koşulmadığı halde- kâfirlerden talep edilmeyişine gelince; çünkü cihad, küfürlerinden dolayı kâfirlerle savaştır. Zımmî, kâfirdir. Böylece o, küfürlerinden dolayı kâfirlerle savaşmaktan kaçınır. Aksi halde önce kendisini öldürmesi gerekirdi. Bunun için cihad, kâfirden istenmedi. Yalnız başka bir kâfirle savaşmaya kendisi razı olursa ondan kabul edilir. Lâkin cebredilmez. Ancak bu, onun Allah tarafından cihadla mükellef kılınmaması demek değildir.

Bu izahat, İslâm hükümlerini yerine getirmenin onlardan istenmiş olması bakımındandır. Yöneticinin, bütün İslâm hükümlerini onların üzerinde tatbik etmesi ise; Allahu Teâlâ’nın Ehli Kitap hakkındaki şu sözlerinden dolayıdır:

فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ “Artık aralarında Allah’ın indirdikleri ile hükmet/yönet ve onların arzularına uyma.”[13]

وَأَنْ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ “Aralarında Allah’ın indikleri ile hükmet/yönet ve onların arzularına uyma.”[14]

إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللَّهُ “Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin/ yönetesin diye sana bu Kitabı hak ile indirdik.”[15]

Bu, geneldir. Müslümanlar ve gayri müslimleri kapsıyor. Çünkü, “insanlar” kelimesi genel bir kelimedir. Allahu Teâlâ’nın şu sözüne gelince:

سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ أَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ فَإِنْ جَاءُوكَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ “Hep yalancılığı dinlerler, haram yerler, sana gelirlerse ister aralarında hükmet ister onlardan yüz çevir.”[16] 

Bu ayetten çıkan mana; İslâm Devleti’nin dışından birisi başka bir kâfirle veya kâfirlerle bir husumette müslümanlara mahkeme olmak için gelirse, o zaman müslümanlar onların arasında hükmetme veya onlardan yüz çevirmeleri arasında muhayyerdirler. Bu ayet, Rasul (u)’in kendileriyle anlaşma yaptığı Medine Yahudilerinden bazıları hakkında indirildi. Onlar ise, başka devlet olarak sayılan kabileler idiler. İslâm sultasına boyun eğmiyorlardı, bilâkis başka bir devlet idiler. Bunun için kendisi ile onlar arasında antlaşmalar vardı.

Zımmî olarak ya da eman isteyerek İslâm sultasına boyun eğenlere gelince; onlar arasında sadece İslâm’la hükmedilmesi gerekir. Onlardan İslâm hükmüne başvurmaktan kaçınan kişi, o hükmü kabul etmesi için zorlanır. Zira sürekli zimmet akdinin yapılması ancak şu iki şart ile caiz olur:

Birincisi; her sene cizye vermekle zorunlu olacak. İkincisi; İslâm hükümleriyle kayıtlı olacak. Bu ise onlar üzerinde herhangi bir hakkın edası veya bir haramın terk edilmesini farz kılan şeyi kabul etmeleridir. Bu, Allahu Teâlâ’nın şu sözlerinden dolayıdır:

حَتَّى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ “Küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar (onlarla) savaşın.”[17]

Yani, “İslâm hükümlerine boyun eğerek cizye verinceye kadar savaşın” demektir.

Nitekim Rasulullah (u), İslâm hükümlerini onların üzerinde tatbik ediyordu. İbni Ömer şöyle rivayet etti:

“Peygamber (u)’e, evlendikten sonra zina yapan iki Yahudi getirildi. Rasulullah, o ikisinin de recmedilmesini emretti.”

Enes, şöyle rivayet etti: “Bir Yahudi, bir cariyeyi bilezikleri için taşla öldürdü. Rasulullah (u) de onu öldürttü.”

Bu Yahudiler İslâm Devleti’nin tebaasındandılar. Rasulullah (u), Hıristiyan olan Necran ahalisine şöyle yazdı:

أن من بايع منكم بالربا فلا ذمة له “Sizden kim faizle alış-veriş ederse, ona zimmetlik yoktur.”

İşte bunun hepsi, İslâm hükümlerinin tamamının bütün tebaa üzerinde tatbik edilmesinin farziyetine bir delildir. Bunda müslüman ile gayri müslim arasında fark yoktur. İşte buna binaen bu maddenin (a)  şıkkı konuldu…

Bu maddenin (b) şıkkına gelince: Allahu Teâlâ’nın şu; وَأَنْ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ  “Allah’ın indirdikleri ile aralarında hükmet.”[18] sözünde geçen İslâm hükümlerinin tatbik edilmesi hakkındaki genel emir, onların inandıkları akide dışında ve onlardaki akideden çıkan hükümler dışında ve Rasulullah (u)’in onlara sükut ettiği hükümler dışında şer’î olarak tahsis edilmiştir. Onların akidesi ve onların akidesinden çıkmış olarak itibar edilen hükümler ve Rasul (u), onlara sükut ettiği hükümlere gelince; bunları İslâm sarih nasslarla istisna kılmıştır. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

لا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ “Dinde (dine inanmak için) zorlamak yoktur.”[19]

Ve Rasulullah (u) şöyle buyurdu:

أنه من كان على يهوديته أو نصرانيته فأنه لا يفتن عنها “Kim kendi Yahudi dini üzerinde veya Hıristiyan dini üzerinde olursa, dininden vazgeçmeye cebredilmez.”

Böylece onlarda akideleri bakımından herhangi bir fiil, velev ki bu fiil bizde akideler bakımından olmazsa dahi, hakkında onlara itiraz etmeyiz ve onları inandıklarına göre serbest bırakırız. İçki içmesi gibi evlenme gibi, Rasulullah (u)’in üzerinde onları ikrar ettiği/sükut ettiği herhangi bir fiilde de onlara itiraz etmeyiz.

Bu maddenin (c) şıkkına gelince: İslâm, mürted olan için hükümler koymuştur. Bunlardan birisi, o kişi tekrar İslâm’a dönmezse öldürülür. Çünkü, Rasulullah (u) şöyle buyurdu:

مَنْ بَدَّلَ دِينَهُ فَاقْتُلُوهُ “Kim dinini değiştirirse onu öldürün.”[20]

Enes’ten şöyle rivayet edildi: “Ömer (t) geldi, şöyle dedi: “Ey Enes, Bekir b. Vail kabilesinden İslâm’dan dönen ve müşriklere katılan 6 kişilik bir grub ne yaptı?” “Savaşta öldürüldü, ya Emirulmü’minin.” dedim. Ömer;   (إنا لله وإنا إليه راجعون) dedi. “Bunların neticesi yalnız öldürülmek mi idi?” dedim. O, “Evet” dedi ve ekledi: “Onlara İslâm’ı gösterirdim ve kabul etmezlerse hapishaneye atardım.” dedi.”

Yani onlar tevbe edinceye kadar hapse atılırlar ve tevbe etmezlerse öldürülürler. Çünkü, mürted olana İslâm gösterilir ve tevbe etmesi için ona üsluplar kullanılır ve o zaman tevbe etmezse öldürülür. Sadece irtidat etmesiyle öldürülmez. Bunun sebebi Cabir’den rivayet edilen şu hadistir: “Mervan’ın annesi olan bir kadın mürted olduğu zaman, Nebî (u) ona İslâm’ın gösterilmesini, tevbe etmezse öldürülmesini emretti.”

Bu hadisi bütün fakihler kullanırlar ve İbni Kudâme, kitabı El-Muğni’de bununla delil gösterdi. Bu hadis, hasen hadislerden sayılır. Aynı şekilde diğer sair hükümler de onun üzerine tatbik edilirler.

Bu izahat, mürtedin kendisi bakımındandı. İslâm dışı üzerinde doğmuş olan çocuklarına gelince; yani bir müslüman mürted olmuş ve öldürülmeden önce gittiği din üzerinde Hıristiyan veya Yahudi veya Müşrik olarak kalmış ve bu hal üzerinde onun çocukları; Hıristiyan veya Yahudi veya Müşrik olarak doğmuşlarsa, bu halde onun çocukları mürted olarak itibar edilip onlara mürted muamelesi ile mi muamele edilir yoksa üzerinde doğdukları dinin ehli olarak mı itibar edilirler?

Buna cevap şöyledir: Mürtedin, mürted olmadan önce doğan çocukları kesinlikle müslüman olarak itibar edilir. Babalarının mürted olmasıyla babalarına tabi olurlarsa, onlara mürted muamelesi ile muamele edilir. Yalnız babanın mürted olmasından sonra kâfir bir kadından veya mürted bir kadından doğarlarsa, mürted olarak değil de kâfir olarak itibar edilirler. O zaman da üzerinde doğdukları dinin ahalisine edilen muamele ile onlara muamele edilir. Böylece mürtedin küfründen sonra bir kâfir veya mürted kadından doğan herkes onun küfrü ile mahkum edilir. Çünkü iki kâfir ebeveynden doğmuştur. Bu iki kâfir ebeveyn, Yahudi veya Hıristiyan yani ehli Kitaptan olursa, onların o çocuklarına ehli Kitap muamelesi ile muamele edilir ve o ebeveynler müşrik olurlarsa, çocukları da müşrik muamelesi ile muamele edilir. Bu, İbni Mes’ud’dan rivayet edilen şu hadisten dolayıdır:

“Peygamber (u), Ukbe b. Musayt’ın öldürülmesini isteyince, Ukbe; (من الصبية) “Bu kız çocuğuna ne var?” dedi. Rasulullah (u) de; (النار) “Ateş.” dedi.”

Ve başka bir rivayette şöyle geçti: (النار لهم والأبيهم) “Onlara ve babalarına ateş var.”

Buhari Sahihinin Cihad kitabında “ehli dâr” babında şu hadis geçmektedir:

“Nebî (u)’e, “Müşriklerin çocukları babaları ile öldürülürler mi?” diye sorulmuştu. O dedi ki: (هم منهم) “Onlar da onlardandır.”

Böylece kâfir ebeveynden her doğan çocuk kâfir olarak itibar edilir ve onun hükmü kâfirlerin hükmüdür. Buna binaen İslâm’dan dönüp bir İslâm dışı topluluk olanlar; Dürzîler, Bahaîler ve Kadyiyanîler gibi, bunlara mürtedlerin muamelesi ile muamele edilmez. Çünkü bunlar mürted değiller ancak, ecdatları mürted olmuştur ve bunlar kâfir ebeveynden doğmuşlardır. Onlara mürted olmakla değil de küfür vasfıyla hükmedilir ve kâfirlere yapılan muamele ile muamele edilir. Bunlar ehli Kitap dinlerinden herhangi birisine dönmedikleri için yani, Hıristiyanlık veya Yahudiliğe dönmedikleri için müşriklere yapılan muamele ile muameleye tabi olurlar. Böylece onların kestikleri yenmez ve kadınları ile evlenilmez. Çünkü, müslüman olmayanlar; ya ehli Kitap veya ehli Kitap olmayan yani müşrikler olarak itibar olunurlar, üçüncüsü yoktur. Bunun için Hacer Mecusileri hakkında, Rasulullah (u) şöyle söylemişti:

سنوا بهم سنة أهل الكتاب غير آكلي ذبائحهم ولا ناكحي نساءهم “Onlara ehli Kitap muamelesi ile muamele edin, yalnız kestiklerini yemeyin ve kadınları ile evlenmeyin.”

İslâm’dan çıkıp Hıristiyan olanlara gelince; Lübnan’daki Şehap ailesi gibi, bunların babaları müslüman idiler ve Hıristiyanlığa geçtiler ve bunların zürriyeti Hıristiyan dini üzerinde geldi. Bunlar ve bunlara benzeyenlere ehli Kitap muamelesi ile muamele edilir.

Bu maddenin (d) ve (e) şıklarına gelince:  Bunlara delil; Rasulullah (u), Yahudiler ve Hıristiyanların içki içmelerini kabul etti, onları evlenmeleri, boşanmalarını kendi kuralları üzerinde de kabul etti. Rasulullah (u)’in ikrar etmesi (sükutla onları o halde kabul etmesi) genel delile bir tahsistir. Ancak Rasulullah (u)’in, evlenme ve boşanmadaki ikrarı; kadın ve koca kâfir oldukları zaman geçerli olur. Koca müslüman ve karısı Yahudi veya Hıristiyan olduğu zaman, bunların hakkında şer’î hükümler tatbik edilir. Kadının müslüman ve kocanın kâfir olması zaten olmaz. Çünkü bu, Allahu Teâlâ’nın şu sözünden dolayı batıldır:

فَلا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ “Eğer onları inanmış kadınlar olduklarını görürsen, onları kâfirlere geri göndermeyin. Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar.”[21]

Böylece müslüman kadının, müslüman olmayan bir erkekle evlenmesi kesinlikle helâl değildir. Evlenirse, onun evlenmesi batıldır.

Bu maddenin (f) şıkkına gelince:  Bu, bütün İslâm hükümlerinin uygulanması ile ilgilidir. Bunun daha önce bahsedilen kâfirin usulle mükellef olduğu gibi ferî şeylerle de mükellef olması ve bütün İslâm hükümlerine uymasının kendisinden talep edilmiş olması hususunda geçmişti. Bu ise geneldir. İslâm sultası altında yaşayan zımmî olan ve zımmî olmayan herkesi kapsar. Böylece Dâr-ül İslâm’a giren bütün kâfirler, ister zımmî olsun veya ahidli (sözleşmeli) olsun veya emanlı olsun; akideler, akidelerden sayılan her fiil ve üzerinde onları Rasulullah (u)’in ikrar ettiği her fiil dışında İslâm hükümleri onların üzerine tatbik edilmelidir.

Ancak, bunlardan elçiler veya bunlara benzeyen olanlar müstesna olurlar. İslâm hükümleri bunlar üzerinde tatbik edilmez ve onlara diplomatik dokunulmazlık verilir. Abdullah İbni Mes’ud’dan, Ahmed’in rivayet ettiği buna delildir. Şöyle demişti:

“İbnül Nevaha ve İbnül Esâl, Nebî (u)’e Müseyleme’nin iki elçisi olarak geldiler. Rasulullah, onlara; “Benim, Rasulullah olduğuma şehadet ediyor musunuz?” diye sordu. Onlar; “Müseyleme’nin Allah’ın Rasulü olduğuna şehadet ediyoruz.” dediler. Rasulullah (u) de şöyle dedi:

آمَنْتُ بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ لَوْ كُنْتُ قَاتِلأ رَسُولأ لَقَتَلْتُكُمَا قَالَ عَبْدُ اللَّهِ قَالَ فَمَضَتِ السُّنَّةُ أَنَّ الرُّسُلَ لا تُقْتَلُ “Allah ve Rasulüne inandım. Ben elçiyi öldüren olsaydım, muhakkak ki sizi öldürürdüm.” Abdullah şöyle dedi: “Böylece elçilerin öldürülmemesi bir sünnet oldu.”[22]

Bu hadis, kâfirlerden gelen elçilerin öldürülmesinin haram olduğuna delâlet eder. Diğer hükümler de bu öldürme gibidir. Ancak bu hüküm; elçi, sefir, ateşe, konsolos v.b. gibi elçi sıfatı taşıyanlar üzerine tatbik edilir. Ancak, ticarî ateşe, gibi elçi sıfatı taşımayanlara diplomatik dokunulmazlık yoktur. Çünkü, onların üzerine elçi sıfatı intibak etmemektedir. Bu hususta devletlerarası örfe başvurulur. Çünkü bu, istilahî bir telaffuzdur. Bunun vakıasının bilinmesi için örfe başvurulur. Bu, menatın tahkiki babındandır. Yani bunun elçilerden olup olmadığının bilinmesinin araştırılması babındandır.


[1] Sebe: 28

[2] Bakara: 21

[3] Ali İmran: 97

[4] Fussilet: 6-7

[5] Furkan: 68

[6] Kıyamet: 31

[7] Müddessir: 42-43

[8] Bakara: 275

[9] Talak: 6

[10] Bakara: 283

[11] Ebu Davud, K. Harac, 2671

[12] Tirmizi, K. Buyu’, 1187

[13] Maide: 48

[14] Maide: 49

[15] Nisa: 105

[16] Maide: 42

[17] Tevbe: 29

[18] Maide: 49

[19] Bakara: 256

[20] Buhari, K. Cihad ve’s Seyr, 2794

[21] Mümtehine: 10

[22] Ahmed b. Hanbel, Müs. Mükessirin min es’Sahabe, 3573

Diğerleri