Bir an olsun zihinden çıkmaması gereken hakikat şudur; İslam ile küfür, fikrî ihtilaflar veya askeri sahalar dışında bir araya gelmeyen zıt kavramlardır.

Allahu Teala, şöyle buyurmuştur:وَلَنْ تَرْضَى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ “Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar…” [Bakara 120]

Ve şöyle buyurmuştur:وَلاَ يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتَّى يَرُدُّوكُمْ عَنْ دِينِكُمْ إِنْ اسْتَطَاعُوا “Onlar yapabilseler sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler” [Bakara 217]

İkinci hakikat ise; İslam davetini taşıyan, Allah’ın hadlerini uygulayan, içeride ve dışarıda Müslümanların işlerini gözeten ve İslam beldelerinin geçitlerini koruyan bir devlet olmadıkça İslam’ın hayattaki varlığından bahsedilemez. Hadleri uygulamak, işleri gözetmek, geçitleri korumak ve İslam’ı dünyaya taşımak Allah’ın tüm Müslümanlara farz kıldığı hükümlerdir. Bu hükümlerin uygulanmasında Müslümanlar adına vekalet edecek biri olmadıkça -ki bu Halife’dir- bunların uygulanması imkansızdır. O halde ikinci hakikat, dünyadaki tüm Müslümanların başkanlığı olan Hilafet’tir.

Bu nedenle Rasul Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bisetinden (gönderilişinden) bu yana İslam ile küfür arasında fikri çatışma başlamış ve bu çatışma on üç yıl boyunca şiddetli bir şekilde devam etmiştir. Nitekim Medine’de İslam Devleti kurulur kurulmaz bu fikri çatışma, askeri alana intikal etmiştir. Dolayısıyla bu askeri çatışma, İslam Devleti’nin görevini tam olarak yerine getirme imkânı bulduğu on üç yüzyıl boyunca devam etti. Böylece İslam, bilinen dünyanın büyük bir kesimine o vakitte ulaştı. Zira doğuda Çin sınırlarından batıda Atlantik Okyanusu’na, güneyde Hint Okyanusu’ndan kuzeyde Sovyetler Birliği’nin ortalarına ve orta Avrupa’dan Fransa’da Paris’in eteklerine kadar ulaştı.

Buna rağmen Hilafet, 03 Mart 1924’de kafirler tarafından yıkıldı. Peki bunu nasıl yaptılar? Hilafet nasıl yıkıldı?

Nizam, kendisinden genel örfün ortaya çıktığı fikri kaideden doğduğu zaman bu, bu nizamın dayalı olduğu siyasi varlığın temellerinin sağlam ve yapısının güçlü olduğu anlamına gelmektedir. O zaman bu varlığın korunması, bu nizamın altında bir araya gelen ümmet açısından hayati bir mesele olur. Böylece onu yıkmak ve devirmek kolay olmayacaktır. Zira bir savaşta yenilse de veya savaşı kaybetse de veya otoritesinin bazı kısımları gerilese de ya da dünyadaki etkisi azalsa da kısa bir süre sonra daha önceki dönemi ve ihtişamına geri dönecektir.

Nitekim birçok fetihlere ve birbirini takip eden İslami zaferlere rağmen çeşitli savaşlarda yenildiler, bazı savaşları kaybettiler ve çeşitli dönemlerde bazı bölgelerdeki etkileri azaldı ancak hızlı bir şekilde kaybettiklerini geri elde ettiler, dahası ona yeni bölgeler ve yeni nüfuzlar eklediler.

Haçlılar Şam’ı ve Mısır kıyılarının bazı kısımlarını işgal ettiler ve bazı kısımlardaki hakimiyetleri yüz yıldan fazla sürdü. Ancak Müslümanlar kısa süre içerisinde kendilerine geldiler, kaybettikleri geri aldılar, Haçlıları kovdular, dahası Müslümanlar onları yurtlarına kadar takip ettiler. Böylece Balkanları -Doğu Avrupa’yı- ele geçirdiler ve Viyana surlarına dayandılar.

Tatarların ve Moğolların başına gelenler yeterince açıktır. Müslümanların yenildikleri dönemde İslam hakimdi ve savaşta zafer elde eden bu dine borçluydu. Bu yüzden ona boyun eğiyordu.

Nizam, kendisinden genel örfün çıktığı aynı kaideden doğduğu zaman, siyasi varlığın korunması, hayati bir mesele haline gelir. Ama kamuoyu zayıflarsa, ona nizama olan güvenin kaybolmasına neden olan fikirler sızarsa veya nizama genel örflere uygun olmayan hükümler girerse o zaman onu koruma imkânı zayıflar ve ona yönelik bakış açısı farklılaşır.

Şayet nizam, genel örfe aykırı olursa, yani genel örfün kaynağı olan toplumun akidesine aykırı olursa, mesele tamamen farklı olur. Zira o zaman onu devirmek için ona komplo kuran insanların olduğunu ve bu durumda onları bir yabancıdan yardım almaya yönettiğini görürsünüz. Tıpkı İslam dünyasının tüm bölgelerinde olduğu gibi. Zira onda uygulanan nizamlar, ümmetin akidesine aykırı olduğu gibi onda var olan örfler, adetler, gelenekler ve fikirlerle de bağdaşmamaktadır. Bu nedenle askeri darbelerin ve halk devrimlerinin meydana gelmesi için verimli bir zeminin olduğunu gördüğümüz gibi yine onda tahakkümün, baskının, zulmün, boyunların ve geçim kaynaklarının kesildiğini görmekteyiz.

Kafirlerin İslam’ı ortadan kaldırma veya onun ilerlemesini ve nüfuzunu sınırlama noktasındaki askeri başarısızlığının ve nizamın genel örfe, geleneklere, adetlere ve fikirlere aykırılığı noktasında yukarıda geçenleri idrak etmesinin ardından, amaçlarına ulaşmak için habis üsluplarla yeni planlar kurmaya yöneldiler ve askeri işgali fikri işgalle değiştirdiler. Bunun üzerine nefislerdeki fikirleri, adetleri, gelenekleri ve örfleri değiştirmeye ve kamu düzenine aykırı yeni fikirlerin yanı sıra kin ve düşmanlık uyandıran fikirler oluşturmaya yönelik bir girişim oldu.

1- Milliyetçilik fikri, nüfuz edebilecekleri yağlı bir maddeydi. Bu yüzden nizamın kötü uygulanmasını istismar ederek milliyetçilik tohumlarını ektiler ve onu sulama ve bakma sözü verdiler. İnsanlara ulaşan sadece zulümdü. Zira Doğu Avrupa ve Balkanlar’da devrimleri ateşlediler. Bağımsızlıklarını kazanıp devletin bünyesinden ayrılıncaya kadar bu devrimlere yardım ettiler.

2- Bu plan, Doğu Avrupa’da başarıya ulaşınca, bunu İslam Devleti’nin -Osmanlı Devleti’nin- diğer halklarına ulaştırmaya karar verdiler. İngilizler ve Fransızlar da bu fikri benimsediler ve bu fikri bu halklar arasında icat etme yolunda ellerinden geleni yaptılar.

İttihat ve Terakki’nin taşıdığı Türkleştirme fikrini Türkler taşıdılar.

Arap milliyetçiliği fikrini Araplar taşıdılar ve bu fikir üzerine parti ve örgütler kuruldu.

İngiltere ve Fransa o ikisi için biri Beyrut’ta diğeri de İstanbul’da olmak üzere iki ana merkez kurdular. Beyrut Merkezinin görevi, fikrini taşıyan ve inancını benimseyen farklı partiler ve gruplar oluşturarak bu grupların içinde milliyetçilik fikrine odaklanmaktı.

İstanbul merkezine gelince; üst düzey ordu komutanları ve üst düzey politikacılardan ve liderlerden ajanlar satın almaya dayanıyordu.

1842 de “Amerikan Misyoner Heyetinin” murakabesiyle çıkacak bir ilmî heyet teşkil etmek için bir encümen kuruldu. Beş senelik çalışmadan sonra “İlimler ve Fenler Cemiyetini” kurdular. Cemiyetin denetimini birer “İngiliz ajanı” olan Hıristiyan “Butros el Bustanî” ile “Nasıf el-Yazıcı” üzerlerine aldılar. Bunlardan başka İngiliz Albayı Churchill, Amerikan Eyli Smith, Kornilyos Von Dyke’te bu cemiyeti idare ediyorlardı.

Bu arada iki sene zarfında bu derneğe, çoğu Beyrut’ta ikamet eden ve tamamı Hıristiyan olan sadece elli kişi katıldı.

Ardından 1857’de yeni bir karaktere sahip olan diğer bir cemiyet kuruldu. Bu cemiyete yabancı hiç kimsenin alınmamasına karar verildi. Bu cemiyete, büyük sayıda katılım oldu ve üyesi yüz elliye kadar ulaştı. Aralarında Dürzîlerden Muhammed Arslan, Müslümanlardan Hüseyin Bayham, İbrahim Yazıcı ve Butros el-Bustani’nin oğlu vardı.

1875 senesinde Beyrut’ta gizli bir cemiyet kuruldu. Bunun kurucuları Beyrut Protestan Fakültesi’nde öğrenim gören 5 Hıristiyan genç idi ve siyasi bir parti olarak kuruldu. Bu Şam ülkesinde Arap milliyetçiliği düşüncesine dayalı ilk siyasi parti olarak kabul edilir. Dini devletten ayırmaya, din Allah’ın, vatan toplumun fikrine çağırıyordu. Cemiyet, gizli olarak neşriyatlar yayınlıyor ve bunları dağıtıyordu.

Sonra cemiyetler ve partiler kurularak yabancı elçilikler faaliyete geçti. Nitekim Adem-i Merkeziyet Partisi’ni kurdular ve bunun merkezini Kahire yaptılar ve ayrıca Reform Cemiyeti de kuruldu ve merkezi Beyrut oldu. Bunun dışında edebiyatçılar forumu ve buna benzer parti ve cemiyetler kuruldu. Hatta 18/06/1913 senesinde Arap gençleri, Fransa’nın sponsorluğunda Paris’te bir konferans yaptı.

Ayrıca İstanbul merkezinde faaliyet gösteren İttihat ve Terakki Cemiyeti kuruldu. Bu cemiyet, Ahmet Rıza Bey liderliğinde Paris’te kuruldu. Bu cemiyetin düşüncesi, Batı medeniyetini Türkiye’ye taşımaktı. Batılı büyükelçiliklerin bu cemiyetin üyelerine ulaştırmak için diplomatik postayla Türkiye’ye gönderdiği bir gazete çıkarıldı. Bu cemiyete, birçok üst düzey subay ve politikacı dahil olmuştu. Nitekim Mason locaları bu cemiye kucak açmışlar, ona destek vermişler, çabalarını övmüşler, dönüşünün güçlü olması ve nüfuzunun pekişmesi ve güçlenmesi için bu locaların birçok üyesi ona katılmış ve işlerin dizginlerini teslim alan bir darbenin olduğu 1908 yılına kadar toplantılarını gizli yapmıştır.

Bu sırada 1908 sonbaharında İngiltere, Gerald Luther’ı İstanbul’a yeni elçi olarak atadı. Luther İstanbul’a gelince İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından bir kahraman gibi karşılandı. Hatta ona olan hürmeti o kadar abarttılar ki İttihat ve Terakki’nin adamları arabasının atlarını serbest bırakarak arabayı çeken atların yerine geçtiler ve onu kendileri çektiler.

Bu sırtlanlaşmış kimselerden, dahası Batı kültürüyle büyülenmiş olanlardan oluşan bu cemiyet, devletin tüm organlarına egemen olmuş ve otoritesini ve nüfuzunu her şeye yaymıştı. Büyük bir küstahlıkla Türk milliyetçiliği fikrini ortaya çıkarmış ve Türkler ile diğerlerinin arasını ayırmıştı. Türkiye, diğer İslam beldelerine tercih edilir hale geldiği gibi Türk unsurlar da diğer Müslümanlara tercih edilir hale gelmiştir. Dolayısıyla Batı’nın yaptığı en korkunç şeylerden biri bu cemiyeti kurmak olmuştur. Zira bu sayede devletin tebaası arasında milliyetçilik fikrini yaydı. Bu cemiyetin takip ettiği politika, devletin bünyesinde bir yıkım balyozu olmaktı. Zira onun diğer milletlere yönelik davranışları, o milletleri de kendilerine cemiyetler kurmaya sevk etmiştir. Zira ardından Arnavutlar İstanbul’da bir cemiyet kurdular. Çerkezler, Kürtler, Ermeniler ve Rumlar da onları takip etti. Araplar da İstanbul’da; Osmanlı Araplarının Kardeşliği adlı cemiyeti kurdular. Ancak İttihat ve Terakki Cemiyeti bu cemiyete izin vermedi, Araplara her konuda düşmanca bir tavır takındı, Arapları bilimsel misyonlardan alıkoydu ve onlar da ülkelerinden çağrıldılar. Arapları tüm kritik pozisyonlardan mahrum ettiler, hatta Arap bakandan alıp bir Türk bakana verdikleri Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bile mahrum ettiler. Türkçeleştirme politikası fikri, Arapçanın Türkçe olarak öğretilmesi noktasına ulaşacak kadar yayıldı. Dahası bu Tük ırkçılığı, toplumu parçalayıp bağlarını koparacak şekilde yayıldı.

Devletin dahili durumunun ulaştığı nokta işte buydu. Aynı zamanda Arapları, Arap milliyetçiliği denen şeyle aynı çizgide olmaya sevk eden şey de buydu. Bunun üzerine 1913 yılında Paris’te bir konferans düzenlediler. Bu, Arapların, kendi devletlerine -Osmanlı Devleti’ne- karşı İngilizlerin ve Fransızların yanında yer aldıklarının açık bir ilanı olmuştur. Bunun akabinde İttihat ve Terakki Cemiyeti, Türk Ailesi -Türk Ocağı- adında başka bir cemiyet kurdu. Bunun gayesi İslam’ı mahvedip Osmanlı unsurlarını Türkleştirmekti. Bu da Türk olmayan diğer halkların tahrik olmasına yol açtı.

Yine fikri istiladan biri de, demokrasi, özgürlük ve diğer “adalet” “özgürlük” ve “eşitlik” gibi küfür fikirlerinin ümmetin bünyesine işlenmesi oldu.

Hatta Müslümanlar bu mefhumlarla aldatıldılar. Böylece Müslümanlar, İslam’ın demokrasi olduğunu, demokrasinin İslam’dan kaynakladığını, ya da en azından demokrasinin İslam’a aykırı olmasına ve her şeyde İslam ile çelişmesine rağmen İslam ile çelişmediğini düşündüler. Oysa kişinin, İslam ile demokrasi arasında var olan çelişkiyi görmesi için teşrî kaynağına bakması yeterlidir. Zira İslam’ın teşrî kaynağı, Kitap ve sünnettir. Demokrasinin teşrî kaynağı ise yasama erki, yani temsilciler meclisidir.

Yine İslam’a aykırı olmayan bir şey İslam’dandır ve İslam vahiy ile gelmiş olsa da İslam’a aykırı olmadığı veya ona aykırı bir nâss varit olmadığı sürece o şeyi almak caizdir sözüyle de Müslümanları aldattılar. Bu ayağı kayanlardan biri de, -cahilce- birçok kanun hükümlerinin Roma hukuku, Fransız hukuku veya başka bir yerden alınmasına izin veren Şeyhul İslam olmuştur.

Dolayısıyla kafirler, Hilafet’in evlatlarının nefislerinde olanları yıktıktan sonra Hilafeti yıkmayı başardıkları gibi, Hilafetin evlatlarının nefislerinde olanları da küfür fikirlerinin onların zihinlerinde ilgi odağı olmasını sağlayan fikri istilayla yıkmayı başardılar.

Üzerine kitlelerin ve partilerin kurulduğu milliyetçilik fikri, ümmeti parçaladı ve mafsallarını kopardı.

Milliyetçilik fikri ve onu izhar etme girişimiyle birlikte onun savunucuları, kafirlerle muamele edilmesine ve kendi devletlerini yıkmak için onlardan yardım istenmesine izin verdiler.

Sonra İslam’ın yanlış anlaşılması, demokrasi ve benzerleri gibi diğer fikirlerin kabul edilmesine yol açtı.

Son olarak ümmet içindeki ajanların ve güç kuvvetlerinin satın alınması ve Hüseyin Bin Ali’yi Hilafeti Araplara devretmek için ayarttıkları gibi onların çeşitli ayartmalarla baştan çıkarılması gibi.

Onlara bu yapılınca, Müslümanların askeri olarak yenilgisine ve kafirler büyük Arap isyanının, dahası büyük Arap ihanetinin yardımıyla onlara karşı zafer kazanmasına rağmen Hilafete askeri olarak darbe indirmeyi ve onun varlığını ortadan kaldırmayı planladılar. Oysa kafirler, Hilafetin kaldırılmasını istemeye cesaret edemediler. Aksine bunu, bu ümmetin evlatlarından birine, yani kendisine “Anafarta” savaşında sahte kahramanlık gömleği giydirmelerinin ardından “Mustafa Kemal’e” emanet ettiler.

İngilizler, tepesini Türklerin, aşağısını İngilizlerin işgal edeceği ve her iki tarafın da kesin bir zafer elde edemeyeceği bir dağ hazırladılar. Nitekim birkaç ay sonra İngilizler, bir gece aniden geri çekildiler. Böylece bu sahte savaşın kahramanı Mustafa Kemal oldu.

Dikkatler Mustafa Kemal’e çevrildi ve tartışmasız bir savaş kahramanı oldu. Bu, Hilafetin kaldırılmasıyla görevlendirilen bir kahramandı. Bu yüzden insanların şan ve şereflerini geri kazandıracak bir komutan olduğunu zannederek etrafında toplandıkları bir kahraman oluşturmak için ucuz tiyatrolar ve uyduruk komplolarla onu bu işi yapmaya hazırladılar.

Onlara bunu yapınca türetmeleri ve ajanları insanları aldattılar ve “Büyük Millet Meclisi”nin Hilafetin kaldırılmasını onayladığını ilan ettiler. Bu ise 3 Mart 1924’de oldu.