İslami siyaset düşüncesinde itaat şu anlama gelmektedir: işleri yürüten ve gözeten Müslümanların Halifesine zahiren ve bâtınen itaat etmek, dinin ikamesi ve korunması ve İslam ümmetinin havzasının korunmasının yanı sıra Allah’ın koymuş olduğu sınırlar çerçevesinde İslam’ın ve Müslümanların maslahatını gerçekleştirecek her şeyde onun emir ve tedbirlerine bağlı kalmaktır. Hilafetin tanımında da bu anlama işaret ediyoruz. Tıpkı İmam el-Îcî’nin şöyle dediği gibi: “O, dinin ikamesi ve ümmetin havzasının korunması noktasında Rasul’ün Hilafetidir; bu yüzden tüm ümmetin ona tabi olması gerekir.” Dolayısıyla Halife’ye tabi olmak, meşru ve bilinçli bir itaat olması için gözetilmesi gereken durum ve şartlarla sınırlıdır. Çünkü bu, bir Rahibe itaat olmadığı gibi Halife’nin sahip olduğu manevi nüfuza boyun eğme anlamında da değildir; ayrıca bu, Halife’nin dini koruyup onu ikame ederek onunla dünya siyasetini yürütme imkanı bulduğu sınırlar içinde Müslümanlar üzerinde genel bir tasarrufta bulunabilmesi için ümmet tarafından biat akdi yoluyla Halife’ye verilen şerî bir hak da değildir; bilakis Müslümanların Halifesine veya onların ulu’l emrine itaat, despotluk, teokrasi, demokrasi, apostolik Hilafet ve benzerleri gibi Batılı kavram ve ıstılahlardan uzak kendi şerî çerçevesi içinde anlaşılması gereken şerî bir hükümdür. Müslümanların emir sahibine itaat kavramı, veliyyül emr (emir sahibi) ve onun şahsıyla ilgili olmadığı gibi ona diğer insanlardan üstün kılan bir prestij de kazandırmaz; ayrıca Müslümanların emir sahibine itaat kavramı, ona kanunların ve nizamların üstünde tutan bir dokunulmazlık vermediği gibi ona Müslümanların dışında emrinde despotluk yapma imkanı vermediği gibi onun gücün, otoritenin ve nüfuzun kaynağı veya kral, zorba ya da Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olmasını da kazandırmaz. Bilakis itaat, dini koruma noktasında ümmeti temsil etmek için biat akdi sayesinde elde ettiği şerî bir haktır.

Biat akdi, Halife’nin, insanları Allah’ın şeriatının gereklerine göre yönetmesini zorunlu kıldığı gibi masiyetle emretmediği sürece ümmetin de ona itaat etmesini zorunlu kılmaktadır. O zaman Halife ve tebaa birlikte, iradelerini sadece Allah Subhanehu’nun şeriatına göre yönlendirmekle mükelleftirler. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولاً أَنْ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ “Andolsun ki biz, «Allah’a kulluk edin ve Tâğut’tan sakının» diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik.” [Nahl 36] Başka bir ayette Allahu Teala’nın hitabı, genel olarak yöneticiler ve yönetilenler için gelmiş ve onlara, tüm davranışlarında Allah ve Rasulü’ne itaat etmelerini emretmiştir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآَخِرِ “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Rasul’e ve sizden olan ululemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasul’e götürün.” [Nisa 59] Yine Subhanehu şöyle buyurmuştur: أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُواْ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعِيداً “Sana ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tağutu inkar etmeleri emrolunduğu halde, tağuta muhakeme olunmak istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” [Nisa 60] Bu nâsslar, İslami siyaset düşüncesinin, egemenliğin yönetim cihazına değil şeriata dayalı olduğunu göstermektedir. Buna göre Müslümanların veliyyül emrine ve Halifesine itaat, Allahu Teala’nın şeriatına itaat etmekle bağlantılıdır. Dolayısıyla insanın davranışlarına hükmeden ve onların iradesini yönlendiren, Allah’ın emirleridir; çünkü onlar, Subhanehu’nun kullarıdır. Bu bağlamda İmam Nebhani şöyle diyor: “Ümmete ve ferde hükmeden ve ümmetin ve ferdin iradesine yön veren, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in getirmiş olduğu şeylerdir; bu yüzden ümmet ve fert, şeriata itaat ederler…” Ayrıca İslam, egemenlik ve otorite arasında ayrım yaparken egemenlik, iradeyi yönlendirmek ve hükmetmek anlamına gelmektedir. Otorite ise, zulüm, galip gelme, hüccet, burhan, nüfuz, güç ve iktidar anlamlarına gelmektedir. Bunlar, otoritenin lügatteki anlamları olup şeriat bunlara, şerî olarak özel ıstılahi bir anlam vermemiştir. Dolayısıyla bunların anlamları lügavi olarak kalmıştır. Dolayısıyla bu şerî lügavi anlamlarıyla otorite, delaleti bakımından egemenlikten farklıdır. Kamus ve mu’cem sahipleri şöyle diyor: “Sultan: Yöneticidir; şu anlamlara da gelmektedir: Kontrol etmek, tahakküm, güç, iktidar, galip gelme, hüccet ve burhan…” Kalkaşandi şöyle diyor: “Otorite (Sultan): Kralın genel ırkında özel bir isimdir… Sultan olarak adlandırılmıştır; çünkü o, tebaa için kendisine itaat etmeleri gereken bir hüccettir… Zira o, otoriteden türetilmiştir: otorite ise, baskı, galip gelme (tahakküm), tebaanın ona boyun eğmesi, ona itaat etmesi veya onun emrine ve nüfuzuna itaat etmesi anlamlarındadır…” Sultanın bu anlamları, İslami siyaset düşüncesindeki şerî çerçevede de aynıdır. İslam Devleti’nin yüce başkanının -Halife’nin-, otoritesini İslam ümmetinden aldığı göz önünde bulundurulmalıdır; çünkü İslam Devleti, beşerî bir devlet olup insanların üstünde ilahi bir devlet değildir; ayrıca o, Allah’ın onu yeryüzündeki gölgesi kıldığı iddiasıyla insanlar için ilahi hakkı olan bir yönetici de değildir. Dolayısıyla Halife’nin makamı, şerî bir makam olup bu makamda o, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve Allahu Teala’yı değil, ümmeti temsil etmektedir. Kalkaşandi bu konuda şöyle diyor: “… Halife hakkında, Allah’ın Halifesi denilmesi caiz değildir…” Başka bir yerde de şöyle diyor: “… Halife, ümmetin işlerinden sorumlu olan en büyük liderin lakabıdır…” Ve yine şöyle diyor: “Cumhuru Fukaha, (Allah’ın Halifesi) denilmesi yasaklamışlar ve (Allah’ın Rasulü’nün Halifesi) denilmesini caiz görmüşlerdir; çünkü o, O’nun ümmeti için O’na halef olmuştur.” Nitekim Maverdi’nin söyledikleri de bunu desteklemektedir: “… Cumhuru Ulâma, -Allah’ın Halifesi- sözüne izin verilmesini reddetmişlerdir ve bu sözü fücura nispet etmişlerdir; zira onun kaybolan ve ölen birine halef olduğunu, Allah’ın ise kaybolup ölmediğini söylemişlerdir. Nitekim Ebu Bekir Radıyallahu Anh’a, ey Allah’ın Halifesi denildiğinde, ben Allah’ın Halifesi değilim ancak ben Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Halifesiyim demiştir…” Aynı şekilde bir adam, Ömer İbn Hattab Radıyallahgu Anh’a, “ey Allah’ın Halifesi” dediğinde ona şöyle demiştir: “Allah sana muhalefet etti…”

O halde Halife, kendisini insanların üzerinde tutan ve Allah’ın da kendisini yeryüzündeki gölgesi kıldığı bir otorite değildir ki bu şekilde bir kutsiyet kazansın; bilakis Halife, İslam ümmetinin kendisine güvendiği ve dini ikame etmesi, insanları dinin hükümleriyle siyaset etmesi (yönetmesi) ve dini dünyanın dört bir tarafına taşıyıp yayması için kendi adına görevlendirdiği bir beşerdir. Dolayısıyla Halife, başkalarından sorumluluğu daha büyük olan ve insanlardan daha çok yük ve sorumluluklar taşıyan biridir; bu yüzden İslami yönetim düşüncesinde yönetim görevi, bir onur değil bir yükümlülüktür. Halife’nin otoritesi, ümmetten biat akdi yoluyla elde edilir. Zira otoritenin sahibi ümmet olup o, dini koruması, herkese dinin gerekliliklerini taşıması ve onunla dünyayı yönetmesi için kendi adına vekalet verdiği bir Halife’ye biat etmekle mükelleftir (yükümlüdür). Halifenin ümmet üzerindeki veya ümmetin de Halife üzerindeki hak ve görevlerinde biri olan biat akdinin gerektirdiği şey, Allah’ın her birine diğerine karşı koyduğu şerî hükümlerdir. Dolayısıyla Halife’nin varlığının biat akdine bağlı olduğunu ve onun Allah veya Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem adına bir temsilci olmadığını görüyoruz. Nitekim Allah Müslümanlara, yeryüzünde Allah’ın dinini ikame etmesi için kendilerine vekalet edecek bir Halife’ye biat etmelerini farz kılmıştır; böylece biat akdi sayesinde ümmetten rıza ve tercih ile biat alan Halife, insanların işlerini dahili ve harici olarak İslam ile gözetme noktasında tasarruf sahibi olan İslam Devleti’nin başkanı olur.

Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle buyurmuştur: إن هذا الأمر بدأ نبوة ورحمة ثم يكون رحمة وخلافة ثم يكون ملكاً عضوضاً، ثم يكون عتواً وجبروتاً وفساداً في الأمة “Bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra rahmet ve Hilafet olacak, sonra ısırıcı krallık-saltanat olacak, sonra da ümmet içinde azgınlık, ceberut (zorbalık) ve fesat olacaktır.” Dolayısıyla hadis, krallığın-saltanatın Hilafet ortadan kalktığında olacağını ve nübüvvet-peygamberlik sona erdikten sonra Hilafetin ne kadar süreceğini açıklamaktadır; o zaman krallık, Hilafet değildir. Zira Hilafet, İslam’ın getirmiş olduğu yöntemlerden özel bir yöntem olup Halife’yi nasbetmenin metodu ise, bu çalışmada öğrenildiği gibi biat ile sınırlıdır. Bu yüzden Müslümanlar, Allah’ın şeriatını uygulamak, hayat arenasında şeriatın hükümlerini tatbik etmek ve İslam’ı yeryüzünün dört bir tarafına yayma sorumluluğunu üstlenmek için kendilerine vekaleten tüm Müslümanların başkanı olabilmesi için şerî olarak bir Halife’ye biat etmekle mükelleftirler (yükümlüdürler). Bu bağlamda Kalkaşandi, şöyle diyor: “… İslam’ın doğuşundan bu yana örf budur… Ancak selefin bazıları bunu, İmamın adalet metodu ve hak yolu üzere devam etmesi olarak özelleştirmiştir…” O halde Halife, milleti -İslam şeriatını- koruması, insanları İslam şeriatına göre siyaset etme-yönetme sorumluluğunu yerine getirmesi ve İslam’ı Allah yolunda cihad ederek dünyaya yayması için Müslümanlar tarafından kendilerine vekaleten başkan olarak biat edilen bir alemdir. Ama her kim Müslümanlara komplo kurar ve onların siyaset-yönetim işlerine, amaç ve arzunun gereği veya dünyevi çıkarları elde etmenin gereği olarak ya da zararı def etmek için sahip olursa, işte o kraldır. Yukarıda geçenler bizlere, Halife’nin herhangi bir ruhbanlık sıfatına sahip olmadığını ve onu diğer insanlardan ayıran herhangi bir statüye sahip olmadığını, aksine hem Halife’nin hem de Müslümanların şerî hükümlere itaat etme, İslam’ı tatbik etme ve onun hükümleri uygulamada eşit olduklarını göstermektedir. Bu da ancak pratik olarak, bütün Müslümanlar adına bu sorumluluğu üstlenecek ehliyet sahibi bir adamın vekalet edilmesiyle mümkün olabilir. Bu nedenle ümmet kendisine rıza ve tercih ile biat etmedikçe onun bir Halife olamayacağını görmekteyiz. Bu da biat akdinin, açık bir şekilde ümmetin temsilcisi olduğuna delalet etmektedir. Dolayısıyla biat akdi, otoriteyi ümmet yoluyla Halife’ye nakleder. Böylece biat akdi sayesinde Halife, ümmet ve onun ehli hal ve’l akd temsilcileri karşısında davranışlarından sorumlu olur. Bu yüzden şayet şeriatın sınırlarının dışına çıkar veya kendisine Hilafet akdini layık gören Hilafetin şartlarından birini ihlal ederse, o zaman ümmet onu azletmekle veya çarpıklıklarını düzeltmekle, yani otoriteyi ondan almakla mükelleftir-yükümlüdür. Zira Allah’a itaatin olduğu hususlarda Halife’ye itaat farz olur, Allah’a isyanın olduğu hususlarda ise ona itaat etmek caiz değildir. Ama şayet bir Müslüman, İslam ile hükmedilmeyen dâr olan küfür dârında yaşarsa, diğer bir ifadeyle İslam ile hükmeden İslam Devleti’nde yaşamıyorsa, o zaman veliyyül emre-emir sahibine itaat etmek vacip değil caiz olur. Burada caizdir sözümüzle kastettiğimiz şey, idari ve düzenleme kanunlarına ve insanların maslahatına olan ve Allah Subhanehu’nun emir ve yasaklarına aykırı olmayan tüm kanunlara bağlı kalmak gibi Allah’a isyanın olmadığı bir itaattir.

Şayet yönetici, kafirleri Müslümanlar aleyhine dost edinmek, Müslümanların topraklarını kafirlere vermek, kadınlara şerî olmayan elbiseyi giymelerini emretmek veya faizi mali işlemlerin temeli yapmak gibi Allah’a isyanı emrederse, Allah’ın emrine aykırı olan her şeyde ona itaat etmek caiz değildir. Nitekim Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavli bunu teyit etmektedir: على المرء المسلم السمع والطاعة فيما أحب وكَرِهَ، إلا أن يُؤمر بمعصية، فإذا أُمِرَ بمعصية فلا سمع ولا طاعة “Müslüman bir kişinin, kendisine masiyet emredilmediği sürece sevdiği ve hoşlanmadığı hususlarda dinlemesi ve itaat etmesi üzerine bir yükümlülüktür. Masiyet emredildiğinde ise dinlemek ve itaat etmek yoktur.” Ayrıca şayet yönetici, kafirlerin koymuş olduğu sınırlar konusunda ihtilafın olması nedeniyle Müslümanlar arasında ölümün olduğu bir savaşı emrederse, ona itaat etmek caiz değildir. Yine şayet yönetici, Müslümanların topraklarını veya petrollerini ya da limanlarını vermek için kafirlerle müzakere etmeyi emrederse, ona itaat etmek yoktur. Bu da Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlinden dolayıdır: لا طاعة لمن عصى الله “Allah’a isyan eden kimseye itaat etmek yoktur.” Ve şu kavlinden dolayıdır: إنما الطاعة بالمعروف “Ancak marufta (meşru olanda) itaat vardır.” Ve Allahu Teala’nın Kerim Rasulü’ne yönelik şu kavlinden dolayıdır: وَاحْذَرْهُمْ أَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ “Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarından sakın.” [Maide 49] Dolayısıyla ümmetin Halifeye veya veliyyül emre itaat etmesi, onun marufu (emretme) şartına, yani Allahu Teala’nın şeriatının sınırlarına itaat etmesine bağlıdır. Dolayısıyla bizzat Halife’nin emrine itaat etmek yoktur. Yani Halife, Allah’a itaat ettiği müddetçe emrine itaat edilir; eğer Allah’a masiyeti emrederse veya Müslümanların işlerinin gözetilmesinde Allah’ın sınırlarını aşarsa, o zaman ümmetin bundan dolayı onu muhasebe etmesi, onun çarpıklıklarını düzeltmesi ve ona itaat etmekten sakınması gerekir; çünkü yaratıcıya isyanda yaratılan itaat yoktur. İşte bu nâsslardan, Halife’nin otoritesinin, ümmete vekaleten üstlendiği Hilafet makamı için Allah’ın ona vacip kılmasından dolayı elde edildiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla o, özel bir kutsallık kazandıran dini bir otorite değildir. Bundan dolayı İslami siyasi düşüncedeki Hilafet ile ilahi otoritenin arasının karıştırılmaması gerekir. Zira İslam’da Hilafet, dahili siyasette İslam’ı insanların üzerine pratik olarak tatbik etmek ve İslam’ı dünyanın dört bir tarafına yaymak için onlara vekaleten tüm Müslümanların genel başkanlığıdır. Apostolik (Havarisel) Hilafete veya ilahi hakka gelince; Papalık kilisesinde bir Hıristiyan inancı olup Piskoposların, Mesih-İsa Aleyhisselam’ın bugüne kadar elçilerini görevlendirmesinden bu yana kesintisiz olarak elçilerin halefleri olduklarını, bu piskoposların, kendilerini Allah’ın insanlar üzerinde vekili yapan ilahi bir hakka sahip olduklarını ve onların Hristiyan inancını ve halkın ruhani liderliğini korumakla sorumlu olduklarını ifade etmektedir. Dolayısıyla Apostolik Hilafet, Piskoposları insanların dünyasında Allah’ın vekilleri kılmaktadır. Allah’ın dünyada insanları İslam’ın hükümlerine göre yönetmesi için meşru kıldığı siyasi bir sistem olan İslami Hilafete gelince; bu, Halife’nin insanlar adına vekalet ettiği beşeri bir makamdır. Belli şartlara göre kendisi için bir yönetici tayin eden ve marufa göre işitmek ve itaat etmek üzere ona biat eden bizzat ümmettir; Bu yüzden şayet yönetici İslam’ın yaklaşımından sapar, biat şartlarını ihlal eder veya siyasetinde ve insanların işlerini idare etmede çarpıklık yaptığı ortaya çıkarsa, o zaman onu gözeterek bazen nasihat ederler ve diğer bazı zamanda çarpıklıklarını düzeltirler ki böylece doğru yol üzerinde yürüsün; aksi taktirde ondan otoriteyi alıp onun yerine başka birini getirirler.

Bu, Raşid Halifelerin siretinde de görülmektedir. İşte Ebu Bekir Sıddîk Radıyallahu Anh şöyle diyor: “Sizin en hayırlınız olmadığım halde, sizi idare etmek üzere seçildim. İyilik yaparsam, bana yardım ediniz; kötülük yaparsam beni doğrultunuz. Doğruluk, emanet; yalancılık da hıyanettir.” Kitap ve sünnetten deliller ile birlikte Sahabe’nin icmasının tamamı, İmamların Müslümanlar ve tebaanın fertleri üzerindeki hakları arasında Allahu Teala’ya isyan etmesi dışında marufa göre itaat etmenin farz olduğunu teyit etmektedir. Ayrıca bu deliller, Allah’a ve Rasulü’ne isyanı emretmesi veya Halife’nin cihadı terk etmeyi ya da fikri çatışma ve siyasi mücadelenin olduğu sahih şerî metot yoluyla İslam’a daveti terk etmeyi emretmesi, erkek ve kadınların arasının karıştırılmasını emretmesi, Yahudilerle anlaşma yapmayı emretmesi, çeşitli alanlarda Müslümanların aleyhine kafirlere bir yol kılması, insanları Allah’ın şeriatından başkasıyla yönetmesi, faize izin vermesi veya ekonominin yapısını faize dayalı olarak yapması gibi vacip olanı terk etmeyi emretmesi ve onu yapmayı nehyetmesi halinde itaat hakkının düştüğünü ve itaatin haram olduğunu da teyit etmektedir. İslam’dan çıkmayı, İslam’ın sınırlarının ve hükümlerinin çiğnenmesini veya Müslümanların beldelerinde açık küfrün ortaya çıkmasını içeren emirler de aynı şekildedir. Bu ve benzeri durumlarda Müslümanların, velüyyül emrin-emir sahibinin elinden tutması, onun çarpıklıklarını düzeltmesi ve marufa göre onu ıslah etmesi gerekir. Şayet bunlarla ilgili işini düzeltirse ne güzel olur, aksi takdirde ona karşı çıkıp onun Hilafetten azledilmesi ve Hilafetin şartlarını toplayacak başka birinin nasbedilmesi vacip olur. Nitekim İbnu’l Kayyim şöyle diyor: “Allah, ulul emre bağımsız olarak itaat edilmesini emretmemiş, bilakis fiili hazfetmiş ve onlara itaatin, Rasul’e itaat kapsamında olduğunu belirtmiş ve onlara Rasul’e itaatlerine göre itaat edileceğini haber vermiştir. Dolayısıyla onlardan Allah’a ve Rasulü’ne itaat etmeyi emreden kimseye itaat etmek vacip olur, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in getirmiş olduklarına aykırı emir veren kimseye ise işitmek ve itaat etmek yoktur.”