Bu, 11/04/1979 tarihinde Dr. Anan Hamdan tarafından verilen bir konferanstır. (Kuveyt Üniversitesi) Halidiyye Bilimler Fakültesi binası.

Aradan on yılın üzerinde bir zaman geçmesine rağmen hala hastalığın teşhisinde ve ilacın reçetesinde gerçeği ifade etmekte ve hakikati söylemektedir. Bu yüzden “El-Vai” bunu yayınlamayı uygun gördü ve bunu “El-Vai” konuşması olarak yayınladığı gibi İslam’a ve Müslümanlara yönelik hizmete bir katkı olsun diye de bu konu hakkında bir El-Vai konuşması yayınladı.

Bugünlerde Birleşmiş Milletler kulüplerinde ve diğerlerinde, teknolojinin gelişmekte olan ülkelere transferi hakkında çok konuşuluyor ve bu konuşma ise teknolojinin dünyadaki kötü dağılımından kaynaklanıyor. Zira teknoloji birkaç ülkede yoğunlaşmış olup bu ülkeler ile diğer ülkelerin ezici çoğunluğu arasındaki fark endişe verici derecede büyüktür. Oysa bu çağda herhangi bir milletin varlığı için teknolojik ilerleme hayati bir önem taşımaktadır. Zira milletlerin askeri ve ekonomik gücü, büyük ölçüde teknolojik ilerlemelerine bağlıdır. Dolayısıyla milletlerin siyasi bağımsızlığı, teknolojide, özellikle de modern sanayiler inşa etmede kendi kendine yeterliliği sağlama kapasitelerine bağlıdır.

Bugün dünya ülkelerine baktığımızda, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya gibi sanayileşmiş ülkeler ile dünyanın çoğunluğunu oluşturan sözde üçüncü dünya ülkeleri veya gelişmekte olan ülkeleri içeren sanayileşmemiş ülkeler arasında bir farklılığın olduğunu görmekteyiz. Ayrıca Tayvan, Hong Kong, Kore ve Brezilya gibi yabancı sanayi üsleri olan ancak gerçek anlamda sanayileşmiş ülkeler olmayan ülkeler de vardır; şimdi insanın aklına şöyle bir soru geliyor: Teknolojik transfer ne anlama geliyor? Sanayileşmiş ülkelerin, teknolojik sırlarını gönüllü olarak gelişmekte olan ülkelere sunmaları mümkün müdür? Bu soruları cevaplamak için, sanayi ülkeleri arasındaki mücadeleyi ve sanayi ürün pazarları üzerinde aralarında var olan rekabeti sunalım.

1- Sanayileşmiş ülkeler arasındaki çatışma:

Geçen yıl Fransa Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing, Fransız televizyonunda verdiği uzun bir röportajda Fransa’nın konumu hakkında konuştu; Ekonomi Bakanı iken kendisine, Fransa’nın her zaman kendisinden önde olan İngiltere’nin önüne geçmesi için bir hedef koyduğunu, 1967 yılında Fransa’nın yaşam standardında İngiltere’nin önüne geçmesi ve bugün Fransa’nın açık bir ara İngiltere’nin önünde olması nedeniyle bu hedefe ulaşıldığını söyledi. Daha sonra sanayileşmiş ülkeleri sıralayarak, Fransa’yı, ekonomik güç açısından Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği, Japonya ve Almanya’dan sonra beşinci sıraya, nükleer güçler açısından da Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nden hemen sonra ve İngiltere ve Çin’den önce üçüncü sıraya yerleştirdi. Şimdiki hedefinin ise Fransa’nın dünyanın en prestijli 4 ülkesi arasına girerek 15 yıl içinde Almanya’yı yakalamak olduğunu söyledi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika, müttefiklerinin atomik ve nükleer silahlar yapmasını engellemeye çalıştı. Bu yüzden İngiltere’den sırları sakladı ve programlarını engellemeye çalıştı, sonra aynısını Fransa için yaptı. Zira Johnson, gelişmiş Amerikan bilgisayarlarının Fransa’ya satışını engelledi ve böylece Fransız nükleer programını iki yıl ertelemiş oldu. Bunun amacı ise Amerika’nın müttefiklerini kendi korumasına muhtaç bırakmaktı. Nitekim Ağustos 1943’te Roosevelt ve Churchill, Kanada’nın Quebec eyaletinde bir anlaşma imzaladılar ve buna göre İngiltere, Amerikan başkanının izin verdiği ölçünün dışında savaştan sonra nükleer enerji geliştirme alanındaki ticari ve sınai yönlerdeki hakkından taviz verdi. Bu taviz ise, İngiltere’nin Amerika’yı İkinci Dünya Savaşı’na katılmaya çekmek için ödediği bedelin bir parçasıdır. Nitekim Carter başkanlığına, diğer nükleer devletlere yoğunlaştırılmış uranyum sevkiyatını durdurmak yoluyla onlara baskı yaparak başladı ve Amerika, nükleer silahlarda kullanılabilecek malzemelerin yayılmasını önleme bahanesiyle sözde hızlı reaktörlere (HIZLI YETİŞTİRİCİ REAKTÖRLER) karşı kampanya yürüttü. O zamanlar Amerika’nın, atomik yakıtın arıtılmasındaki (FUEL PROCESSING) ilerlemesini durdurmak istediği söylendi. Zira Amerika’nın, içinde uranyum bulunmasından dolayı o vakit sıradan nükleer reaktörler tarafından üretilen atomik yakıtla uğraşmaya ihtiyacı yoktu. Dolayısıyla Amerika, İran, Pakistan ve Brezilya’ya yapılan nükleer reaktör anlaşmalarını durdurmaları için Fransa ve Almanya’ya baskı yaptı ve bu ülkelere Amerikan yapımı reaktörler sağlamalarını teklif etti. Zira Amerika’nın küresel reaktör pazarının %70’ini kontrol ettiği bilinmektedir. Aynı şey bilgisayar sektörü için de geçerlidir. Zira dev Amerikan şirketi IBM, bu alanda dünya ticaretinin %60’ını tekelleştirmiştir. Ayrıca sivil havacılık alanında Amerikalılar, ses hızını aşan tek sivil uçak olan Concorde ile savaştı. Çünkü Amerikan şirketleri benzer uçakları inşa etme projelerinden vazgeçtiler ve küresel sivil uçak pazarının da yüksek bir yüzdesini kontrol ediyorlar.

Bu, Batı dünyası ülkeleri arasındaki rekabetle ilgili olup Amerika ile Rusya arasındaki rekabet ise bilinen bir durumdur. Zira Ruslar silahlanma teknolojisine ve uzay endüstrisine odaklanmalarına rağmen onların birçok noktada zaafları vardır. Nitekim Ruslar, bilgisayar endüstrisinde Amerikalıların gerisinde kaldılar ve Ruslar, petrol aramalarında kullanılan bazı Amerikan bilgisayarlarını ithal ettiler. Rus sanayisinin, otomotiv sanayi ve atom reaktörleri gibi alanlarda geri kaldığı da bilinmektedir. Rusya, Finlandiya’ya reaktör sattı ve Libya bunlardan bazılarını satın almayı planlıyor. Ama her iki durumda da satın alma nedenleri, siyasi kaygılardan kaynaklanıyor. Amerika ve Rusya hala çeşitli yollarla birbirlerinin teknoloji sırlarını takip etmeye hırslıdırlar. Örneğin bir Rus pilot, bir MiG-25 savaş uçağıyla Japonya’ya kaçtığında, Amerikalı uzmanlar onu söktüler ve Rusya’nın bu alanda hangi seviyeye geldiğini öğrenmek için onu iyice incelediler. Aynı şekilde Rusya, özellikle Batı Almanya, Fransa ve İngiltere’den çok sayıda sanayi ürünü ithal etmektedir.

2- Sanayi ürünleri pazarları üzerindeki çatışma:

Avrupa İkinci Dünya Savaşı’ndan paramparça çıktı, Amerika gücünün zirvesinde ortaya çıktı ve Marshall Planı aracılığıyla Avrupa’ya yardım eli uzattığı gibi Japonya’nın ekonomisini yeniden inşa etmesine de yardımcı oldu. Bu esnada Amerikan malları ellili yıllar boyunca dünya pazarlarının kontrolünü elinde tuttu. Ancak altmışlı yılların sonunda Avrupa, özellikle Batı Almanya ve Japonya, sadece dünya pazarlarında değil, bilakis Amerika pazarlarında da Amerika ile başarılı bir şekilde rekabet etmeye başlayan bir ekonomik güce ulaştı. Zira otomobil, çelik endüstrisi, elektronik endüstrileri ve diğerler alanları Avrupa ve Japon malları işgal etti. Nitekim yetmişli yılların başında Amerika, küresel pazarlar üzerindeki kontrolünü yeniden sağlamak için ekonomi politikasını yeniden gözden geçirmeye başladı ve bunun için aşağıdaki silahları kullandı:

a- Dolara bağlı uluslararası para sistemi.

b- Hammadde kaynakları üzerinde siyasi kontrol sağlamak.

c- Avrupa ve Japon endüstrilerine darbe indirmek için Tayvan ve Kore ülkelerinde endüstriyel üsler oluşturmak. Önemli olmalarından dolayı bu yöntemlerin her biri hakkında kısaca konuşacağız:

  1. Uluslararası Para Sistemi:

Amerika, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uzletinden çıktı ve Batı dünyası ülkelerine bir askeri koruma şemsiyesi yaydı. Ayrıca komünist olmayan dünya ekonomisini kontrol etmek için ekonomik bir şemsiye yaydı ve Amerika’nın bu kontrolü uygulamak için geliştirdiği ana araçlardan biri de Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası oldu. Bu çift, 1944 Bretton Woods Anlaşması’na göre kuruldu. Dolayısıyla Fonun tarihini ve nasıl çalıştığını takip eden biri, Amerika’nın Fonu nasıl kendi nüfuzunun bir aracı olarak kontrol ettiğini görecektir. Şimdi ekonomi yorumcusunun neler söylediğini dinleyelim: “1944’te New Hampshire Bretton Woods’taki kuruluşundan bu yana geçen 34 yıl boyunca Fonun gücü büyüdü. Hatta bu kapitalist dünyada hiçbir hükümet, Fonun çalışanlarından izin almadan özel bankalardan veya (Fon’un en az kendisi kadar kötü niyetli ikizi) Dünya Bankası’ndan veya diğer hükümetlerden borç dahi alamadı” Bu yorumcu, fon çalışanları hakkında yaptığı konuşmaya şu sözleriyle devam ediyor: “Bu münzevilerin pankartları üzerinden gönderdikleri maksatlı mesajları işte budur. Ancak onlar arkalarında, darbeleri, işsizliği, durgunluğu, sefaleti, açlığı ve adaletsizliği bırakıyorlar ve dünya tarihinde bu kurum kadar iyilik yapmak adına büyük zararlara yol açan bir kurum çok ender bilinir.” Yine şöyle diyor: “Uluslararası Para Fonu, tarihinde hiçbir zaman ABD’nin isteklerine aykırı önemli bir karar almamıştır.”

Bretton Woods anlaşması, döviz kurunun Uluslararası Para Fonu tarafından belirlenen fiyatın %1’lik sınırında tutulmasını şart koşuyor. Dolayısıyla ülkeler, döviz piyasalarındaki bilgisine göre arz ve talebi dengelemek yoluyla bu oranı korumak zorunda kalıyorlar. Böylece Dolar, uluslararası döviz işlemlerinde önemli bir rol oynamış, dünyanın çeşitli ülkelerindeki merkez bankalarının rezervlerinin önemli bir bölümünü oluşturan küresel bir para birimi haline gelmiş ve ABD Hazinesinin Doları, bir ons için 35 dolarlık sabit bir fiyatla altına dönüştürme taahhüdünde bulunmasına yardımcı olmuştur.

Amerikalılar altmışların sonlarında ve yetmişlerin başlarında rekabetçi konumlarının kötüleştiğini hissettiklerinde, Bretton Woods anlaşmasıyla belirlenen sabit döviz kuru sistemini terk etmeye başladılar. Bunun üzerine Nixon, Ağustos 1971’de Doların altına çevrilmesini (konvertibilitesini) durdurdu ve 1973’te dalgalı döviz kuru sistemini (FLOATING RATES) benimsendi. Dolayısıyla yeni sistem, Amerika’nın ticari rakiplerinin para birimlerine darbe indirmek için şiddetli bir parasal savaş başlatmasına izin verdi. Böylece Amerika, Eurodolar adı verilen döviz piyasalarına milyarlarca Dolar ihraç etti ve bunun değerinin 400 milyar Dolardan fazla olduğu tahmin ediliyor. Böylece de Amerika, devasa finansal enflasyonu yurt dışına ihraç etti. Ancak para savaşı, Carter yönetiminin ilk yılında doruk noktasına ulaştı ve Doların fiyatı, mark, yen ve İsviçre frangı karşısında bu ülkelerde endişe uyandıracak derecede düşmeye başladı. Nitekim bu para birimlerinin dolar karşısında değer kazanması, ihraç ettikleri sanayi ürünlerinin fiyatlarının ABD ürünlerine göre artması anlamına geliyor. Bu Dolar savaşına Amerika’nın, Amerika’dan yapılan ithalatlar da dahil olmak üzere büyüme oranlarını artırmaları amacıyla ithalatlarını artırmaları için özellikle Japonya ve Almanya üzerindeki baskısı eşlik etti ki böylece bu ülkelerin ticaret fazlası azalsın. Dolardaki düşüşe rağmen, uluslararası ticaretin gerektirdiği büyük miktarlarda bulunabilecek bir alternatifinin olmaması nedeniyle küresel para birimi konumunu kaybetmedi. Zira Dolar, dünyadaki merkez bankalarının rezervlerinin %90’ını oluşturuyordu ve onun düşüşünün ardından bu bankalar, doları yen ve mark gibi diğer güçlü para birimleriyle değiştirmeye başladılar ve bu para birimleri gerekli miktarlarda bulunmadığından dolayı Dolar, merkez bankalarının rezervlerinin %80’ni oluşturacak şekilde kalmaya devam etti. Eurodolar’ın muazzam likiditesi, Amerika’nın diğer para birimlerini kolayca manipüle etmesini sağladı. Çünkü Amerika dışındaki Batı dünyasında merkez bankası rezervlerinin hacmi 220 milyar Dolar iken, Eurodolar’ların hacmi çok daha büyüktü. Nitekim bunu kanıtlamak için, Japon Merkez Bankası’nın geçen yılın Temmuz ayının son haftasında Tokyo Borsası’ndaki spekülatörlerin boş yere Yen para biriminin değer kazanmasını durdurmak için sundukları Dolar miktarlarını azaltmak için 1 milyar dolar harcadığını belirtmek yeterlidir. Bunun üzerine Almanya, Dolar savaşına karşı koymak için sözde Avrupa Para Sistemini kurdu. Nitekim Amerikalı yetkililerin bu sisteme dair yorumları arasında, güçlü para birimlerinin Dolar karşısında değer kazanmasına, gerektiğinde engel olunabileceği yer almaktadır. Bu da Amerika’nın ticari rakiplerinin para birimlerine darbe indirmek için Doların değerini düşürmeyi (devalüe etmeyi) amaçladığını göstermektedir.

b- Hammadde kaynakları üzerine siyasi kontrolü dayatmak:

 Amerika Birleşik Devletleri, askeri ve askeri olmayan endüstriler için gerekli olan hammaddelere çok büyük bir önem veriyor. Bu maddeler, petrol, uranyum ve diğer madenler gibi enerji kaynaklarını kapsamaktadır. Petrole gelince; Amerikalı yetkililerin Körfez bölgesindeki petrolle ilgili son açıklamaları ve buralara uçak gemisi sevk etmeleri, petrol kaynaklarını kontrol etme konusundaki aşırı arzularını göstermektedir. Jeologların YÜKSEK AFRİKA dedikleri, Güney Afrika’daki Transvaal bölgesinden Zaire’deki Shaba üzerinden Angola’ya kadar uzanan, madenler bakımından zengin bir bölge vardır ve bu bölge, krom, manganez, vanadyum ve platin madenlerini içermekte olup özellikle krom tank zırhını üretmede gerekli görülmektedir.

Körfez’deki petrol kaynaklarına gelince; Amerikalılar buna ilgi göstermişler ve uğrunda savaştıkları hayati çıkarlarından biri olarak görmüşlerdir. Zira İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan şirketleri, kendisine de pay vermesi için İran petrolünü tekeline alan İngiliz petrol şirketlerine baskı yapmaya çalıştılar ama başarılı olamayınca bu defa Amerikalılar İran’daki siyasi sıkıntıları kışkırtmaya başvurdular. Nitekim Selwyn Lloyd anılarında, MCGHEE adlı petrol sahasında çalışan bir Amerikalı milyonerin savaştan sonra İranlılarla temasa geçerek Amerikalılara taviz vermeleri karşılığında Amerikalıların kendileriyle İngilizlerden daha iyi bir anlaşma yapacaklarını, onları Abadan olaylarına yol açan kargaşalarla kışkırttığını ve Musaddık’ın Amerikalıların desteğiyle iktidara geldiğini söylediğini anlatıyor. Yine Selwyn Lloyd anılarında, o zamanki ABD Dışişleri Bakanı Acheson’un kendisinden İngilizlerin Musaddık için sorun çıkarmamasını istediğini, çünkü o giderse ondan daha beter birinin geleceğini söylediğini, ancak Musaddık’ın geri döndüğünü ve kalkanın sırtını Amerikalılara çevirdiğini, böylece İngilizlerle iş birliği yaparak onu devirdiklerini ve İran petrolünün %60’ını kendilerinin, geri kalan %40’ını da İngilizlerin alması karşılığında Şah’ı geri getirdiklerini anlatıyor. Hakeza petrol, o dönemde İran’daki siyasi kargaşanın katalizörüydü.

Afrika’ya gelince; birincil kaynaklar açısından zengin bölgeler üzerindeki kontrolü sağlamak için sömürgeci ülkeler arasında süregelen çatışmanın örneklerini sunmakla ve bu bağlamda Los Angeles, California Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden Gerald Bandar’ın 1978’de ABD Temsilciler Meclisi Devlet İlişkileri Alt Komitesi önünde Angola ile ilgili verdiği bir ifadeden alıntı yapmakla yetineceğiz. Angola’daki kurtuluş hareketlerine maruz kalan Bandar, orada Fransa tarafından desteklenen Cabinda bölgesini özgürleştirme hareketi olduğunu, onun Amerikan Körfez Petrol Şirketi’ni kendisine düşman olarak gördüğünü ve zafer elde etmesi halinde Fransız petrol şirketleri lehine Amerikalıların petrol sahalarına erişimini engelleyeceğini söyledi. FNLA hareketine gelince; Amerika Birleşik Devletleri’nin 17 yıldır onu desteklediğini, ister gazeteci ister akademisyen olsun bu hareketi bilen ve örgütlenme veya liderlik açısından ona övgüde bulunan sorumlu bir Amerikalı bulmanın imkansız olduğunu söyledi. UNITA hareketine gelince; liderliği şüpheli olan beyaz karşıtı ırkçı bir harekettir. Buna karşılık Bandar, Angola’nın yönetimini teslim alan MPLA hareketini övdü, onun tartışmasız ırkçı olmadığını söyledi, düzenleme ve yönetim açısından onu övdüğü gibi özellikle de lideri Neto’yu övdü ve onun ırkçı olmadığını söyledi. Nitekim Angola’nın yönetimi teslim aldıktan sonra bunu zaten kanıtladığını, özgür bir Angola için en iyi umudun Neto’nun liderliği olduğunu ve onun yönetimine karşı yöneltilen histerinin hiçbir haklı yanının olmadığını söyledi. Şimdi buna Angola meseleleriyle ilgili bir uzmanın ifadesini eklersek, Neto hareketinin başarılı olmasından bu yana Amerikan Körfez Şirketi, Angola’da bulunan Cabinda’daki petrol sahalarından yılda milyarlarca dolar değerinde petrol çıkarmış ve bu petrol sahaları Küba güçleri tarafından korunmuştur. Bu da Amerika’nın Birleşmiş Milletler temsilcisi Andrew Young’u, Küba’nın Afrika’daki varlığını övmesine neden olmuştur. Bütün bunlar bu hareketin, Marksizm iddiasında bulunmasına rağmen Amerikan çıkarlarına hizmet ettiğini ve Amerika’nın diğer özgürlük hareketlerine verdiği ciddi olmayan desteğin ise Neto ve hareketine verdiği gerçek desteği gizlemek için gözlere kum serpmekten başka bir şey olmadığını gösteriyor.

Rodezya ve Güney Afrika’ya gelince; görünen sorun, İngiltere ve Amerika’nın desteklediği siyah çoğunluğa yönetimin verilmesi olmuş ancak İngiliz Petrol Şirketi’nin Rodezya’ya petrol ambargosu ilan ettiği ve ambargo kararını ihlal eden petrol şirketinin hisselerinin çoğunluğuna İngiliz hükümetinin sahip olduğu kanıtlanmıştır. Ayrıca bunun, aralarında Wilson ve Heath’in de bulunduğu birtakım başbakanların bilgisi dahilinde gerçekleştiği de kanıtlanmıştır ki bu da İngilizlerin Smith hükümetine karşı düşmanlığının oyundan başka bir şey olmadığını ve İngilizlerin tek isteğinin yönetimi kendi seçtikleri bir grup siyaha devretmek olduğunu göstermektedir. Nitekim İngiltere eski Başbakanı Harold Wilson’a ABD-İngiliz ilişkileri hakkındaki görüşü sorulduğunda, ilişkinin çok gelişeceğini, Andrew Young’ı görevinden almayacağını, çünkü Young’ın, Marksist Rodezya Ulusal Komitesi üyesi Robert Mugabe’yi desteklediğini ve onun herhangi bir anlaşmaya dahil olması konusunda ısrarcı olduğunu söyledi. Ama Young, İngilizlerin ırkçı olduğunu ve daha önce Filistin’i terk ettikleri gibi Rodezya’yı da çözümsüz bırakmak istediklerini belirtmiştir. Nitekim İngiliz gazeteleri, daha önce Smith ile gizlice bir araya gelen cephenin diğer bir üyesi olan Joshua Nkomo’yu destekleyen Mugabe’ye olan düşmanlığını ortaya koymuş ve Amerikan gazetelerinin ise Smith’e olan bağlılığını açıkladığını ve hakeza insan hakları ve çoğunluk yönetimi kisvesi altında Amerika ve İngiltere arasında Afrika’yı kontrol etme çatışmasının yaşandığını söylemiştir.

c- Yabancı sanayi üsleri:

Geçmişte sömürgeci ülkeler çıkarlarını korumak için askeri üsler kurmuşlar ve askeri sömürgeciliğin kabul edilemez bir hal aldığı bu dönemde ise ister dolar orduları aracılığıyla olsun, isterse tahakküm ve kontrol savaşında kullanılmak üzere yabancı sanayi üslerinin kurulması yoluyla olsun ekonomik kontrolün önemi artmıştır. Buna bağlı olarak çokuluslu şirketler, ucuz işgücünün bulunduğu sadık ülkelerde kendileri için sanayiler kurmaya başladılar ve sanayi üssü olan bu ülkeler arasında ise Kore, Hong Kong, Tayvan ve Brezilya yer almaktadır. Nitekim bu ülkelerde otomobil, tekstil ve gemi sanayileri kurulmuş ve piyasalar rekabet edilmesi güç fiyatlara sahip ürünlerle dolup taştığından dolayı bu sanayi üsleri Avrupalıları ve Japonları endişelendirmeye başlamıştır. Şüphesiz bu çalışma, hem Japonya’yı hem de Batı Almanya’yı yeniden ele geçirmeyi hedefleyen Amerika’nın çıkarına hizmet etmektedir.

Bu yabancı sanayi üslerinin, kendilerine ev sahipliği yapan ülkelerdeki sanayi gelişiminin bir sonucu olmadığını gösteren şey, bu ülkelerin hala bilimsel ve teknik olarak geride kalmış olması ve endüstriyel ilerlemenin bilimsel ve teknik ilerlemeden ayrılmaması, aksine onun göstergelerinden biri olmasıdır. Dolayısıyla dünyanın bu bölgesinde faaliyet gösteren Koreli şirketleri tanıyan birinin, bu şirketlerin oynağı rolün hakikatini göreceği noktasında bir şüphe yoktur.

Sanayileşmiş dünyanın ülkeleri arasındaki çatışma ve rekabet hali işte budur. O halde bizler, sanayileşmede bize yardım etmelerini mi yoksa ülkelerimizi kendi ürünleri için pazarlardan, pazarlar için rekabet ettikleri ülkelere dönüştürmelerini mi bekliyoruz? Eğer durum böyleyse, o halde bu ülkelerin gelişmekte olan ülkelere teknoloji transfer etmelerinin ne anlamı var ki?

3- Teknoloji transferinin anlamı: (TRANSFEER OF TECHNOLOGY)

Bilim, maddenin nasıl oluştuğunu ve özelliklerinin neler olduğunu bilmekle ilgilenirken, teknoloji ise bu maddenin insana hizmet edecek ve refahını artıracak biçimlerde şekillenmesini amaçlamaktadır. Dolayısıyla yarı yalıtkan malzemelerin (YARI İLETKENLER) özelliklerinin bilinmesi, transistörün kurulmasına yol açmaktadır. Örneğin radyo cihazı, birkaç transistörün, direncin ve diğer elektronik kelimelerin bağlantısıdır. Ayrıca kelimeler, radar, bilgisayar veya başka bir şeyle sonuçlanması için başka bir şekilde bağlanması da mümkündür. Teknolojik sistemlerin bulunmasıyla ilgili mühendislik sürecini dört sürece ayırmak mümkündür ki bunlar şunlardır:

1- Tasarım (DESIGN).

2- Üretim (MANUFACTURING).

3- Operasyon (OPERATION).

4- Bakım (MAINTENANCE).

Daha önceki operasyonlardan her biri, sanayi üretimini ve sanayileşmemiş ülkelerde farklılık gösteren teknoloji ve bilgi düzeyini gerektirir. Zira teknolojik sistemlerin yurt dışından ithal edilmesi -ki bu en az karmaşık mühendislik operasyonlarından biridir- cihazların çalıştırılmasını ve bu cihazların karmaşıklık derecesine bağlı olarak eğitim ve öğretimi gerektirir. Örneğin bir pilot, ister sivil ister askeri bir uçak uçursun uzun bir eğitime ihtiyaç duyar. Bu nedenle bir pilot, modern uçaklarda ustalaşıncaya kadar ülkesine daha çok çaba ve paraya mal olur. Aynı şey, termik veya nükleer santraller ve uydu iletişim istasyonları için de geçerlidir. Zira bunların çalıştırılması için yüksek derecede eğitim görmüş insanlara ihtiyaç olduğu gibi bilgisayarın da onu çalıştıracak ve insanların onu kullanabilmesi için dillerini anlayacak birine ihtiyacı vardır.

Yüksek düzeyde sanayileşmiş ülkeler teknoloji transferinden bahsettiklerinde, az gelişmiş ülkelerde modern sanayi ürünlerini kullanmalarına imkan sağlayan durumları ve koşulları oluşturmayı kastediyorlar. Zira elektriğin olmadığı bir yerde, buzdolabı alacak kişiler bulunsa bile elektrikle çalışan buzdolabının satılması imkansızdır. Bu nedenle, sanayileşmiş ülkelerden alınan kredilerle bile olsa az gelişmiş ülkelerde elektrik hizmetinin yaygınlaştırılması gerekmektedir. Çünkü elektriğin yaygın olduğu ülke, buzdolapları, klimalar ve diğer pek çok sanayi ürünleri için bir pazar haline gelmektedir. Bu durum, diğer tüm ürünler için de geçerlidir. Bu durumda gelişmiş ülkelerin ürettiği sanayi cihazlarını çalıştıran ve kullanan mühendis, teknisyen, doktor ve benzeri eğitimli kişilerin de bulunması gerekmektedir. Bu ülkeler, tabii ki az gelişmiş ülkelere kendi ihtiyaçlarını karşılayacak sanayiler kurabilecekleri ölçüde teknolojiyi özümsetmekle ilgilenmiyorlar. Zira bu şekilde bu ülkeler, tüketici pazarlar olmaktan diğer pazarlar için yeni bir rakibe dönüşür. Daha da önemlisi, ülkelerin ihtiyaçlarını güvence altına alacak şekilde sanayileşmesi, yabancı nüfuzundan kurtulmalarını sağlayacaktır. Meselenin en önemlisi işte budur. Zira ister tanklar, uçaklar ve füzeler gibi askeri olsun, isterse jeneratörler, reaktörler ve diğerleri gibi askeri olmasın geri kalmış başka bir ülkeye sanayi ekipmanı sağlayan sanayileşmiş bir ülke, ister istemez ikinci bir ülkede nüfuz sahibi olur. Örneğin bazı Batılı ülkeler, Bangladeş’in Pakistan’dan ayrılmasından sonra başına gelen kıtlık sırasında yardım malzemelerini dağıtması için helikopterler sağlamış ve yarım Sterlin değerindeki tek bir yedek parçanın olmamasından dolayı bu uçakların çoğu arızalanmış ve bazıları da bozulmuştur. Dolayısıyla modern savaş, her gün yüzlerce tank ve uçağı yiyip bitirmektedir. Zira fabrika sahibi olmayan bir ülke, kriz zamanlarındaki askeri teçhizatların tedarikinde, hayati derecede sanayileşmiş ülkenin devamlılığına bağlıdır. Dolayısıyla bu, Ekim 1973 savaşının kanıtladığı gibi bir ölüm kalım meselesidir. Zira İsrail, tank ve uçaklarını kaybetmiş, bu da Amerika’yı, ABD ordusunun stoklarından İsrail’e ekipman tedarik etmek için bir hava köprüsü kurmaya sevk etmiştir. Aksi takdirde İsrail savaşa devam edemezdi. İşte İran, İran uçaklarının bakımını yapmaları ve uçakların hurda bir demire dönüşmelerini engellemeleri için Amerikalı uzmanları geri çağırmaya karar vermiştir.

Buradan, sözde teknoloji transferinin yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Zira gücün yolu, ülkenin kendi kendine yeterliliğini sağlayacak ağır sanayiler kurmak, yabancı nüfuzundan kurtulmak ve tüketim sanayileri veya baraj projeleri gibi ülkeyi tarımsal olarak tutmayı ve gerçek sanayileşmeden uzaklaştırmayı amaçlayan projelerle yetinmekten sarfı nazar etmektir. Ağır sanayiler ise aşağıdakileri içermektedir:

1- Demir-çelik sanayisi.

2- Uçak, gemi, tank, traktör, otomobil ve füze motorlarını kapsayan motor sanayisi.

3- Uçak, gemi ve araba iskeletleri sanayisi.

4- Petrokimya sanayileri.

5- Elektronik sanayiler.

6- Silahlar da dahil nükleer sanayiler.

7- Uzay sanayisi.

4- Ağır sanayi kurmak için gerekenler:

Ağır sanayilerin kurulması, herhangi bir ülkenin, diğer sanayi ülkelerine bağımlı bir durumdan, kendi ihtiyaçlarını güvence altına almasını ve onu başkaları için bir pazar değil de endüstriyel fetihlerin kaynağı olan bir ülke haline getiren sanayileşme durumuna dönüşmesi için temel bir unsurdur. Bu iş meşakkatli olup yolu da tehlikeler ve problemlerle doludur. Ayrıca bu sanayiler birbirlerine bağlı olup bunların birbirlerinden ayrılmaları imkansızdır. Nitekim bunlar, hammaddelere ihtiyaç duyduğu gibi geniş ölçüde muazzam çabalara ve eğitimli insan gücüne ihtiyaç duyar. Ancak bu hususta en önemli olan şey, bu sanayileşmenin başlı başına yabancı nüfuza karşı bir devrim ve ona bir meydan okuma mesabesinde olmasıdır. Zira bu, Batı’nın azgelişmiş ülkeler için hazırladığı ve Batı’nın büyüsüne kapılan aydınların onunla birlikte hareket ettiği tüm kalkınma teorileriyle çelişmektedir. Çünkü bu teoriler, tedriciliğin (aşamanın) olduğunu söylüyor ve az gelişmiş ülkeleri hammadde tedarikçisi olarak sanayileşmiş ülkeler için bir pazar olarak tutmayı amaçlıyor. Nitekim daha önce Amerika’nın, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve UNESCO, UNICEF, Kalkınma Ajansı ve diğerleri gibi Birleşmiş Milletlere bağlı kurumlar gibi uluslararası nitelikteki kurumları kontrolü genişletmenin araçları olarak kullandığına ve bunların tamamının, geri kalmış ülkeleri sanayileşmenin doğru yolundan uzaklaştırmak ve bilindiği üzere bu ülkelerin enerji ve kaynaklarını gereksiz şeylere harcamak için çalıştıklarına zaten değinmiştik.

Oysa gerçek sanayileşme, yabancı nüfuza karşı bir devrim anlamına gelir. Bu nedenle bu, kamuoyunun enerjilerini sanayileşme gibi zorlu hedeflere yöneltebilmeleri için istediği düşünceyle kamuoyunun güvenini kazanabilecek siyasi ve bilinçli bir liderliğin benimsediği fikri ve akidevî temelde ele alınması gereken siyasi bir meseledir. Dolayısıyla azı dişlerle sımsıkı tutunulması gereken altın kural, ne kadar zorlukları olursa olsun kendine güvenmektir. Nitekim yabancı bilgi ve pratik başarılardan uzak durmak imkânsız olsa da yabancı nüfuzun bu süreçte bir yol bulmasını önlemek için yüksek duvarlar dikilmesi gerekir. Bu da yabancı şirketlerin ve genel olarak da yabancıların uzaklaştırılmasını zorunlu kılmaktadır. Çünkü bu, yabancı nüfuzun ülkeye sızmasının bir yoludur. Bu yüzden sanayiler, sadece ülkenin evlatları yoluyla kurulmalıdır.

Kendimize güvenme ilkesini benimsediğimizde, bazıları bu görevin yerine getirilmesini imkânsız görebilir. Zaten Batı’nın ve onun kültürüyle sırtlanlaşanların teşvik ettiği şey de budur. Ancak bizler bunun mümkün olduğunu söylüyoruz. Zira bu yüzyılın başlarında Rusya, ülkesini geride kalmış bir tarım ülkesinden ileri sanayi ülkeleri arasında ön sıralarda yer alan bir sanayi ülkesine dönüştürmüştür. Her ne kadar biz Rusya’daki siyasi sisteme inanmıyor olsak da yukarıda bahsettiğimiz kendine güvenme (özgüven) şekliyle sanayileşmeyi başarmıştır. İşte bu, deneyimine tanık olduğumuz bir durumdur. Nitekim Lenin, kendisinden traktör satın alması talep edildiğinde söylediği şu sözüyle meşhur olmuştur: “Bizler üretimini yapıncaya kadar traktör kullanmayacağız, traktörü o zaman kullanırız.” Ayrıca Çin’de Mao da, kendine güvenme ve Çin’in kapılarını yabancı nüfuza kapatma konusunda Lenin ve Stalin’in izlediği yolu izlemiştir. Mao döneminde Çin, bu konuda bazı başarılar elde etmesine rağmen ancak sanayileşmeyi gerçekleştirmede başarısız olmuştur ve bu başarısızlık, komünizm olgusuna bağlanabilir. Zira komünizm, ivmesini kaybetmiş ve onun batıl ve insan fıtratına aykırı olduğu ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Çin’deki kamuoyunun akidesi haline gelememiştir. Bu yüzden liderlik, kamuoyunu hedefleri yönünde hareket ettirmekten aciz kalmıştır.

Sanayileşmenin gerçekleşmesi yönündeki riskleri ve zorlukları artıran unsurlar arasında şunlar sıralanabilir:

1- Ağır sanayi kurarak sanayileşme sürecinin gerçekleşmesi, uzun yıllar alabilecek bir husus olup en iyi koşullarda yirmi yıl kadar sürebilir. Bu geçiş döneminde bu yolu izleyen ülke, sanayileşmeyi gerçekleştirinceye kadar gelişmiş ülkelerden daha zayıf kalacağından dolayı özellikle içeriden ve dışarıdan siyasi komplolara maruz kalacaktır. Bu da süreci korumak ve sürekliliği sağlamak için liderliğin omuzlarına ağır bir yük yüklemektedir.

2- Sanayileşme sürecinden amaçlanan, gelişmiş sanayi ülkelerinin saflarına yetişmektir. Zira bu ülkeler, bir durgunluk halinde değil, teknolojik düzeylerinde sürekli bir ilerleme halindedirler. Dolayısıyla onlara yetişmek isteyen biri, bizimle onlar arasındaki uçurum giderek genişlediğinden dolayı hareketli bir hedefi kovalamak zorundadır. Zira teknolojik başarıların gelişme hızı inanılmazdır.

3- Gelişmiş ülkelerin uluslararası para sistemi ve küresel ekonomi üzerindeki hakimiyeti, sanayileşmek isteyen ülkelerin kapalı bir parasal ve ekonomik ada kurmalarını zorunlu kılmaktadır. Bu ise uluslararası ticarete katılmamak anlamına gelmez. Bilakis ülkenin, özellikle temel ihtiyaçlarda dışa bağımlılığını azaltmak için kendi kendine yeterliliğe ulaşma temelinde çalışması anlamına gelir. Finansman konusuna gelince; ister uluslararası bir isim altında gizlenen kuruluşlardan olsun, isterse büyük ülkelere ait kuruluşlardan veya özel bankalardan olsun, dış yardım ve krediler konusunda çok ama çok dikkatli olmak gerekir. Zira bu kredi ve yardımlar, genellikle borçlu devletleri kontrol etmek ve yoksullaştırmak için verilmektedir. Belki de Türkiye ve Mısır bunun en büyük tanıklarıdır. Zira bu ülkeler, onlarca yıldır milyarlarca dolar borç aldılar ve ekonomik durumları kötüye gidiyor. Şu an Türkiye iflasın eşiğinde olup Mısır da öyledir. Dolayısıyla gelecekte yapılacak yardımın akıbetinin bir önceki yardımın akıbetinden daha iyi olması beklenmemelidir. Buna göre sanayileşmek isteyen bir ülke, uluslararası para sistemini kontrol eden sömürgeci ülkelerin ağlarına düşmeme ve kendini finanse edip kendisine güvenme yolunda zor bir görevle karşı karşıyadır.

4- Sanayileşmeye sıfırdan başlayan bir ülke, deneyim ve yetişmiş insan gücü eksikliği diğer bir ifadeyle insan gücü sorunu yaşayacaktır. Bu alanda deneyim önemlidir. Bu sorun hafife alınmamasına ve buna yönelik plan yapılmasını hak etmesine rağmen ancak özellikle Avrupa ülkeleri ve Amerika’da işgücünün küçük bir bölümünü oluşturan gelişmekte olan ülkelerin evlatları olduğundan ve onlardan yardım alınabileceğinden dolayı önceki sorunlara göre daha az önem taşımaktadır.

5- İslam dünyası:

Avrupa’daki sanayi devriminden bu yana Arap dünyası da dahil İslam dünyası Batı’nın şiddetli saldırılarına maruz kaldı. Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve Hilafetin kaldırılmasıyla da Batı, tüm İslam dünyasını nüfuzu altına almayı başardı, İslam’ı siyasi hayattan uzaklaştırdı ve geriye sadece ibadetler ve diğer hükümlerden birkaç tanesi kaldı. Ancak Müslümanlar yenilgilerine rağmen Batı’ya teslim olmadılar ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, İslam dünyasını bu yüzyılın ellili ve altmışlı yılların başlarında zirveye ulaşan bir kurtuluş dalgası sardı. Ancak Batı, sahte devrimler ve sahte kurtuluş kahramanları aracılığıyla bu dalgayı ortadan kaldırıp durdurdu. Böylece insanları özgürlüklerine elde etmeye hazırladı. İşte yetmişlerin sonlarında bizler, İslam dünyasının hala Batı nüfuzunun ağırlığı altında ezildiğine şahit oluyoruz. Zira devrimci olduğunu iddia eden resmi hareketlerin çoğunu incelediğimizde, şayet talep etmiş olduklarını ellilerde talep etmiş olsalardı ihanetle damgalanırlardı. Nitekim şayet Mısır Sedat iktidara gelmeden önce gerçekten yabancı nüfuzundan kurtulmuş olsaydı, Sedat gibi bir yöneticinin tek başına Mısır’ı şu an Amerika’ya bağlı olduğu duruma geri getirmesi imkansızdı. Dolayısıyla Sedat, önceki iktidarın bir parçası olduğu gibi onun Amerika’ya bağımlılığının bir uzantısıdır. Her ne kadar bizler, inanılmaz bir durgunluk, uyuşukluk ve teslimiyet dönemi yaşıyor olsak da bu ümmette hala bir hayır olduğunu umuyor ve onun İslam yoluyla ama sadece İslam yoluyla özgürleşmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ancak bu, kesinlikle İslam’ın siyasi hayattan dışlanmasına neden olan sorunları ve meseleleri görmezden geldiğimiz anlamına gelmez. Aksine bu sorun ve meselelerle fikri düzeyde yüzleşmek gerekir. Bu da yeni bir çaba göstermeyi gerektirir. Dolayısıyla fikri miras üzerinde durmak yeterli değildir. Bilakis bir yandan da yeni gerçekleri ve olayları anlayarak, yani bu asırda ve ondan önce meydana gelen birçok ve büyük gelişmelerin olduğu dünyayı anlamının yanı sıra İslam’a dayalı canlı bir siyasi ve yasama düşüncesi inşa etmek için İslam’ın usulünü anlayarak geliştirmek gerekir. Dolayısıyla sadece fıkhî mirasımızla bu çağın sorunlarına cevap verebileceklerini sananlar hata ediyorlar. Bilakis Kur’an ve sünnete geri dönerek modern sorunları saf İslam temelinde çözmek için içtihadı mümkün kılan köklü ve aydın bir düşünceye sahip olmak gerekir.

Herhangi bir bilinçli siyasi liderliğin, Arap dünyasından başlaması gerekir. Çünkü İslam dili Arapça olup Arapçanın İslam’dan ayrılması imkânsız olduğu gibi ortaya çıkan sorunlarla Arapça olmaksızın başa çıkmak da imkansızıdır. Bununla birlikte İslam temelinde bir devlet inşa etmek, aşılması gereken büyük sorunları görselleştirmek için uygulanabilir siyasi bir vizyon gerektirir. Bu sorunlar arasında daha önce açıklamış olduğumuz sanayileşme sorunu ise teknoloji ve bilgi meselesinden daha çok siyasi bir sorundur. Dolayısıyla sanayileşme, yabancı nüfuzdan kurtulmanın gerekliliklerinden biri olduğuna göre, İslam’ın vacip kıldığı kurtuluş da işte budur. Aynı zamanda sanayileşme, Müslümanlar arasındaki birliğin tekbir varlık altında olmasını gerektirir ki böylece sanayileşme için gerekli olan insan gücü ve Mısır ve Türkiye gibi ülkelerin yanı sıra diğer ülkelerde bulunan hammaddeler bu varlık altında toplanmış olsun. Zira birlik şeri bir farz olmanın ötesinde onsuz özgürleşmenin imkânsız olduğu sanayileşmenin de gerekliliklerinden biridir.

Savaş sanayisinin, sanayileşmede başı çektiği zihinlerden çıkmaması gerekir. Çünkü askeri güç olmadan devletlerin siyasi bir ağırlığı olmaz, bu ise Batı Almanya ve Japonya örneğinde açıkça görülmektedir. Zira bunlar, ekonomik olarak ilerlemelerine ve ülkeleri ekonomik devlerden biri olarak görülmesine rağmen askeri güçten yoksun olmaları nedeniyle siyasi ağırlıkları ekonomiden çok daha azdır.

6- İslam’da sanayi hükümleri:

İslam, Darwin’in teorileri gibi İslam akidesine aykırı olmaması ve onu zayıflatmaması şartıyla bilim ve teknolojinin herhangi bir kaynaktan alınmasını mubah kılmaktadır. Buna ise Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, hurma ağacının aşılanmasıyla ilgili hadisi delalet etmektedir. Zira şöyle buyurmuştur: أنتم أدرى بشؤون دنياكم “Siz dünya işlerini daha iyi bilirsiniz.” Aynı şekilde Allah’ın Rasulü, silah sanayisini öğrenmesi için Yemen’e birini göndermiştir. Dolayısıyla fizik ve kimya gibi maddenin bileşimini araştıran bilim evrensel olup bunların Batılı kafirlerden veya komünistlerden alınmasında hiçbir sakınca yoktur. Aynı şekilde petrokimya endüstrisi, gemi yapımı, füzeler ve benzerleri de evrenseldir.

Sanayi ile ilgili temel şeri meseleye gelince; bu bir mülkiyet meselesidir. Yani fabrika, ne zaman ferdi mülkiyet olur ve ne zaman kamu mülkiyeti olur meselesidir. Buna dair cevap ise; Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in İbn Ömer’den rivayet edilen hadiste şöyle buyurmasıdır: لعنت الخمر على عشرة وجوه: لعنت الخمرة بعينها وشاربها وساقيها وبائعها ومبتاعها وعاصرها ومعتصرها… “İçkiye on yönden lanet edilmiştir: İçkiye, içkiyi içene, onu taşıyana, satana, satın alana, sıkana ve sıktırtana lanet edilmiştir…” İla ahiri hadis. Sanayinin mubah olması bakımından Allah’ın Rasulü minber ve oturak yaptırmıştır. Sonra Rasul geldi ve içki sıkma sanayisini haram kıldı. Burada onun haram kılınması, içki üretmek için sıkılmasından dolayıdır. Dolayısıyla içki fabrikası, sıkılmasına izin verdiği şeyin hükmünü alır. Bu da fabrikaya, ürettiği şeyin hükmünün verildiği anlamına gelmektedir. Bu ise sadece içkiye özel değildir. Bilakis tüm haram olan şeyler için geneldir. Dolayısıyla esrar, afyon, eroin ve benzerlerinin üretilmesi de haramdır. Nitekim bu şeyler haram olduğu gibi heykel sanayisi de haram kılınmıştır. Zira heykeller de haramdır ve benzerleri gibi… Bu, fabrikanın ürettiği şeylerin hükmünü aldığına dair bir delildir. Buna dair hadisten şu kaide istinbat edilmiştir: “Fabrika, ürettiği maddenin hükmünü alır.” Bu istinbat, istidlal yönünü net bir şekilde ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bu şerî kaideye binaen, haram olan şeylerin üretilmesi haram olmaktadır. Örneğin petrol çıkarmak gibi kamu mülkiyetine dahil olan şeylerin imalatı da kamu mülkiyetinden olur. Bu yüzden fertler, örneğin demirin çıkarılması gibi kamu malı özelliğini kaldırıp kendileri için ferdi mülkiyet olması amacıyla kamu malına giren bir şeyi doğrudan üretme hakkına sahip değillerdir. Zira kamu mülkiyeti, şeriatta şerî nâsslarla belirtilmiştir. Bunlardan biri de Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlidir: النَّاسُ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَأِ وَالنَّارِ “İnsanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, merada ve ateşte.” Bitmek tükenmek bilmeyen madenler de aynıdır. Zira bunların da kamu mülkiyetinden olduğuna delalet eden hadisler varit olmuştur. Bunun dışında otomobil, şekerleme ve kedi bakım ürünleri fabrikaları ile tekstil ve ayakkabı fabrikaları ve benzeri gibi olanlar ferdi mülkiyettendir. Ancak devlet, bazı fabrika türlerini kurmak zorunda olduğu için, özellikle bireyler için ilk etapta kurması zor ve stratejik öneme de sahipse bunlar bireysel mülkiyetten olsalar bile bireyler gibi bunları sahiplenebilir. Dolayısıyla devletin gücü ve yabancı nüfuzundan kurtulması, meşhur şerî kaideye göre olmadıkça tamamlanmış sayılmaz: “Bir vacibin ancak kendisi ile tamamlandığı şey de vaciptir.”

Sonuç: Batı ortamlarında konuşulan teknoloji transferinde amaçlanan, sömürgeci ülkelerin sanayi ürünlerinin önünü açmak, halkları sanayileşmeden uzak tutup yabancıların kontrolü ve nüfuzu altında tutmak için onların tüketici bir pazar olarak kalmalarını sağlamaktır. Phantom veya MiG uçak teknolojisi ya da santrallere veya bilgisayarlara ait teknolojiler, bu ürünlerle birlikte üretici ülkeden bu ürünleri kullanan ithalatçı ülkeye transfer edilmezler. Hatta diğer modern ürünlerin tüketilmesi veya ortaya çıkarılması, bu ürünlerin sürekli çalışmasının bakım ve yedek parça teminini gerektirmesinin yanı sıra eskilerin terk edilmesine yol açmaktadır. Bu da ithalatçı ülkelerin üretici ülkelere bağımlı kalmasına neden olmaktadır. Binaenaleyh bağımlılığa karşı devrimin bir parçası olarak ağır sanayiler kurarak sanayileşmek gerekir; bu ise ancak İslam dünyasında fikri liderlik olarak İslam’a dayalı siyasi bir devrimle mümkündür.