İnsanlardan birçoğu hayatın bütün nizamlarına “İçtimai Nizam” adını vermektedir. Oysa bu, yanlış bir kullanım biçimidir. Çünkü hayatı ilgilendiren nizamlara “Toplum Nizamları” demek daha doğrudur. Gerçekte bunlar toplumu ilgilendiren nizamlardır. Bu nizamlar, bir arada bulunmalarına veya toplu hâlde olmalarına bakılmadan belli bir toplumda yaşayan insanlar arasındaki ilişkileri düzenler. Bu nizam ve düzenlerde bir araya gelmeye bakılmaz, yalnızca ilişkilere dikkat edilir. Bundan dolayı ilişkilerin sayısına ve farklılıklarına göre düzen ve nizamlar da çeşitli ve farklı olurlar. Bu nizamlar; iktisat, yönetim, siyaset, eğitim ve öğretim, cezalar, muamelat, beyyineler [Mahkemelerde delil olarak itibar edilen hususlar. Mütercim] ile ilgili nizamları ve diğerlerini kapsamaktadır. Bütün bu sayılanların her birine veya hepsine birden “İçtimai Nizam” demek doğru olmadığı gibi uygun da değildir. Buna ilave olarak, “içtima” kelimesi nizamın sıfatı durumundadır. Öyleyse bu sistemin, insanların bir arada bulunmalarından kaynaklanan sorunların düzenlenmesini konu edinmesi kaçınılmazdır. Gerçekte erkeğin erkekle, kadının da kadınla bir araya gelmelerinde herhangi bir nizama ihtiyaç yoktur. Çünkü böyle bir birliktelikten birtakım problemler ortaya çıkmayacağı gibi, herhangi bir nizama ihtiyaç gösteren ilişkiler de doğmaz. Hepsi bir araya gelmemiş olsalar bile tek bir beldede yaşamalarından dolayı erkeklerin ve kadınların aralarındaki menfaatlerin düzenlenmesi için bir nizam ve düzen gereklidir. Bir erkeğin bir kadınla ve bir kadının da bir erkek ile bir arada olmaları neticesinde düzenlemeyi gerektiren birtakım problemler meydana gelir. Yine bu birliktelikten belli bir nizam ile düzenleme yapılmasını gerektiren ilişkiler de oluşur. İşte böyle bir birlikteliğe uygulanacak nizama “İçtimai Nizam” denilebilir. Çünkü gerçekte bu nizam, erkekle kadın arasında içtimai münasebetleri ve birliktelikten kaynaklanan ilişkileri düzenlemektedir.

Bu çerçevede içtimai nizam; kadınla erkek, erkekle kadının içtimai münasebetlerini ve bir araya gelmelerinden doğan erkek-kadın, kadın-erkek ilişkilerini düzenleyen prensipleri beyan eden bir nizamdır. Bu nizam, onların toplumdaki çıkarlarından daha çok, kadın-erkek ilişkilerinden doğan sorunları konu edinir. Örneğin; kadının erkekle, erkeğin de kadınla ticaret yapması, içtimai nizamı değil toplum nizamlarını ilgilendirir. Çünkü ticaret iktisadi nizam kapsamında yer alan hususlardandır. Erkeğin kadınla bir arada yalnız kalmasını yasaklamak veya hangi şart ve zamanda kadının boşanma ve küçük çocuğuna bakma hakkına sahip olacağı gibi hususlar ise içtimai nizamı ilgilendirir. Buna göre içtimai nizamın tarifi şöyle olur: İçtimai nizam; kadınla erkeğin, erkekle kadının bir araya gelmesinin prensiplerini ve bunların bir araya gelmelerinden doğan meseleleri düzenleyen nizamdır.

İslâm’daki içtimai nizamı anlama konusunda tüm insanlar, özellikle de Müslümanlar büyük bir sıkıntıya maruz kaldılar. İslâmi düşünce ve ahkâmdan uzaklaşmalarıyla İslâm’ı ve dolayısıyla da bu konuyu doğru bir şekilde anlamaktan uzaklaştılar. Böylelikle, ifrat ve tefritin her iki ucunda yerlerini aldılar. Müslümanlardan bir kısmı istediği bir giysi ile vücudunu teşhir ederek çıplak bir şekilde kadının sokağa çıkabileceğini ve istediği erkekle istediği şekilde bir arada kalabileceğini savunurken, bir kısım da kadının ticaret ve ziraatla uğraşamayacağını, mutlak olarak erkekle bir arada bulunamayacağını, kadının eli ve yüzü de dahil olmak üzere bütün vücudunun örtülmesi gerektiğini iddia ettiler. İşte bu ifrat ve tefrit çalkantısı ahlaki çöküntüye ve düşüncede donukluğa yol açtı. Bunların sonucunda da; ictimai yönün çatırdaması, aile kaygısı, fertlerde yakınıp sızlanma ruhunun galebe çalması ile fertleri arasında anlaşmazlık ve uyuşmazlıkların artmasına yol açtı. Böylece dağılmış olan İslâm ailesinin toplanması ve mutluluklarını temin etme ihtiyacı, tüm Müslümanların nefislerini doldurdu. Bu tehlikeli problemin tedavisini araştırmak birçoklarının aklını meşgul etti. Konu üzerinde yapılan çalışmalar birbirinden farklı çözümleri ortaya çıkardı. İçtimai tedaviyi izah eden birçok kitap ve yazılar yazıldı. Şer’î mahkeme ve seçim sistemlerinde tadilatlar yapıldı. Birçok Müslüman kendi görüşlerini hanımlarına, kız kardeşlerine ve kızlarına uygulamaya çalıştı. Okullarda kadın-erkek karışık eğitim yapılması için, eğitim sistemlerinde tadilatlar yapıldı. Bütün çaba ve gayretler buna benzer görüntülerle meydana çıktı. Fakat gerek bunlar gerekse diğerleri; arzu edilen tedaviyi ortaya koyma, istenilen nizamı bulma hususunda başarılı olamadılar. Netice itibariyle de güzel bir çözüme ulaşamadılar. Çünkü Müslümanların büyük bir kısmı iki ayrı cins olan kadın-erkek münasebetlerini ilgilendiren hususlar karşısında kör kaldılar. Bu iki cinsin, içinde yardımlaşacakları yolun bulunamaması sebebiyle ümmetin ıslahı da mümkün olmadı. Evet, kadın ve erkeğin bir araya gelmesi ile ilgili İslâmi hükümler ve fikirler konusunda tam anlamıyla cahil kaldılar. Bu bilgisizlikleri nedeniyle çözüm ve yöntem üzerinde tartışmaya, birbirleri ile cedelleşmeye ve konunun özünü inceleyip araştırmaktan tamamen uzaklaşmaya başladılar. Müslüman düşünürlerin bu girişimleri yüzünden toplumda sıkıntı ve gerginlik daha da artmış, özellikleriyle diğer toplumlardan ayrılan İslâm ümmetinin varlığı üzerinde tehlike oluşturacak korkunç bir uçurum oluşmuştur. Artık Müslüman ailenin İslâm’ın özünü kaybetmesinden İslâm düşüncesini, hükümlerini ve görüşlerini doğru bir şekilde anlamaktan uzaklaşacağından da korkulmaya başlanmıştır.

Bu fikrî sıkıntı ve doğruyu anlamaktan sapmanın sebebi; Batı hadaratı ve kültürünün bize karşı açtığı acımasız savaş neticesinde, düşüncemiz ve zevklerimiz üzerinde Batı’nın tam bir hâkimiyet kurması; Batı hadaratının düşünce ve anlayışımıza hâkim olması, hayat ile ilgili anlayışlarımız, eşyaya ait ölçülerimiz, İslâm’a karşı ruhlarımıza kök salmış bulunan İslâm’a düşkünlüğümüz ve mukaddesata saygınlığımız gibi köklü kanaatlerimizi değiştirmesidir. Dolayısıyla Batı hadaratının bize karşı kazandığı zafer; ictimai yön de dâhil olmak üzere hayatın her yönünü etkisi altına almasıdır.

İslâm ülkelerinde Batı hadaratı ile bu hadaratın medeni görüntüleri ve maddi sahadaki gelişme ortaya çıktığı zaman birçok kimse bu korkunç gelişmeyi şaşkın gözlerle seyretti. Bu medeni ve teknik görüntüleri taklit etmeye başlarken hadaratını da almaya uğraştılar. Çünkü ilerlemeye delalet eden bu medeni şekilleri, bu hadaratın sahipleri ve ona davet edenler meydana getirmişlerdi. Bunun için, teknik araç ve gereçler yani medeni şekiller ile Batı hadaratı arasında bir ayrım yapmaksızın Batı hadaratı ve medeniyetinin tümünü taklit etmeye çalıştılar. Onlar, hadaratın hayata ait tüm düşünce ve mefhumlardan ibaret bir hayat tarzı medeniyetin ise hayatta kullanılan somut teknik alet ve edevat olduğunu idrak edemediler. Buna bağlı olarak da hayat hakkındaki mefhumları ve yaşam tarzını dikkate almadılar. Buna ilaveten Batı hadaratının İslâm hadaratı ile temelden birbirine ters esaslar üzerine oturtulmuş olduğunu da anlamadılar. Batı hadaratının hayatı tasviri ve insanın gerçekleştirmeye çalıştığı saadet mefhumununda İslâm hadaratına ters düştüğünü, onun İslâm hadaratından farklı bir esasa dayandığını da idrak edemediler. İslâm ümmetinin Batı hadaratını almasının imkânsızlığını ve İslâm ümmetinden bir parça olarak kaldığı veya üzerinde İslâmi cemaat sıfatı baki olduğu sürece İslâm ümmetinden hiçbir cemaatin hiçbir beldede bu hadaratı almasının mümkün olamayacağını da idrak edemediler.

İslâm hadaratı ile Batı hadaratı arasındaki bu temel ve öze ait ihtilafı kavrayamamak, Batı hadaratını nakletmeye ve taklide neden oldu. Birçok Müslüman, bir kitabı kopya edercesine anlamadan Batı hadaratını İslâm beldelerine taşımaya çalışırken bir kısım Müslümanlar da netice ve sebeplerini düşünmeden ona ait mefhumları ve ölçüleri taklit etmeye çalıştılar. Böylece bu kimseler, toplumda erkekle kadın arasında herhangi bir ayırım yapmayan ve bundan kaynaklanan sonuçlara da aldırmayan Batı düşüncesini benimsediler. Böylece Batı kadınının üzerinde gördükleri birtakım medeni görüntüleri taklit ettiler veya taklide çalıştılar. Ancak bu medeni görüntülerin, Batı hadaratı ve hayatına ait mefhumlarla uyuşabileceğini, fakat İslâm hadaratı ve hayatına ait mefhum ve tasvirlerle uyuşamayacağını idrak edemediler. Batı medeniyetinin eseri olarak görülen zahiri şekillerden çıkacak sonuçların hiçbirinin hesabını yapmadan kendilerini kaptırdılar. Evet, bu göz kamaştırıcı Batı tekniğini gördükleri zaman sonuçlarına bakmadan, toplumda ve toplantılarda Müslüman kadının erkekle bir arada bulunmasında herhangi bir sakınca olmayacağına, ortaya çıkacak problemlere bakmadan Müslüman kadının Batı medeniyetine ait kıyafetlerle görünmesinin gerekli olduğuna inandılar. Dilediği şeyi yapabilmesi için Müslüman kadının kişisel hürriyetinin garantilenmesi ve dilediği şeyi yapabilme hakkının verilmesi çağrısında bulundular. Buna bağlı olarak da bir gereklilik olmadan ihtilata, teberrüce, ziynetin açığa vurulmasına ve de kadının yönetimi üstlenmesine çağrıda bulundular. Bütün bunları da kalkınma ve ilerlemenin delili olarak gördüler.

Bu taklitçi nakilciler suyu daha fazla bulandırarak, kendilerini şahsi hürriyete çok fazla önem veren kimseler olarak kabul ettiler. Hatta toplumsal veya bir başka neden olmaksızın, şahsi hürriyetin gereği olarak kadın ile erkeğin bir arada bulunabileceğini ve istediği şekilde direkt olarak buluşabileceklerini söylediler. Kadın ile erkek arasında görüşmenin sağlanabilmesi ve sadece şahsi hürriyetlerden faydalanılmasını gerekli gören görüşlere balıklama atlayan bu taklitçi, nakilci grupta; kadın ve erkek arasındaki ilişkileri, yalnız “dişilik” ve “erkeklik” ilişkileri hâline indirgeyen kötü bir etki meydana geldi. Kötü etki, bu grubu aşarak toplumun diğer kesimlerine de sirayet etti. Buna bağlı olarak da bu ilişki hayat sahasında kadın ve erkek arasında herhangi bir dayanışma meydana getirmedi. Aksine bunun sonucunda ahlaki çöküntü, kadının teberrücü, kocası veya mahremi dışındakilere ziynetini göstermesi ortaya çıktı. Neticede Müslümanlarda düşüncede sapma, zevk anlayışında bozukluk, güvende şiddetli bir sarsıntı, ölçülerde bir yıkım yaşandı. Batı toplumunda kadın-erkek ilişkilerine herhangi bir önem verilmediğine dikkat edilmeden Batı’nın toplum hayatı örnek alındı ve Batı toplumu ölçü kabul edildi. Yapılan hareketlerin, uyulması farz olan esaslara ters düşüp düşmediğine, İslâm’ın Batı yaşam tarzını kötü görüp görmediğine veya Batı yaşam tarzının toplumun ahlakına büyük bir zarar vereceğine bakılmadı. İslâm toplumunun bu bakışa özünden muhalif ve onunla tümüyle tenakuz hâlinde olduğuna dikkat edilmedi. Çünkü İslâm toplumu, gayrimeşru kadın-erkek ilişkilerini büyük günahlardan sayarak bu tip hareket ve davranışlara sopa ve recm gibi şiddetli cezalar getirmiş, bu işin faillerini de; hor, hakir ve nefret gözüyle bakılarak toplum tarafından dışlanması gereken kimseler olarak telakki etmiştir. İslâm toplumunun namusa korunması vacip olan değer nazarıyla baktığı, hakkında şüphe edilmeyen hakikatlerdendir. Bu hususta ne bir münakaşayı ne de bir cedeli kabul etmez. Irz ve namusu koruma uğrunda malın ve canın istenerek feda edilmesini, herhangi bir özür ve bahaneye yer vermeksizin gerekli görür.

Evet, bu nakilci ve taklitçiler iki toplum arasındaki bu derin farkı dikkate almadıkları, anlayamadıkları gibi İslâmi hayatın üzerlerine yüklediği sorumlulukları ve şer’î hükümlerin kendilerinden istediği hususları da anlamadılar. Nakil ve taklitçiliğin arkasına takılarak, çağdaşlaşması ve güçlenmesi uğruna kadına serbestiyet elbisesi giydirildi. Kötü ve yerilmiş ahlakla vasıflanması hiçbir kimseyi ve kurumu ilgilendirmedi. İşte bu nakilci ve taklitçiler ümmeti kalkındırmak gerekçesi ile kadını çağdaşlaştırma adı altında Müslümanlardaki içtimai yönü yıkmaya devam ettiler. Başlangıçta bunlar azınlıkta idiler ve ilk dönemde ümmet bunların davetinden hoşnut olmadı. Fakat İslâm beldelerinde kapitalist sistem, önce sömürgeciler tarafından ardından da kapitalizm kafilesinde yer alan ve sömürgeci kâfirlerin yolunu takip eden uşakları tarafından uygulanarak İslâm memleketlerinde egemen olunca bu azınlık daha da etkili oldu ve düşüncelerini şehir halkına hatta köylerde ikamet edenlere bile götürebildi. Müslümanları, kendilerinin takip ettikleri yola, Batı hadaratını taklide götürdüler. Bu taklit, birçok İslâm ülkesinde İslâmi çehreyi silip süpürdü. Öyle ki bu taklitte İstanbul ile Kahire, Tahran ile Şam, Karaçi ile Bağdat, Kudüs ile Beyrut arasında herhangi bir fark kalmadı. Hepsi de Batı hadaratını taklit ve nakil kervanında yerlerini alıp yollarına devam etmektedirler.

Durum böyle olunca doğal olarak Müslümanlardan bir cemaatin bu fikirlere karşı mücadele vermek için harekete geçmesi gerekecekti. Halkı Müslüman olan ülkelerde çeşitli cemaatlerin bu görüşlere karşı savaşması ve mücadele vermeleri kesin ve gerekli olan bir şeydi. Bu amaçla Müslüman kadının toplumdaki şeref ve ahlakını korumanın farz olduğunu söyleyen bir hatta birçok cemaat ortaya çıktı. Fakat bu cemaatler, İslâm nizamlarını anlamadan ve bu husustaki şer’î hükümleri gereği gibi açıklamadan mücadele verdiler. Bunlar bu mücadelelerini verirken İslâm akidesinin tek esas, şer’î hükümlerin de tek ölçü olarak kabul edilmesi idraki yerine araştırmalarına aklı esas kabul ettiler. Maslahatı akla göre belirlediler. Çeşitli görüşleri benimsemede ve eşyalar hakkında bir hükme varmada aklı tek ölçü olarak aldılar. İnsanları örf ve âdetleri muhafazaya ve ahlaka sarılmaya davet ettiler. Böylece kadının örtüsü konusunda körü körüne taassuba daldılar. Kadına fazlasıyla baskı yapılması, evinden dışarı çıkmasına veya herhangi bir ihtiyacını gidermesine ya da işlerini bizzat kendisinin yürütmesine dahi izin verilmemesi gerektiğini söylediler. Son dönem İslâm âlimleri ve fakihler kadına beş çeşit avret statüsü getirdiler:

1- Namazda örtünmesi gerekli yerler

2- Mahrem erkeklerin yanında örtünmesi gerekli yerler

3- Yabancı (namahrem) erkeklerin yanında örtünmesi gerekli yerler

4- Müslüman kadınların yanında örtünmesi gerekli yerler

5- Kâfir kadınların yanında örtünmesi gerekli yerler

Bu sınıflama sonucunda doğal olarak da kadının kendi dışındakileri görmesine veya herhangi birinin kadını görmesine mani olan mutlak bir örtüye davet ettiler. Kadının, hayatla ilgili işlerini yapmasının engellenmesi gerektiğini söyledikleri gibi; sosyal, ekonomik, yargı ve siyaset sahasında kadının görüş sahibi olmasının, seçme ve seçilme hakkını kullanmasının engellenmesi gerektiğini de söylediler. Kadınlarla hayat arasında duvar ördüler hatta Allahu Teâlâ’nın bazı ayetlerinin kadınlara değil, erkeklere hitap ettiğini, kadınları muhatap almadığını söylediler. Biat sırasında kadınların Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile musafahalarını anlatan hadisi tevil ettikleri gibi, kadınların mahrem yerleri ile ilgili hadisleri ve Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hayatta iken kadınlarla ilgili muamelesini anlatan hadisleri; şer’î hükümlerin gösterdiği şeklin dışında, kendi istedikleri biçime uyacak şekilde tevil ettiler.

İşte bütün bunlar, insanların şer’î hükümlerden uzaklaşmalarına sebep olduğu gibi, Müslümanların içtimai yönlerinin körelmesine de sebep oldu. Bundan dolayı bu insanların görüşleri, kendileriyle savaşan, ortalığı kasıp kavuran fikirler karşısında durma gücüne sahip olamadı. Müslümanlar arasındaki içtimai yönün yükseltilmesine de en ufak bir tesiri olmadı. İslâm ümmeti arasında, ilk müçtehit ve mezhep sahiplerinden sayıca da, ilim ve kültür bakımından da daha az olmayan birçok âlimin bulunmasına, Müslümanların elinde hiçbir toplumun sahip olamayacağı kadar fikrî ve teşri servetin varlığına, genel ve özel kütüphanelerde birçok değerli eser ve kitapların mevcudiyetine rağmen; bunca servet, taklit ve nakilcilerin düştükleri karanlıklardan çıkmalarına yeterli olamadı. Müçtehitlerin sahih olarak istinbat ettikleri İslâmi hükümlere uygun görüşler bile, kadın konusundaki görüşlerine muhalif olduğu için, onları ikna etmede etkili olmadı. Çünkü bu hususta söz söyleyen tüm taraflar, taklitçiler, donuk fikirliler, âlimler ve öğrenciler, düşünen insan olma niteliğinden uzaklaştılar. Vakıayı anlayamadıklarından karşı karşıya oldukları vakıa hakkındaki Allah’ın hükmünü anlayamadılar. Şer’î hükümleri, tam bir uygunlukla gerçekleştirecek, dakik bir tatbikatla olay üzerine uygulayacak fikrî bir kavrayışla kavrayamadılar. Bundan dolayı, İslâmi beldelerde toplum, donukluk ve taklidin egemen olduğu iki düşünce yapısı arasında çalkalanıp durmaya devam etti. İslâm toplumunun içtimai yönü sıkıntılar geçirdi. Neticede, Müslüman kadın, bilerek veya bilmeyerek Batı hadaratı ile İslâm hadaratı arasındaki çelişkileri fark edemedi. Müslüman kadın, varlığıyla ne kendisine ne de çevresindeki Müslümanlara herhangi bir faydası olmayan, âdeta yararsız ve mutaassıp bir kadın olma arasında git gel yaşayan şaşkın ve ne yapacağını bilmeyen bir unsur hâline geldi. Bunların hepsi İslâm’ın fikrî olarak algılanmamasından ve İslâm’ın içtimai nizamının tam olarak anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır.

Bunun için, İslâm’ın içtimai nizamını kapsamlı bir şekilde öğrenmek, araştırmak ve bu hususta derin bir çalışma yapmak mecburiyetindeyiz. Ancak bu şekilde problemin, kadın ve erkeğin bir arada bulunmaları ve bu birliktelikten kaynaklanan ilişkiler ve bunların uzantıları olduğu kavranabilir. Öyleyse istenen şey, bu birlikteliğe ve bundan kaynaklanan sorunlara çözüm aramaktır. Ancak bu çözüm aklın değil, şeriatın dikte ettireceği çözüm olmalıdır. Aklın görevi ise bunun, muayyen bir ölçüye, İslâm’ın vacip kıldığı hayat tarzına göre yaşayan Müslüman kadın ve erkek hakkındaki bir çözüm olduğunu net ve doğru bir şekilde anlamaktır. Erkek ve kadının üzerine düşen görev, Batı düşüncesi ile ters düşüp düşmediğine, baba ve dedelerinin üzerinde bulundukları örf ve âdetlere uyup uymadığına bakmadan, Allah Celle Celâlehû’nun Kitap’ta ve Sünnet’te emrettiği gibi İslâm’ın farz kıldığı yaşamla mukayyet kalmalarıdır.

Kadın ve Erkek

Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا “Ey insanlar biz, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Tanışasınız diye sizi kabile ve halklara ayırdık.” [Hucurat 13] Ve şöyle buyurdu: يَا أَيُّهَا الْإِنسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ “Ey insan, üstün kerem sahibi olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir?” [İnfitar 6] Ve şöyle buyurdu: قُتِلَ الْإِنسَانُ مَا أَكْفَرَهُ مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ مِن نُّطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ “Kahrolası insan ne kadar nankördür. Onu, Allah neden yarattı? Onu bir meniden yarattı ve takdir etti.” [Abese 17-19] Böylece Allah Celle Celâlehû, insana birtakım tekliflerle hitap etmiş, insanı teklif ve hitaba mazhar kılmıştır. Şeriatları da insan için indirmiş olup, insanı tekrar diriltecek, onu muhasebe edecek, cennete ve cehenneme koyacaktır. Bunun için Allah, kadın ve erkek ayrımı yapmadan insanı tekliflere mazhar kılmıştır.

Allah Celle Celâlehû insanı, hayvandan farklı muayyen bir fıtrat içerisinde kadın ve erkek olarak yaratmıştır. Kadın insan olduğu gibi erkek de bir insandır. İnsani özellikler açısından erkek ile kadın arasında fark yoktur. Allah Celle Celâlehû onları hayat kavgasına dalmaları için insan vasfıyla yaratmıştır. Erkek ve kadın olarak, her ikisinin de bir toplumda yaşamalarını takdir etmiştir. İnsan cinsinin devamını, kadın ve erkeğin birlikteliğine ve her toplumda beraber yaşamalarına bağlı kılmıştır. Erkek ve kadına birbirinden farklı gözle bakmak doğru değildir. Zira her ikisi de bütün insani özelliklerden istifade eden, hayatın engellerine karşı koyan insandır. Allahu Teâlâ, hayat gücünü onların her birinde yaratmıştır. Her birinde, açlık, susuzluk, defi hacet gibi uzvi ihtiyaçları yarattığı gibi, beka, nevi ve tedeyyün içgüdüsünü yaratmıştır. Birinde bulunan bu organik ihtiyaçlar ve içgüdüler diğerinde de vardır. Birinde yarattığı düşünme gücünün aynısını diğerinde de yaratmıştır. Erkekte bulunan aklın aynısı kadında da mevcuttur. Çünkü cenabı Allah aklı, sadece erkek veya sadece kadın için değil, insan için yaratmıştır.

Her ne kadar erkeğin nevi içgüdüsü, erkek veya bir hayvanla veya başka bir şeyle, kadının içgüdüsü de, kadın veya hayvan veya başka bir şeyle doyuma ulaşabilirse de, insanda yaratılan gayenin tahakkuku yalnızca erkeğin kadınla, kadının da erkekle doyuma ulaşmasıyla, tek şekilde gerçekleşebilir. Bundan dolayı erkeğin kadınla, kadının da erkekle olan ve nevi içgüdüsünden doğan ilişkileri, garipsenmeyen doğal bir ilişkidir. Hatta bu, içgüdünün kendisiyle tahakkuk ettiği tek ve asli ilişkidir. Bundan maksat da cinsin bekasıdır. Eğer her ikisi arasındaki bu ilişki, cinsel ilişki şeklinde tahakkuk ederse bu durum, garipsenmeyen doğal ve doğru bir ilişki olur. İnsan türünün bekası için bu ilişki kaçınılmaz bir olaydır. Ancak bu içgüdüyü sınırsız olarak serbest bırakmak, hem insana hem de içtimai hayatına zarar verir. Nevi içgüdüsünün varlığından gaye, insan türünün bekasını temin edecek olan neslin devamlılığını sağlamaktır. Bundan dolayı insanın bu içgüdüye bakışı, insanda bulunan nevi içgüdüsünün varlık nedenine odaklanmasıdır. Bu hususta erkekle kadın arasında herhangi bir fark yoktur. Cinsî ilişkide insan doyumu gözetsin veya gözetmesin doyum neticesinde hâsıl olan lezzet, doğal ve kaçınılmaz bir husustur. Bu nedenle, “nevi içgüdüye zevk ve lezzet alma gözüyle bakmamak gerekir” denmesi doğru değildir. Tam tersine cinsî ilişkiden doğan zevk, bu meseleye bakışla ilgili olmayıp insanın tabiatından kaynaklanan doğal ve kesin bir husustur. Bundan uzak kalınamaz. Zira bundan uzak kalmak kesinlikle imkânsız bir şeydir. Ancak sorun, insanda var olan bu içgüdünün doyurulması ve bunun varlık gayesinin nasıl olması gerektiği ile ilgili özel bakıştan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle nevi içgüdüsü ile bu içgüdünün insandaki varlık gayesi hakkında belli bir mefhumun, anlayışın oluşturulması kaçınılmazdır. Böylece onda, Allah Celle Celâlehû’nun insanda yarattığı nevi içgüdüsüne yönelik, erkeğin kadınla, kadının da erkekle olan ilişkisine hasrettiği özel bir bakış açısı oluştursun. Erkek ile kadının erkeklik ve dişilik ilişkilerinde, başka bir ifade ile cinsî ilişkiler hususunda, insanda özel bir bakış oluşturulmalı ki böylece insan fıtratında bulunan nevi içgüdüsünün asıl gayesi olan cinsin devamlılığı gerçekleşsin. Bu bakış açısı ile insanda bulunan cinsiyet içgüdüsünün asıl gayesi ve içgüdünün doyurulması gerçekleşmiş olur. Bu mefhumu benimseyen ve kendisinde bu özel bakış açısı bulunan topluluklarda huzur olur. Ayrıca toplumun kadın ve erkek ilişkilerine sadece lezzet ve zevk alma ile sınırlı olan mevcut bakış açısını; bu içgüdünün doyumu için lezzet ve zevk almanın kaçınılmaz ve tabii bir durum olduğuna dönüştürmek gerekir. Bu içgüdünün hedeflendiği gayeye bu bakışı oturtmak gerekir. İşte bu bakış, nevi içgüdüsüne devamlılık kazandırabileceği gibi bu içgüdünün, yaratılış gayesine uygun bir şekilde tasarrufunu da gerçekleştirir. Böylece insanın çalışma sahası genişler ve onu mesut edecek tüm hususları hazırlar.

Bunun için insanda nevi içgüdüsünün doyumu ve varlık gayesi hakkında bir mefhumun bulunması kaçınılmazdır. Toplumda nefislere tahakküm eden cinsel birliktelik fikrini ve tümüyle bunu dikkate alan bir yaklaşımı silip erkek ile kadın arasında birbirine karşı yardım etme ilişkisini baki kılacak bir nizamın varlığı kesinlikle gereklidir. Zira birbirlerine karşı merhamet ve sevgi taşıyan âdeta iki kardeş durumunda olduğunu dikkate alan bir bakış açısına göre kadın-erkek yardımlaşması olmadan toplumun düzelmesi mümkün değildir. Bunun için toplumun, kadın-erkek ilişkilerine ait görüş ve bakışında her şeyi cinsel ilişkide gören mefhumları yıkıp, yerine doyum için gerekli ve tabii bir husus olduğu düşüncesini getirmek gerekir. Bakışı, kadınlık-erkeklik noktasına değil toplumun maslahatının hedef alındığı noktaya odaklamak, zevk ve şehvet ilişkisine hapsetmemek gereklidir. Bu ilişkilere, zevk ve şehvet yerine Allah korkusu (takva) hâkim olmalıdır. Bunu yaparken, insanın cinsî arzu ve istekleri de göz önünde bulundurulmalıdır. Ancak bu arzu ve isteklerin tatmini, cinsin bekasını gerçekleştiren, Müslüman’ı en üstün fazilet örneği hâline getiren meşru bir yararlanma durumuna getirmelidir. Bu da Allahu Teâlâ’nın rızasını kazanmaktır.

Kur’an-ı Kerim’de nevi içgüdüsünü hedef alarak evlilik üzerinde yoğunlaşan birçok ayet nazil olmuştur. Bu ayetler cinsî içgüdünün yaratılış gayesinin evlilik, yani insan neslinin bekası için olduğunu açıklamaktadır. Yani Allah Celle Celâlehû nevi içgüdüsünü evlilik için yaratmıştır. Bu hususu, çeşitli üsluplar ve değişik manalarla beyan etmiştir. Ta ki, toplumun kadın-erkek ilişkilerine bakışı cinsî birleşime göre değil, evlilik esasına göre sağlansın. Allah Celle Celâlehû şöyle buyurdu: يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيراً وَنِسَاء “Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın yaratan Rabbinizden korkun.” [Nisa 1] Ve şöyle buyurdu: هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّاهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَفِيفاً فَمَرَّتْ بِهِ فَلَمَّا أَثْقَلَت دَّعَوَا اللّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ آتَيْتَنَا صَالِحاً لَّنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ “Sizi bir nefisten yaratan ve bu nefisten de, gönlü kendisine meyledip rahat etsin diye zevcesini yaratan O’dur. Âdem, eşiyle münasebette bulununca, zevcesi hafif bir yük yüklendi (hâmile oldu). Bir müddet bu hafiflikle geçti. Nihayet gebeliği ağırlaşınca, her ikisi Rableri olan Allah’a şöyle dua ettiler: Bize salih bir çocuk verirsen andolsun ki, şükreden kimselerden olacağız.” [Araf 189] Ve şöyle buyurdu: وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلاً مِّن قَبْلِكَ وَجَعَلْنَا لَهُمْ أَزْوَاجاً وَذُرِّيَّةً “Andolsun ki biz, senden önce de birçok elçiler gönderdik; onlara da zevceler ve evlatlar vermişizdir…” [Rad 39] Ve şöyle buyurdu: وَاللّهُ جَعَلَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجاً وَجَعَلَ لَكُم مِّنْ أَزْوَاجِكُم بَنِينَ وَحَفَدَةً “Allah sizin için nefislerinizden zevceler yarattı. Size zevcelerinizden oğullar ve torunlar verdi.” [Nahl 72] Ve şöyle buyurdu: وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجاً لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً “Nefislerinizden sizin için, kendileriyle sükûnete eresiniz diye eşler yaratıp, aranızda merhamet ve sevgi yaratmış olması O’nun ayetlerindendir.” [Rum 21] Ve şöyle buyurdu: فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجاً “Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah; nefislerinizden sizin için eşler yarattı.” [Şura 11] Ve şöyle buyurdu: وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْأُنثَى مِن نُّطْفَةٍ إِذَا تُمْنَى “Hakikaten meniden (rahme) döküldüğü zaman erkek ve dişi iki çifti O yarattı.” [Necm 45-46] Ve şöyle buyurdu: وَخَلَقْنَاكُمْ أَزْوَاجاً “Sizi çift çift yarattık.” [Nebe 8] Böylece Allah Celle Celâlehû, erkek ve dişiyi yaratma hususunu evlilik konusuna tahsis ediyor. Kadın ile erkek arasındaki ilişkilerin evlilik esasına göre olması gerektiğini, yani neslin devamının sağlanması olduğunu iyice yerleştirmek için bunu defalarca muhtelif yerlerde tekrarlıyor.

 Bakış Açısının Kadın-Erkek İlişkilerine Etkisi

İnsanın içgüdüsü tahrik olduğunda doyurulmayı ister, tahrik olmadığı zaman ise doyurulmayı istemez. İçgüdünün doyurulmayı istendiği zaman bu istek, doyumun gerçekleşmesi için âdeta insanı iter. Bu ihtiyacı karşılanmadığı ve gerçekleştirilmediği takdirde insan rahatsız olur sıkıntıya düşer. İhtiyacı karşılanıp sükûn bulunca da sıkıntı ve rahatsızlığı gider. Bu içgüdünün doyurulmaması ölüme yol açmadığı gibi akli, fiziki veya psikolojik herhangi bir zarar meydana getirmez. İçgüdüyü doyurmamaktan kaynaklanan zarar ancak elem, sıkıntı ve rahatsızlıkla sınırlı kalır. Bu nedenle içgüdülerin doyurulması uzvi ihtiyaçlar gibi kesin bir ihtiyaç değil, mutluluğu ve rahatlamayı temin için yerine getirilmesi gerekli bir ihtiyaçtır.

İçgüdü, maddi vakıa ve birtakım manaları çağrıştıran fikirler nedeniyle harekete geçer.

Bu iki sebepten herhangi birisi bulunmazsa içgüdü harekete geçmez. Zira içgüdü organik ihtiyaçlar gibi içten gelen dürtülerle hareket etmez. Tam tersine harici etkenler nedeniyle harekete geçer. Maddi vakıa ve düşünmeden meydana gelen bu harici etkenler, bütün içgüdülerde aynı olup aralarında herhangi bir ayrım yoktur. Dindarlık, beka ve nevi içgüdüsünün tümü harici faktörlerle harekete geçer.

Buna göre nevi içgüdüsünün diğer içgüdüler gibi düşünerek veya maddi uyarıcılar nedeniyle kabardığı zaman doyurulması gerekir. Bundan dolayı nevi içgüdüsünün doyurulması gerektiği zaman insan, bunun gerçekleşmesi yönünde tasarrufta bulunabilir. Hatta insan, içgüdünün kabarmasına neden olan faktörler üzerinde etkili olabilir. Yani bu ihtiyacını ya karşılar ya da bu içgüdünün harekete geçmemesi için onun önüne engeller koyabilir. Bu nedenle kadınlara bakmak veya nevi içgüdüsünü harekete geçiren herhangi bir olayı görmek bu içgüdüyü kabartır ve doyurulmasını gerektirir. Cinsellikle ile ilgili hikâyeleri okumak, cinsel düşünceyi ilgilendiren fikirleri dinlemek nevi içgüdüsünü kabartır. Kadınlardan ve nevi içgüdüsüne yol açan şeylerden, cinsellikle ilgili fikirlerden uzaklaşmak ve nevi içgüdüsü ile bunu kabartan unsurların arasına engeller koymak içgüdünün harekete geçmesini engeller. Çünkü maddi bir olay veya cinsellikle ilgili bir düşünceyle tahrik edilmediği sürece nevi içgüdüsünün kabarması mümkün değildir.

Toplumun erkek ve kadın arasındaki ilişkilere bakışında bugünkü Batı toplumunda olduğu gibi dişilik ve erkeklik, yani cinsellik egemen ve ortada kadın ve erkekte tahrike neden olan maddi vakıa veya düşünce varsa, içgüdünün kabarması ve devamında doyurulması kaçınılmaz hâle gelir. Harekete geçen bu içgüdü doyuruluncaya kadar da bu ilişki devam eder ve doyurulması hâlinde ise rahatlar. Toplumun kadın erkek ilişkilerine bakışı içgüdünün kendisi için yaratıldığı hedefe yani insan neslinin bekası hedefine yönelik olması hâlinde ise maddi olayı, cinsellikle ilgili düşünceyi ve buna yol açan maddi ortamı genel hayattan tamamen kaldırmak kaçınılmaz hâle gelir. Böylece içgüdüyü tahrik eden unsurlar toplumsal yaşantıda ortadan kaldırılmış, buna bağlı olarak da içgüdünün doyurulmamasından kaynaklanabilecek sıkıntılar giderilmiş olur.

Öte yandan içgüdüyü tahrik eden maddi ortamı, insan neslinin devamını sağlamak, mutluluğa erişmek ve rahata kavuşmak için evlilik hayatı ile sınırlandırmak ise bir zorunluluktur. Bu nedenle toplumun kadın-erkek ilişkilerine bakışının, toplumda ve genel hayatta çok önemli etkisi vardır. Hem kapitalist ideolojiye inanan Batılılar hem de komünist ideolojiye inanan Doğulular, kadın-erkek arasındaki ilişkilere insan türünün bekası yerine sadece cinsel ilişki açısından bakmaktadırlar. Bu nedenle insanda var olan nevi içgüdüsünün harekete geçmesi için erkek ve kadının önüne kasıtlı olarak birçok cinsel düşünceyi atar ve maddi ortamı oluştururlar. Bunu sağlamak için var güçleri ile çalışırlar. Bununla da yetinmeyerek erkek ve kadının cinsî ihtiyaçlarını istedikleri şekilde serbestçe doyuramadıkları takdirde bedensel, psikolojik ve akli birçok rahatsızlıkların gündeme geleceğini iddia ederler. Bundan dolayı biz, Batı toplumunda cinsellikle ilgili romanlar, şiirler, kitap ve daha başka birçok şey görüyoruz. Bu toplumlarda gereksiz yere evlerde, parklarda, yollarda, yüzme havuzlarında vb. yerlerde erkek ile kadın arasındaki ihtilat da artmıştır. Çünkü onlar bunu hem hayatlarının tanziminin, hem yaşam tarzlarının bir parçası olarak ortaya çıkarmayı amaç edindikleri gerekli bir durum olarak görmektedirler.

İslâm’a, İslâm akidesine ve hükümlerine inanan, teslim olan Müslümanların kadın ile erkek arasındaki ilişkilere bakışı ise; insan türünün bekasını esas alan İslâm’ın bakışıdır. Bu bakış, cinsî tatminin kaçınılmaz olduğunu dikkate alan fakat insanı da sadece cinsel tatmine yönlendirmeyen bir bakıştır. Bunun için İslâm, toplumda cinsî duygularla ilgili fikirlerin yayılmasını insanlara zarar veren bir husus olarak telakki ettiği gibi, cinsî arzuyu körükleyen ve tahrik eden maddi olayları da toplumun bozulmasına sebep olan bir etken kabul eder. Bundan dolayı kadın ile erkeğin yalnız olarak bir arada bulunmalarını, kadınların ziynetlerini ve süslerini yabancılara göstermelerini yasaklamıştır. Şehvet nazarıyla kadın ve erkeğin birbirlerine bakmalarını haram kılmıştır. Genel hayatta, kadın ile erkek arasında vaki olan yardımlaşmaya bir sınır koyduğu gibi erkek ile kadın arasındaki cinsî ilişkiyi de sadece evlilik ve cariye hâlleriyle sınırlandırmıştır.

İslâm, toplum hayatında nevi içgüdüsü ile bu içgüdüyü tahrik eden unsurlar arasına engeller koymaya çalışır ve cinsî ilişkileri muayyen birkaç hususla sınırlandırır. Kapitalizm ve komünizm ise nevi içgüdüsünü tahrik eden tüm faktörleri oluşturmaya çalışır ve buna yol açacak her şeyi serbest bırakır. İslâm, kadın-erkek ilişkilerine insan neslinin devamını sağlanması esasına göre bakarken kapitalizm ve komünizm, kadın-erkek arasındaki ilişkilere, erkeklik, dişilik ilişkisi olarak yani sadece cinsî yönden bakarlar. Elbette ki bu iki görüş arasında dağlar kadar fark vardır. İslâm’ın bu konuya bakışında, temizlik, fazilet, iffet ve cinsin bekasını sağlayan, insana övgü dolu bir bakış vardır.

Erkeklerin ve kadınların nevi içgüdülerinin baskı altında tutulmasının insanda bedensel, psikolojik ve akli birtakım hastalıklara neden olacağı tarzındaki Batılıların ve komünistlerin iddiaları doğru olmadığı gibi gerçeklere de ters düşen, boş bir iddiadır. Çünkü ihtiyacın karşılanması açısından içgüdüler ile uzvi ihtiyaçlar arasında fark vardır. Yemek, içmek ve def-i hacet gibi uzvi ihtiyaçların karşılanması zaruridir. Bu ihtiyaçların karşılanmaması kimi zaman ölümle sonuçlanan zararlara neden olur. Fakat beka, nevi ve dindarlık gibi içgüdülerin karşılanması zaruri değildir. Karşılanıp doyuma ulaşmadıkları zaman bedensel, psikolojik veya akli herhangi bir zarara neden olmaz; sadece insanda birtakım sıkıntılara neden olurlar. Hatta bazı içgüdülerini yerine getirmeden bir ömür geçirenlerin bedensel, psikolojik ve akli açıdan herhangi bir zarara uğramamaları bunun en net delilidir. Nevi içgüdüsü karşılanmayan insanın, insan türü olarak herhangi bir zarara uğraması söz konusu değildir. Belki bazı kişiler için bir zarar söz konusu olsa da bu durum herkes için geçerli değildir. Eğer bir zarar vaki olursa bu, bir başka sebebe havale edilmelidir. İçgüdünün karşılanmamasından herhangi bir zarar hâsıl olsaydı fıtrat gereği her zaman aynı zararın görülmesi gerekirdi. Hâlbuki böyle bir zarara mutlak olarak her zaman rastlanılmamıştır. Zaten Batılılar da bunun bastırılma yüzünden insanda fıtri olarak vaki olmadığını; var olanların ise daha başka sebeplerden kaynaklandığını itiraf etmektedirler.

Bu, işin bir yönüdür. Diğer taraftan ise organik (uzvi) ihtiyaçlar, dışarıdan herhangi bir etkiye ihtiyaç olmadan içeriden gelen uyarıcılarla karşılanması gereken ihtiyaçlardır. Ancak dış etkenler, açlığın var olduğu dönemde bunu daha da kabartabilir. Fakat içgüdüler böyle değildir. Harici herhangi bir etki olmadan içten gelen uyarıcılara tâbi olarak doyurulmak istemezler; dışarıdan maddi bir olay veya tahrik edici herhangi bir fikir olmadan harekete geçmezler. Bütün içgüdülerin durumu budur. Bu hususta beka, dindarlık ve nevi içgüdüsü arasında, bütün tezahürleriyle birlikte herhangi bir fark yoktur. Herhangi bir içgüdüyü tahrik eden unsurlar bulunduğu zaman kişi tahrik olur ve içgüdünün doyurulmasını ister. Kişi, içgüdüyü tahrik eden unsurlardan uzak kaldığı yahut daha önemli bir husus ortaya çıktığı zaman, karşılanma ve doyurulma isteği ortadan kalkar ve nefsi sükûnete kavuşur. Fakat organik ihtiyaçlar böyle değildir. Engeller ne olursa olsun karşılanıp doyurulmak isterler. Doyuruluncaya kadar da bu istek devam eder. Böylelikle nevi içgüdüsünün doyurulmaması sonucunda bedensel, psikolojik ve akli herhangi bir hastalık meydana çıkmayacağı görülmektedir. Kişi, nevi içgüdüsünü tahrik eden maddi bir olay veya cinsel bir fikirle karşılaştığı zaman içgüdüsünün doyurulmasını isteyebilir, doyurulmadığı takdirde ise bu tahrikten sadece bir sıkıntı ve rahatsızlık meydana gelir. Bu rahatsızlığın tekrarlanması hâlinde ise elem hisseder. Nevi içgüdüsünü tahrik eden unsurlardan uzaklaştığı veya içgüdüye baskın gelen ve daha önemli olan bir başka unsur ortaya çıktığında ise bu tatminsizlikten doğan rahatsızlık yok olur. Binaenaleyh nevi içgüdüsünün karşılanmamasından bir sıkıntı ve rahatsızlık ortaya çıkar. Yani netice itibariyle nevi içgüdüsünün baskı altına alınması nedeniyle sadece bir ıstırap ve rahatsızlık yaşanır, fazlası değil. Fakat bu içgüdüyü tahrik eden unsur bulunmadığı zaman bundan dolayı bir sıkıntı ve rahatsızlık ortaya çıkmaz. Doyum gerçekleşmediğinde bunun tek ilacı, içgüdü ile içgüdüyü tahrik eden unsurlar arasına engel koymaktır. Eğer içgüdüyü doyuracak unsur bulunmazsa tek çare budur.

Böylece, Batı’nın ve komünizmin kadın-erkek ilişkilerine bakış açılarındaki yanlışlık ortaya konulmuş olmaktadır. Batı, kadın-erkek ilişkilerine erkeklik ve dişilik nazarıyla baktığı için bu bakış tarzının getirdiği çözümler de yanlıştır. Batının çözümü, kadın-erkek arasındaki içgüdüyü (şehevi arzuları) tahrik etmekten ibarettir. Şehevi duyguları tahrik etmek için kadın-erkek karışık bir hayatı, dansı, oyunlarını, cinsellik öykülerini vb. araçları kullanır. Toplumun kadın-erkek ilişkilerine bakış tarzını yönlendiren İslâm’ın, içgüdünün varlık nedenini oluşturan insan neslinin bekası üzerine yoğunlaşarak ne kadar doğru ve isabetli bir tespit yaptığı da görülmektedir. Doğal olarak bu görüşün getirdiği tedavi usulü sağlıklı ve doğrudur. Bu bakış, meşru bir evlilik veya cariye ile nevi içgüdüsünün doyurulması esasına dayanan sağlıklı çözüm mümkün olmadığı zaman, içgüdüyü tahrik edecek cinsel düşünceyi ve maddi ortamı insandan tamamıyla uzaklaştırarak ortaya çıkabilecek probleme çözüm getirmiş olmaktadır.

Dolayısıyla nevi içgüdüsünün toplum ve insanlar içerisinde meydana getirdiği fesadı, toplum ile insanlar arasında ıslahı ve yüceliği ihdas edecek etkili bir tedavi ile tedavi edecek olan yalnızca İslâm’dır.

 Kadın-Erkek İlişkilerinin Düzenlenmesi

Kadın, erkekte bulunan nevi içgüdüsünü tahrik ettiği gibi aynı şekilde erkek de kadının nevi içgüdüsü harekete geçirir. Harekete geçme olayı var olmanın kesin bir sonucudur. Erkek, kadınla veya kadın, erkekle bir arada bulundukları zaman bu duygu harekete geçer. Kendilerinde bulunan özellikten dolayı biri diğerinin yanında bulununca cinsî duygu kabarır. Bu kabarmanın varlığı, aralarında cinsî ilişkiyi oluşturur. Durum böyle olmakla beraber kadın ve erkeğin bir arada bulunduğu; ticaret, cerrahi müdahale veya ders esnasında içgüdü kabarmayabilir. Fakat her hâlükârda bu vb. durumlar her iki cins arasındaki cinsî arzuları tahrik etme kabiliyetine sahiptir. Ancak bu kabiliyetin bulunması tahrikin ve kabarmanın mutlak anlamda söz konusu olacağı anlamına gelmez. Erkek ve kadından birinin diğerine bakışı, insan neslinin bekasını sağlama temelinden, erkeklik ve dişilik temeline yani şehevi bakışa çevrildiği zaman tahrik gündeme gelebilir. Bunun için kadına, erkeğin nevi (cinsî) içgüdüsünü tahrik imkânı verilmeyeceği gibi, erkeğin de kadının şehevi arzularını tahrik edecek bir durumda bulunması caiz olmaz. Bu durum, kadın ile erkeğin birbirinden tamamen ayrı kalmalarına sebeptir. Fakat kadın ve erkekte mevcut olan nevi içgüdüsünde bu tahrik kabiliyetinin varlığından dolayı toplumsal hayatta, kadın ve erkeğin bir arada bulunmalarına ve yardımlaşmalarına engel olmak da doğru değildir. Toplumsal hayatta erkekle kadının bir araya gelip birbirine yardım etmeleri gerekir. Çünkü, bu yardımlaşma toplum ve genel hayat için zaruri ve gereklidir. Ancak bu yardımlaşma, kadın ve erkek arasındaki hem cinsel ilişkiyi hem de kadın ile erkek arasındaki alakayı düzenleyen bir sistemi gerektirir. Toplumsal hayatta kadın-erkek ilişkilerini düzenleyecek olan bu sistemin, insan neslinin bekasının sağlanması düşüncesinden fışkırması gerekir. İşte ancak bu nizam ile umumi hayatta, kadın ile erkeğin bir araya gelmesi mümkün olabilir ve herhangi bir mahzur olmadan kadın ile erkek arasındaki yardımlaşma gerçekleşebilir.

Mutlu bir hayatı garanti eden, ahlaki değerleri gerçekleştiren hükümleriyle, temeli ruhi yön, ölçüsü şer’î hükümler olan tabii bir düzen ile erkek ve kadın arasındaki ilişkileri düzenleyen yegâne nizam, İslâm’ın içtimai nizamıdır. Bu nizam, kadın olsun erkek olsun duyguları, içgüdüleri, eğilimleri ve aklı ile insana insan olarak bakar. Dünyanın nimet ve lezzetlerinden yararlanmayı insana mubah kılar. Dünyanın nimetlerinden en büyük nasibini almasına karşı koymaz. Ancak bunu yaparken cemaati ve toplumu korumayı dikkate alır. İnsanın saadetini gerçekleştirme yolunda gerekli adımları atma imkânını insana verir.

İslâm’dan başka içtimai nizamların varlığı farazi olarak kabul edilse dahi, doğru olan tek nizam İslâm’daki içtimai nizamdır. Çünkü bu nizam beka içgüdüsünü, insan türünün devamlılığını sağlayan bir içgüdü olarak ele alır. Erkek ve kadın arasındaki erkeklik ve dişilik ilişkilerini çok ince bir düzen içerisinde düzenler. Bu içgüdünün seyrini kendi doğallığı içerisinde sınırlandırarak onu, Allah’ın insanda kendisi için yarattığı gayeye ulaştırır. Kadın ile erkek arasındaki ilişkileri düzenlerken, erkeklik ve dişilik ilişkisine ait düzenlemeyi aralarındaki ilişkinin bir parçası olarak tanzim eder. Bu düzenlemeyi erkek ve kadın arasındaki birlikteliği, yardımlaşmayı garanti edecek, cemaatin, toplumun ve ferdin hayrına bir yardımlaşmayı tahakkuk ettirecek şekilde gerçekleştirir. Bununla aynı zamanda ahlaki değerlerin tahakkukunu garanti altına alır. Allah’ın rızasını kazanmanın en yüksek ideal olması için hayatta bu iki cins arasındaki ilişkilere ait yolun, takva ve temizlik yolu olduğunu beyan eder. Hangi hâlde olursa olsun hayatın üslup ve araçlarını bu metotla çelişmez bir hâle getirir.

İslâm, cinsî ilişkiyi, yani kadın-erkek arasındaki erkeklik ve dişilik ilişkisini evlenmek ve cariye edinmekle sınırlandırmıştır. Bu iki meşru yolun dışındaki ilişkileri suç saymış ve bu suçlara, cezaların en şiddetlisinin uygulanmasını gerekli görmüştür. Cinsî birleşme dışında kalan ve nevi içgüdüsünün tezahürlerinden olan; babalık, annelik, evlat, kardeş, amca ve dayı ilişkileri gibi diğer ilişkileri bir rahmet olarak mubah bırakmıştır. İslâm; ticareti, ziraatı ve sanatı, ilim öğrenmek, namaz kılmak ve İslâm davetini yüklenme gibi hususlar için bir araya gelmeyi erkeğe mubah kıldığı gibi kadına da mubah kılmıştır.

İslâm, hayat işlerinde ve insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde kadın ile erkek arasındaki yardımlaşmayı tüm muamelelerde sabit bir husus kılmıştır. Zira bütün insanlar Allah’ın kullarıdır. Herkes hayra koşmakta, Allah’tan korkmakta ve O’na kullukta birbirleriyle dayanışma içinde olmalıdır. Kadın ve erkek olduklarına bakmadan İslâm’a davette bütün insanlara hitap eden ayetler gelmiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعاً “De ki: Ey insanlar! Ben, hepinize gönderilmiş Allah’ın elçisiyim.” [Araf-158] Ve şöyle buyurmaktadır: يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ “Ey insanlar! Rabbinizden korkun.” [Nisa-1] Diğer taraftan müminlere İslâm hükümleriyle amel etmeyi emreden ayetler gelmiştir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmaktadır: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler! Size hayat veren şeylere davet ettiğinde Allah’a ve Rasul’e icabet edin.” [Enfal-24] Birçok ayet kadın ve erkeğe şamil olmak üzere umumi olarak gelmiştir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmaktadır: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ “Ey iman edenler! Oruç size farz kılındı.” [Bakara-183] Ve şöyle buyurmaktadır: أَقِيمُواْ الصَّلاَةَ “Namazı ikame edin.” [En’am-72] Ve şöyle buyurmaktadır: خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ “Onların mallarından al.” [Tevbe-103] Ve şöyle buyurmaktadır: إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاء “Sadakalar ancak fakirlere ve miskinlere aittir.” [Tevbe-60] Ve şöyle buyurmaktadır: وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ “Altın ve gümüş biriktirenler.” [Tevbe-34] Ve şöyle buyurmaktadır: قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ “Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyenlerle savaşın.” [Tevbe-39] Ve şöyle buyurmaktadır: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ آبَاءكُمْ وَإِخْوَانَكُمْ أَوْلِيَاء إَنِ اسْتَحَبُّواْ الْكُفْرَ عَلَى الإِيمَانِ “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih etmişlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi dostlar edinmeyin.” [Tevbe-23]

Bunlar gibi daha birçok ayet kadın ve erkeğe hitap etmek üzere umumi olarak varit olmuşlardır. Bu ayetlerin tatbiki hâlinde, erkek ile kadının bir araya gelmeleri gerekebilir. Hatta namaz gibi ferdî olarak edası mümkün olan hususlarda bile kadın ile erkeğin bir arada bulunabilmesi, sorumlu oldukları hükümlerin ve amellerin yerine getirilmesi esnasında erkek ile kadının bir araya gelmelerinin mubah olduğuna delalet etmektedir.

Ancak İslâm, durumu ihtiyatla ele alarak gayrimeşru cinsî ilişkilere götüren ve ona sebep olan tüm hareket ve davranışları yasaklamıştır. Cinsî ilişki konusunda İslâm’ın koyduğu özel nizamın dışına çıkan tüm kadın ve erkekleri şiddetli bir şekilde engellemiştir. Namuslu olmayı farz kılmış, ahlakı ve fazileti korumaya götüren her türlü vesileyi, üslup ve yolu kullanmayı vacip bir emir olarak kabul etmiştir. Çünkü, (ما لا يتم الواجـب إلا به فهو واجب) “Vacibin kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir.” Bu hususta birtakım şer’î hükümler belirmiştir. Çok sayıda olan bu hükümlerden bazıları şunlardır:

1- Kadın ve erkeğin her birine gözlerini haramdan korumalarını emretmiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: قُل لِّلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ “Mümin olan erkeklere söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar ve mahrem yerlerini korusunlar. Bu onlar için daha bir temizliktir. Şüphesiz Allah onların yaptıklarından haberdardır. Mümin kadınlara da söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını muhafaza etsinler.” [Nur 30-31]

2- Kadınlara, kendiliğinden görünen kısımlar hariç, ziynet yeri olan yerlerini örtecek noksansız ve mükemmel bir giysi giymelerini emretmiştir. Ziynet yerlerini örtmek için elbiselerini ve örtülerini örtünmelerini emretmiştir. Nitekim Allah Celle Celâlehû şöyle buyurmuştur: وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ “Kendiliğinden görünen kısım hariç, ziynetlerini açmasınlar. Başörtülerini de yakalarının üzerine salıversinler.” [Nur-31] Ve şöyle buyurmaktadır: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاء الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جَلَابِيبِهِنَّ “Ey Nebi! Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına de ki; başörtülerini omuzlarının üzerlerine salıversinler.” [Ahzab-59]

Yani yüz ve el gibi görünen kısımlar hariç ziynet yerlerini açığa vurmasınlar. Ayette geçen [الخمار] başörtüsüdür. [الجيب] ise gömleğin yakasıdır. Yani gömleğin boyundan göğse kadar olan kısmıdır. Bu da, Müslüman kadınlar, başörtülerini boyun ve göğüslerine kadar salıversinler demektir. [الإدناء من الجلباب] tabiri ise elbiseyi en aşağıya kadar salıvermek anlamındadır.

3- Bir gün ve bir gecelik mesafesi olan bir beldeden diğer bir beldeye, beraberinde mahremi olmayan kadının yolculuğa çıkması yasaklanmıştır. Nitekim Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır: لا يحل لامرأة تؤمن بالله واليوم الآخر أن تسافر مسيرة يوم وليلة إلا ومعها ذو محرم لها “Allah’a ve ahiret gününe iman etmiş olan bir kadının, beraberinde mahremi olmadığı hâlde, bir gün ve bir gecelik mesafesi olan bir yolculuğa çıkması helal olmaz.” [Müslim tahriç etti]

4- Yanında mahremi bulunmadığı hâlde kadın ile erkeğin bir arada bulunmaları yasaklanmıştır. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır: لا يخلونَّ رجل بامرأة إلا مع ذي محرم “Yanında mahremi olmadığı hâlde bir erkek ile bir kadın halvette bulunmasın.” [Buhari tahric etti] İbni Abbas’ın rivayetine göre Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لا يخلون رجل بامرأة إلا ومعها محرم، ولا تسافر المرأة إلا مع ذي محرم فقام رجل فقال: يا رسول الله إن امرأتي خرجت حاجّة وإني اكتتبت في غزوة كذا وكذا قال: فانطلق فحج مع امرأتك “Beraberinde herhangi bir mahremi olmadığı hâlde bir erkekle bir kadının yolculuğa çıkmaması ve halvet yapmamaları lazımdır, deyince bir adam ayağa kalktı ve: Ey Allah’ın Rasulü! Ben falan falan savaşlara katılmak için adımı yazdırdım, hanımım da haccetmek için yolculuğa çıktı, demesi üzerine Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem: Git hanımınla beraber haccet, buyurmuştur.” [Müslim tahric etti]

5- Kocasının izni olmadan kadının evinden çıkması yasaklanır. Çünkü kocanın kadın üzerinde birçok hakları vardır. İzni olmadan kadın kocasının evinden çıkamaz. İznini almadan çıkarsa asi olmuş olur. Bu davranışı ile kadın “naşize” yani geçimsiz kabul edilir ve nafaka hakkını kaybeder. Kadınlarla ilgili ahkâmı belirtirken İbni Batta, Enes’ten şunu rivayet etmektedir: أن رجلاً سافر ومنع زوجته من الخروج. فمرض أبوها، فاستأذنت رسول الله صلى الله عليه وسلم في عيادة أبيها، فقال لها رسول الله صلى الله عليه وسلم : «اتقي الله ولا تخالفي زوجك فمات أبوها فاستأذنت رسول الله صلى الله عليه وسلم في حضور جنازته فقال لها: اتقي الله ولا تخالفي زوجك فأوحى الله إلى النبي صلى الله عليه وسلم : إني قد غفرت لها بطاعة زوجها “Bir adam yolculuğa çıktı ve karısının dışarı çıkmasını yasakladı. Bu esnada kadının babası hastalandı ve babasını ziyaret etmek için Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den izin istedi. Bunun üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem: Allah’tan kork ve kocana karşı gelme, diye buyurdu. Daha sonra kadının babası vefat etti ve babasının cenazesinde bulunmak için Allah’ın Rasulü’nden izin istedi. Allah’ın Rasulü yine: Allah’tan kork ve kocana karşı gelme, dedi. Bunun üzerine Allah Celle Celâlehû bu kadın hakkında Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e şöyle vahyetti: Kocasına itaat ettiğinden dolayı ben o kadının günahını bağışladım.

6- İslâm, özel hayatta, mescitlerde, okul vb. yerlerde kadın cemaatinin erkek cemaatinden ayrılmasına azami derecede özen göstermiştir. Kadının kadınlar arasında, erkeğin de erkekler arasında yaşamasını, kadınlara ait safların erkeklere ait saflardan sonra olmasını emrettiği gibi yollarda ve çarşılarda kadınların erkeklerle kalabalık bir hâlde bulunmamalarını teşvik etmiştir. Kadınlarla kadınların bir arada veya mahremleriyle bir arada olmalarını, alışveriş ve buna benzer umumi işleri yerine getirdikten hemen sonra, hayatını kadınlarla veya mahremleriyle beraber yaşaması için özel hayatına dönmesini emretmiştir.

7- Muamelatta erkekle kadın arasındaki yardımlaşma ilişkisinin genel ilişki şeklinde olması, özellikle yabancı erkeklerle kadınlar arasında karşılıklı ziyaretlerin yapılmaması, erkek ve kadınların karışık olarak gezintiye çıkmaması konusunda İslâm özel bir titizlik göstermiştir. Buradaki yardımlaşmaktan maksat; kadının kendisine ait olan haklarını ve menfaatlerini elde etmesi ve yapması gerekli olan görevleri eda etmesidir.

İşte, bu hükümlerle İslâm; kadın-erkek birlikteliklerinin cinsî birliktelik hâline getirilmemesi için gereken önemi göstererek bu toplantıları çeşitli işlerin yerine getirildiği, menfaatlerin sağlandığı ve yardımlaşmaların yapıldığı toplantılar hâline getirmiştir. Böylece İslâm, erkek olsun kadın olsun bir araya gelmeleri hâlinde fertlerin maslahatlarından kaynaklanan ilişkilere çözümler getirdiği gibi, kadınlarla erkeklerin birleşmelerinden kaynaklanan nafaka, evlilik, çoçuk ve bunun dışındaki problemlere de çözümler getirmekte ve cinsî ilişkilere dayalı toplanmaları ortadan kaldırmaktadır.

 Özel Hayat

Hayatın doğası insana toplum, kabile, köy veya şehir gibi yerlerde yaşayan kimselerle birlikte genel bir hayat yaşanmasını gerektiriyor. Yine bu tabiat gereği evinde, ailesinin fertleri arasında özel bir hayat yaşamasını da gerektiriyor. İslâm, erkek olsun kadın olsun içinde bulundukları bu özel hayatta meydana gelen problemlere çözümler bulmak için muayyen hükümler getirmiştir. Getirdiği hükümlerin en belirgin olanı, evinde özel hayatı ile ilgili işlerde yalnızca kendi istediği şekilde harekette bulunmasını öngörmüş, izni olmadan, başkasının evine girilmesini yasaklamıştır. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتاً غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ “Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) ev sahiplerine selam vermeden girmeyin. Bu davranış sizin için daha hayırlıdır. Düşünüp anlayasınız diye size böyle öğüt veriliyor.” [Nur-27] Bu ayette Allah Celle Celâlehû ev sahibinin izni olmadan evlere girmeyi yasaklamış, izin almamaya gayri insani ve izin almaya ise insanca davranış olarak itibar etmiştir. Ayet-i kerimede yer alan [حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا] “geldiğinizi hissettirip” ”lafzı izin istemekten kinayedir. Zira ünsiyet ancak izin istemekle sağlanır. Taberani’nin tahricine göre Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: من أدخل عينه في بيت من غير إذن أهله فقد دمره “Ehlinin izni olmadan, gözünü bir eve diken kimse, o evi yok etmiş olur.” Ebu Dâvud’un rivayetine göre: أن رجلاً سأل النبي صلى الله عليه وسلم: أأستأذن على أمي؟ قال: نعم، قال: إنه ليس لها خادم غيري، أأستأذن عليها كلما دخلت؟ قال: أتحب أن تراها عريانة؟ قال الرجل: لا، قال: فاستأذن “Bir adam Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e: Ben, anamın huzuruna girmek için de mi izin isteyeceğim?dedi. Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem: Evet, dedi. Adam: Onun benden başka herhangi bir hizmetçisi yoktur, her girdiğimde izin isteyecek miyim? dedi. Allah Rasulü: Sen onu çıplak görmek ister misin? dedi. Adam: Hayır, dedi. Allah Rasulü: O hâlde izin iste, buyurdular.” [Sünen-i Ebu Dâvud]

Böylece İslâm, kim olursa olsun ev sahibinin izni olmadan başkasının evine girmeyi yasaklamıştır. Girilecek ev sahibinin Müslüman olup olmaması durumu değiştirmez. Çünkü bu konudaki hitap her ne kadar Müslümanlara ise de eve girecek olanlar içindir. Evlerin kime ait olduğu hususu belirtilmediği için hitap mutlaktır, herhangi bir tahsise yer vermeden her çeşit eve şamildir. Bu nass, evlerin onurunu ve şerefini ifadede, özel hayatın birtakım özel hükümlerle hususileştirilmesinde gayet açıktır. İzin istenen evde herhangi bir kimse bulunmazsa, kendisine izin verilinceye kadar o kişi eve giremez. Bir kimseye geri dön denilirse, geri dönmesi vacip olur. Böyle bir hitabı işittiğinde eve girilmesi caiz olmaz. Nitekim Allah Celle Celâlehû şöyle buyurdu: فَإِن لَّمْ تَجِدُوا فِيهَا أَحَداً فَلَا تَدْخُلُوهَا حَتَّى يُؤْذَنَ لَكُمْ وَإِن قِيلَ لَكُمُ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا هُوَ أَزْكَى لَكُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ “Eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar içeri girmeyin. Şayet size, dönün denilirse dönün. Bu sizi daha çok temize çıkarır ve Allah yaptıklarınızı bilir.” [Nur-28] Yani izin istemek hususunda ısrar etmeniz caiz değildir. Kapıların önünde bekleyerek perdelerin açılması için ısrar etmeyin. Bütün bunlar, meskûn yerlere ait hükümlerdir. İçerisinde oturulmayan (meskûn olmayan) evlere gelince; eğer girmek isteyen kimsenin orada malı varsa izin istemeden içeri girebilir. Bu durum içine girmek için izin alınması gereken evlerden istisna edilmiştir. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır: لَّيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَدْخُلُوا بُيُوتاً غَيْرَ مَسْكُونَةٍ فِيهَا مَتَاعٌ لَّكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ “İçinde menfaatiniz olan boş evlere girmenizde bir vebal yoktur. Allah açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de bilir.” [Nur-29] Bunun mefhumu muhalifi şudur: Eğer o evlerde sizin herhangi bir menfaatiniz yoksa girmeyiniz. Bu istisna, içinde malı bulunan kimsenin gayri meskûn yerlere girmesiyle ilgilidir. İzin istemekle ilgili bu hükümler sayesinde özel hayat gelip geçen kimselere karşı korunmuş olur. Böylelikle içeride olanlar da dışarıda olanlar da mutmain olurlar.

Bu, kölesi ve çocukları olmayan kimseler açısındandır. Kölesi ve ergenliğe ermemiş çocukları olanlara gelince onlar, izin istemeksizin evlere girebilirler. Şu üç vakit ise bundan müstesnadır:

a- Sabah namazından önce

b- Öğle vakti

c- Yatsı namazından sonra

Bu üç durumda buluğa ermemiş çocukların ve kölelerin girmek için izin istemeleri vaciptir. Çünkü bu vakitler, avret yerlerinin açık olabileceği vakitlerdir. Bu vakitlerde kişi ya uyumak için elbisesini değiştiriyordur ya uykudan uyanma vaktidir ki bu durumlarda avret yerlerinin açık olması ihtimali vardır. Sabah namazından önce, kişinin hâli uykudan uyandığı, yatak kıyafetini değiştirip başka elbiseler giymek üzere olduğu haldir. Öğle vakti ise kaylule ve uyuma vakti olup bu saatlerde de aynı şekilde elbiselerin değiştirilmesi söz konusu olabilir. Yatsı namazı sonrası da uyuma ve kişinin elbisesini değiştirmekle meşgul olduğu bir vakittir. İşte bu vakitler avret yerlerinin açık olabileceği vakitler olup, henüz buluğa ermemiş çocukların ve kölelerin girmek için izin istemelerinin vacip olduğu hâllerdir. Bu iki sınıf, bu vakitlerin dışında istedikleri zaman izinsiz olarak girebilirler. Çocuklar buluğa erdikleri zaman izinsiz girme hakları düşer. Bundan sonra diğer insanlar gibi izin istemek mecburiyetinde olurlar. Nitekim Allah Celle Celâlehû şöyle buyurdu: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِيَسْتَأْذِنكُمُ الَّذِينَ مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ وَالَّذِينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنكُمْ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ مِن قَبْلِ صَلَاةِ الْفَجْرِ وَحِينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُم مِّنَ الظَّهِيرَةِ وَمِن بَعْدِ صَلَاةِ الْعِشَاء ثَلَاثُ عَوْرَاتٍ لَّكُمْ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّ طَوَّافُونَ عَلَيْكُم بَعْضُكُمْ عَلَى بَعْضٍ كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ وَإِذَا بَلَغَ الْأَطْفَالُ مِنكُمُ الْحُلُمَ فَلْيَسْتَأْذِنُوا كَمَا اسْتَأْذَنَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ “Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunan köle ve cariyeler ve sizden henüz ergenliğe ermemiş olanlar günde üç defa; sabah namazından önce, öğle sıcağında soyunduğunuzda ve yatsı namazından sonra yanınıza gireceklerinde izin istesinler. Bunlar; sizin, açık bulunacağınız üç vakittir. Bu vakitlerin dışında, birbirinizin yanına girip çıkmakta, size de onlara da bir sorumluluk yoktur. Allah size, ayetlerini böylece açıklar. Allah Âlimdir, Hakim’dir. Çocuklarınız ergenlik çağına vardığında kendilerinden öncekiler izin istediği gibi onlar da izin istesinler. Allah size ayetlerini böylece açıklar. Allah, Âlim’dir, Hakim’dir.” [Nur 58-59]

İşte bunlar dışarıdan gelip eve girmek isteyenlerle ilgili ev içerisindeki özel hayatı koruyan hükümlerdir. Bu hususta yabancı ile yakın akraba arasında herhangi bir fark söz konusu değildir. Evin içinde bulunan kimsenin özel hayatıyla ilgili hükümlere gelince: Kadın, kadınlarla veya mahremleriyle birlikte yaşar. Çünkü onlar, kadının ziynet yerlerini açması caiz olan kimselerdir ve özel hayatta evinde kadın ziynet yerlerini açmadan yaşayamaz. Evinde işlerini görmekte olan kadının yüz ve ellerinin dışında kalan ziynet yerlerini açmadan çalışması zor olduğundan, ziynet yerlerini de mahremi olmayan kimselere göstermesi caiz olmadığından kadınlar ve mahremleri dışındakilerle beraber yaşaması caiz değildir. Çünkü özel hayat, kadınlara ve mahremlere aittir ve bu hususta Müslüman kadınlarla Müslüman olmayan kadınlar arasında hiç fark yoktur. Çünkü hepsi de kadındır. Kadının, ziyneti sayılan azalarını yabancı kimselere göstermesinin yasaklanması, mahremlerine ise yasaklanmamış olması; özel hayatın sadece mahremlere ait olduğuna delildir. Nitekim Allah Celle Celâlehû şöyle buyurdu: وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَائِهِنَّ أَوْ أَبْنَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُوْلِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاء “Mümin kadınlara da söyle! Gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar. Kendiliğinden görülen kısmı müstesna (olmak şartıyla) ziynetlerini açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Ziynetlerini, kocaları veya babaları veya kocalarının babaları veya oğulları veya kocalarının oğulları, kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kız kardeşlerinin oğulları veya kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler.” [Nur-31] Ayet, mahrem olanlara köleleri de katmıştır. Bunun gibi yaşlılık, bunaklık, iğdişleştirilmiş (hadım edilmiş) durumda olan kimseler, kadınlara karşı şehevi duygularını kaybetmiş olmaları sebebiyle kadınların ziynetini görebilirler. Bunların dışında kalan yabancı erkeklerin -mahrem olmayan akrabalardan olsalar dahi- özel hayatta bulunmaları kesinlikle caiz değildir. Çünkü kadının ev işleri ile uğraşırken açılabilen ziynet yerlerini mahremlerinin dışında kalanların görmeleri caiz değildir.

Sadece yemek ve akraba ziyareti gibi şeriatın istisna kıldığı hâller hariç, yabancı erkeklerin özel hayatta kadınlarla beraber olmaları kesinlikle haramdır. Bu durumda da kadının yanında mahreminin olması ve bütün avretlerinin örtülü olması gerekir.

İslami Hayatta Erkeklerin Kadınlardan Ayrılmasının Farziyeti

İslâmi hayat, Kur’an ve Sünnet’in şer’î nasslarıyla sabit olan, Müslümanların genel hayatıdır. İster evlerdeki özel hayat gibi durumlarda olsun, isterse çarşı, pazarlarda ve yollardaki genel hayat gibi durumlarda olsun, bu hayatta erkekler kadınlardan ayrılırlar. Bu, erkeğe, kadına ve her ikisine ilişkin şer’î hükümlerin tümüyle sabit olmasının ötesinde Kur’an’ın, kadınlara kadınlar ve erkeklere de erkekler olmaları vasfıyla hitap etmesinde de sabittir. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurmaktadır: وَالْمُتَصَدِّقِينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّائِمِينَ وَالصَّائِمَاتِ وَالْحَافِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِرِينَ اللَّهَ كَثِيراً وَالذَّاكِرَاتِ أَعَدَّ اللَّهُ لَهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْراً عَظِيماً “Sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlar (var ya), Allah bunlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” [Ahzab 35] Bunun dışında Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem zamanında ve İslâm’ın tüm asırları boyunca amelî (pratik) ve cemai (toplumsal) olarak rivayet edilmiş olaylar vardır. Ancak kadınların tâbi olmaları gereken şer’î hükümlerin tamamına baktığımız zaman Şâri (şeriat koyucu) kadına, evinin dışına çıkmak istediği zaman ellerinin ve yüzünün dışındaki avret mahallerinin tamamını örtecek bir elbise giymesini emretmiş, ziynet yerlerini mahremlerinin dışındakilere açmasını da haram kılmıştır. Saçına dahi olsa kadınlara bakmayı erkeklere haram kılmış, yanında mahremi olmaksızın kadının hacca gitmesini dahi yasaklamıştır. Şâri ev sahibinin iznini almadan evlere girmeyi yasaklamış, erkeklere farz kıldığı cuma namazını, cemaat namazını ve cihadı kadına farz kılmamıştır. Evin geçimini sağlamak üzere çalışmayı ve kazanmayı erkeklere farz kılarken kadınlara farz kılmamıştır. Tüm bunlara ilaveten Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem erkekleri kadınlardan ayırmış, namazda ve mescitte kadınların saflarının erkeklerin saflarının arkasında olmasını emretmiştir. Buhari’nin Enes Bin Malik’den rivayetine göre: أن جدته مليكة دعت رسول الله صلى الله عليه وسلم لطعام صنعته فأكل منه ثم قال: «قوموا فلأصل لكم… إلى أن قال: فقام رسول الله صلى الله عليه وسلم وصففت أنا واليتيم وراءه والعجوز من ورائنا “Nenesi Müleyke yapmış olduğu bir yemeğe Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i çağırmış, yemeğin ardından da: Kalkınız size namaz kıldırayım, dedi… Bunun üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem kalktı ve biz saf tuttuk. Ben ve yetim O’nun arkasında durduk. Nenem de bizim arkamızda saf tuttu.” [Buhari, Müslim, Tirmizî Kitabu’s Salah’da rivayet etti] Kadınların erkeklerden ayrı olmaları için mescitten çıkarken önce kadınların sonra da erkeklerin çıkmalarını emretmiştir. Buhari Hind Binti el-Hâris’ten onun da Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hanımı Ümmü Seleme’den rivayetine göre: أن النساء في عهد رسول الله صلى الله عليه وسلم كنّ إذا سلّمن من المكتوبة قمن، وثبت رسول الله صلى الله عليه وسلم ومن صلى من الرجال ما شاء الله، فإذا قام رسول الله صلى الله عليه وسلم قام الرجال “Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem zamanında kadınlar farz namazdan selam verdiklerinde hemen kalkarlar. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve birlikte namaz kılmış olan erkekler Allah’ın dilediği kadar dururlar (yani duracakları kadar dururlar), Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem kalktığı vakit de erkekler kalkarlardı.” [Buhari, İbn Mâce] Allah Rasulü’nün mescitte yaptığı dersler için kadınlar: وفي دروسه عليه السلام في المسجد قالت النساء له: يا رسول الله، غلبنا عليك الرجال فاجعل لنا يوماً “Kadınlar SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ders vermesi hakkında: Ey Allah’ın Rasulü! Erkekler bu konuda bizden daha fazla senin sohbetinden istifade ediyorlar, bizim için de bir gün ayırsan.” [Buhari Ebu Said el-Hudri’den rivayet etti] şeklinde istekte bulunuyorlardı. Tüm bu hükümler vb. olayların tamamı, İslâmi hayatın belli bir seyrinin bulunduğunu, bu hayatta erkeklerin kadınlardan ayrı bir hayat yaşadıklarını göstermektedir. Kadınlarla erkeklerin birbirlerinden ayrılmalarını öngören İslâmi hayattaki bu ayrım genel olarak gelmiştir. Bu ayrımda özel hayat ile genel hayat arasında fark yoktur. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem zamanında ister özel hayatta isterse genel hayatta olsun İslâmi hayatta erkekler kadınlardan mutlak surette ayrılmışlardı. Bu durumdan özel ve genel hayatta kadınların ve erkeklerin bir araya gelebilmelerine Şâri tarafından izin verilen durumlar istisna edilmiştir. Bu çerçevede Şâri, kadının alışveriş yapmasına, hediye alıp vermesine cevaz vermiştir. Yine Şâri, kadının haccetmesini farz kılmış, cemaat namazında bulunmasına, kâfirlerle cihat etmesine, mülk sahibi olmasına, mülkünü geliştirmesine ve bunların dışındaki birtakım hususları yapmasına da cevaz vermiştir. Şâri’nin kadın için cevaz verdiği veya yapmasını farz kıldığı bu fiillerin yerine getirilmesi, erkeklerle kadınların bir arada bulunmalarını gerektiren türden bir fiil ise bu işi yerine getirmek üzere kadının, şer’î hükümler ve şeriat tarafından cevaz verilen işle sınırlı olmak şartıyla erkeklerle bir arada bulunması caizdir. Bu çerçevede kadın; alışveriş, icare, öğretmenlik, doktorluk, hemşirelik, ziraat ve sanayi gibi alanlarda birtakım faaliyetlerde bulunabilir. Çünkü bunların mubah veya farz kılınmasının delili, bu türden fiillerin yerine getirilebilmesi için bir arada bulunmanın mubahlığını da kapsar. Kadının yapması gereken iş; mescide, çarşıya, ailesini ziyarete, geziye ve benzerlerine gitmek, yemek içmek vb. şeyleri yapmak gibi, erkeklerle bir arada bulunmasını gerektirmiyorsa kadının erkeklerle bir arada bulunması caiz değildir. Çünkü kadınların erkeklerden ayrılmalarını öngören delil geneldir. Bu delil, bu türden durumlarda kadınların erkeklerle bir araya gelmelerine cevaz vermediği gibi, kadın tarafından yapılmasına Şâri’nin izin verdiği hususlardan da değildir. Bu nedenle bu türden hâllerde, genel hayatta olsa bile kadınların erkeklerle bir arada bulunmaları günahtır. Buna göre, İslâmi hayatta kadınların erkeklerden ayrılmaları farzdır. Özel hayatta ise asıl olan, Şâri’nin istisna tuttuğu hâller dışında erkeklerle kadınların birbirlerinden tamamen ayrı olmalarıdır. Genel hayatta ise asıl olan ayrı olmalarıdır. Eğer kadının yapması gereken iş, ayrı ayrı yerlerde namaz kılmaları gibi mescitte toplanmalarını veya hacda ve alışveriş esnasında karışık olarak bir arada bulunmalarını gerektiren bir durumsa, şeriatın kadın için cevaz verdiği bu gibi hâllerin ve farz kıldığı, mendup veya mubah kabul ettiği durumların dışında genel hayatta da kadın-erkek birlikteliği caiz değildir.