Önsöz: Siyasi otorite konusu, özellikle meseleleri Batı siyasi düşüncesi ile İslam siyasi düşüncesi arasında karşılaştırmaya yönelik olursa birçok yönleri olan uzun soluklu bir konudur… Bu yüzden burada amaçlanan, konu hakkında kısa bir resim vermek, böylece meselelerinin tam ortasına inme ve referanslarına ve kaynaklarına dalma gücü ölçüsünde bu araştırma kitabının bir resmini yansıtmak için sadece yirmi sayfalık küçük bir araştırma yapmaktır… Bu nedenle amaçlanan sınırlara bağlı kalıp kendimi bu geniş konunun sadece altı noktasına değinmekle sınırlayacağım… Allahu Teala’nın izniyle maksadın hasıl olacağını düşünüyorum.

Bu altı noktayı ele alma şeklim tam ve kapsamlı olmayacaktır. Çünkü bu araştırmayı tam ve kapsamlı olarak ele alırsam, o zaman araştırmanın tek bir noktası bile onlarca sayfayı, belki de başlı başına tam bir kitabı gerektirecektir ki bu da amaçlananın dışına çıkmak olur.

Altı noktaya gelince ki bunlar şunlardır:

1- Siyasi otoritenin tanımı.

2- Toplumlarda siyasi otoritenin varlığının gerekliliği.

3- Toplumlarda siyasi otoritenin nasıl ortaya çıktığı.

4- Siyasi otoritenin doğası.

5- Siyasi otoritenin yasamadaki yetkilerinin neler olduğu?

6- Siyasi otoritenin görevlerinin neler olduğu: Şayet bu otorite görevlerini yerine getirmezse durumun ne olacağı?

Allah’ın bereketiyle başlıyoruz:

Birincisi: Siyasi otoritenin tanımı:

Siyasi otoriteyi şu şekilde tanımladılar: “Bir grubun yararına uyum ve sosyal güvenliği sağlamak amacıyla grup içindeki baskı ve zorlama araçlarını tekelleştirme yeteneğine sahip sosyal bir olgudur.”

Belki de siyasi otoritenin, devlet oluşumunun üç unsurundan biri olduğunu belirtmemizde fayda vardır ki bunlar şunlardır:

1- Nüfus veya halk.

2- Bölge veya toprak.

3- Siyasi otorite veya tanzim.

Siyasi otoritenin devletin ayırt edici bir özelliği olduğu göz önüne alındığında, (devlet) lafzının bazen siyasi otorite olarak da adlandırılabileceği bilinmelidir.

Karşılaştırma:

Gerek Batı siyasi düşüncesinde gerekse modern Batı akımında siyasi meseleleri inceleyen Arap siyasi araştırmalarında olduğu gibi siyasi otoritenin tanımı budur; peki İslami düşüncede ve asıl kaynağında siyasi otoritenin tanımı nasıldır?

Biz bu tanımın, İmametin olduğu Hilafetin tanımında olduğunu da görüyoruz.

Çünkü İslami kaynaklarda ve İslam tarihinde Hilafet şu anlama gelmektedir: İslami siyasi otorite.

İmam Maverdî İmameti şu şekilde tanımlamıştır: “… İmamet, din ve dünya siyasetini korumak için Nebevi Hilafet’in konusudur.” İbn Haldun, İmameti şöyle tanımlamıştır: “Tüm insanları, uhrevî ve dünyevî maslahatları konusunda şerî bakış açısına göre sevk ve idare etmektir… Hakikatte İmamet, dinin ve onunla birlikte dünya siyasetinin korunmasında şeriat sahibinin Hilafetidir…”

İmam Cüveyni İmameti şöyle tanımlamıştır: “İmamet, din ve dünyayla alakalı önemli konularda kâmil bir yönetimdir… (Buna göre İmamın görevleri şunlardır): Memleketi korumak, tebanın (haklarını) gözetmek, (İslam) davetini hüccet ve kılıçla ikame etmek, mazlumların haklarını zalimlerden almak ve hak gaspında bulunanlardan hakları alıp hak sahiplerine iade etmektir.”

Bu… İslami tanımlarda, (dinin korunması noktasındaki) görevlerini yerine getirmek amacıyla siyasi otorite için bir güç unsurunun varlığını gözlemliyoruz.

(Tüm insanları sevk etmek… memleketi korumak… (İslam) davetini hüccet ve kılıçla ikame etmek gibi.) Ayrıca İslami tanımlarda, siyasi otoritenin üstlendiği görevin iki yönlü olduğunu gözlemliyoruz ki bunlar; dini ikame etmek ve dünyevî ve maişet işlerini dinin hükümlerine göre gözetmektir.

Batı’nın siyasi otorite tanımına gelince; (el-Kaaki) de geçtiği gibi dini yöne atıfta bulunmamıştır ve bu, dini devletten ayıran ve dini, ibadet ve ahlak işlerini üstlenen ruhani bir otorite haline getiren Batı medeniyetinde doğal bir durumdur. Dolayısıyla dini, dünya işlerini yürüten siyasi otoriteden ayırmıştır.

Burada… hem Batılı siyasi düşüncede, hem de İslami siyasi düşüncede, siyasi otorite için bir güç unsurunun varlığının gerekliliğini gözlemledik.

İkincisi: Toplumlarda siyasi otoritenin varlığının gerekliliği.

Hem Batılı siyasi düşünce hem de İslami siyasi düşünce bu siyasi otoritenin gerekliliğini söyleme noktasında muvafakat etmiştir.

Batılı siyasi düşünce:

– Papaz (Thomas Aquinas’ın) şöyle dediğini görüyoruz: “Toplumun genel çıkarı, hizmet alışverişini düzenlemekle görevli bir yöneticinin varlığını gerektirir ve toplumun bu yöneticiye olan ihtiyacı, bedenin ruha olan ihtiyacı gibidir.”

– (Hume) şöyle diyor: “Biraz düşünmek ve gözlem yapmak, herhangi bir yöneticinin otoritesi olmadan toplumun ayakta kalamayacağını, güçlünün zayıfa saldırmasını engelleyen kanunların, yargıçların ve yöneticilerin olmadığı bir toplumda kesinlikle insanların yaşayamayacağını anlamamız için yeterlidir.”

… Nihayet komünist düşünce, proletarya (işçi sınıfı) diktatörlüğü kapitalist sistemin tüm izlerini sildikten sonra siyasi iktidarın ortadan kalkacağı söylemiyle karşımıza çıkmıştır… Dolayısıyla onda efendi yok, emir sahibi yok, mal sahibi yok ve ücretli yoktur; ama ne (Marx) ne de takipçileri, siyasi otoritenin ortadan kaldırılması durumunda toplumun nasıl yönetileceğini belirtmemiştir!

Karşılaştırma:

Siyasi otoritenin gerekliliği noktasında Avrupa siyasi düşüncesinde geçenler işte bunlardır; hatta bir konuda birtakım anormal (şaz olan) sözler bile geçmiştir.

Peki İslam düşünürleri nezdinde nasıldır?

Bazı İslami grupların anormal (şaz olan) sözleri olmasaydı, İslam düşünürlerinin toplumda siyasi bir otoritenin varlığının gerekliliği konusunda neredeyse hemfikir olduklarını görecektik ki işte bunu açıklığa kavuşturan metinler.

Mâverdi şöyle diyor: “Yöneticiler (valiler) olmasaydı, insanlar ihmal edildiklerinden dolayı bir kaos olurdu…” Cahiliye dönemi Şairlerinden Efveh el-Evdî şöyle diyor:

“Kendileri için bir yönetici olmayan insanların kaosu (karmaşıklığı) düzelmez. Şayet insanların cahilleri egemen olursa bir yönetici olmaz.”

– İbn Hacer El Heysemi şöyle diyor: “Aynı şekilde Sahabe Rıdvanullahi Aleyhim’in, Nübüvvet döneminin sona ermesinin ardından bir İmam nasbetmenin vacip olduğu üzerinde icma ettiklerini, dahası bunu en önemli vaciplerden saydıklarını biliyorum; zira Sahabeler, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in defni sırasında (İmamı nasbetmekle) meşgul olmuşlardır ve onların (İmamı) tayin etme noktasındaki ihtilafları mezkur icmayı zedelemez.”

Bu kısa araştırmayı tek bir noktada uzatmamak için İslam fakihleri ve düşünürleri ile ilgili bu söze devam etmiyoruz.

Siyasi otoritenin gerekli olmadığına dair söylenen anormal sözlere gelince; Harici fırkalarında (Necedâtlar) dediler ki: “İnsanlara İmameti empoze etmeye gerek yoktur. Aksine aralarında doğru bir şekilde ilişki kurmaları yeterlidir.”

Şehristani şöyle dedi: “Necedâtlar, insanların bir İmama ihtiyacı olmadığı, aksine kendi aralarında adil olmaları gerektiği, şayet bunun sadece kendilerine yol gösterecek bir İmamla olabileceğini görürlerse o zaman onu ikame etmelerinin caiz olduğu üzerinde ittifak etmiştir.”

Mutezile’den (Hişam Kuti), İmamın, fitnenin olmadığı güvenlik durumunda nasbetmenin vacip olduğu görüşünü benimsedi. Ebu Bekir el-Esam ise şöyle dedi: “Aksine, yani güvenliğin olmadığı fitne durumunda vacip olur.”

Ancak siyasi otoritenin kurulmasının vacip olmadığını söyleyenleri, bu tutumlarına sevk eden şey nedir?

İbn Haldun şöyle diyor: “Onları bu ekole sevk eden şey, kraldan ve onun zorba ekollerinden kaçma, üstün gelme ve dünyanın zevkini çıkarma arzusu ve şeriatın da bunu zemmetmekle, ailesini engellemekle ve onu reddetme arzusuyla dolu olduğunu görmeleridir.”

– Batılı siyasi düşüncesi ve İslami siyasi düşüncesi metinlerinden aktardıklarımızdan şunu gözlemliyoruz; Batılı siyasi düşüncesinin temeli akla dayalı olsa da, siyasi otoritenin varlığının gerekliliği sözü, kitlelerin sözüdür… Bu arada İslami siyasi düşüncenin temeli ise akılla birlikte şerî nâsslardır… Aklın kabul edilip edilmemesine bağlı olarak, bazı İslami fırkalar için delil farzdır.

Farz diyenlerin dayandığı siyasi otoritenin farz olduğuyla ilgili şerî nâsslardan biri de Allahu Teala’nın şu kavlidir: أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأمْرِ مِنْكُمْ “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin.” [Nisa 59]

Çünkü onlara itaat etmenin vacip olması, onları ikame etmenin vacip olmasının bir dalıdır.

Bu da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlinden dolayıdır: عنقه بيعة، مات ميتة جاهلية “Zira kim boynunda biat halkası olmadan ölürse cahiliye ölümü ile ölür.” Çünkü bir Müslümanın boynunda biat halkasının vacip olması, siyasi otorite sahibinin ikame etmenin ve ona biat etmenin vacip olmasını gerektirir.

Ayrıca siyasî bir otorite oluşturmaya gerek yoktur sözünün hem Batı hem de İslam düşüncesinde anormal bir ifade olduğunu, buna yönelik akli veya nakli kabul edilebilir bir delil olmadığını, aksine bunların, sırf vehimler olduğunu, otoritedeki sapma korkularından, bu sapmadan daha tehlikeli ve korkulu olan otoriteyi ortadan kaldırma yönünde bir kaçış olduğunu gözlemliyoruz.

Üçüncüsü: Siyasi otoritenin nasıl ortaya çıktığı?

Siyasi düşüncenin devletin kökenini araştırmakla ilgilenmesi… Bu alandaki doktrinlerin de devletin temel rükünlerinden biri olan siyasi iktidarın etrafında dönmesi nasıl ortaya çıktı ve insanlık tarihinde ve vakıada nasıl var oldu? Batılı siyasi düşüncesinde geçtiği gibi bu doktrinlerin en önemlileri şunlardır:

1- İlahi hak teorisi.

2- Toplum sözleşmesi teorisi.

3- Güç ve galip gelme teorisi.

4- Aile gelişim teorisi.

5- Tarihi gelişim teorisi.

Bu kısa araştırma, bu teorilerin ayrıntılı olarak ele alınmasını ve her bir teorinin destekçileri ve karşıtlarının bakış açısını açıklamayı içermiyor; bu yüzden her birinin maksadını açıklayan kısa bir özetle yetineceğiz:

1- İlahi hak teorisi:

Bu teori, devletin Allah Azze ve Celle tarafından yaratıldığını, çünkü O’nun her şeyin yaratıcısı olduğunu ve insanları yönetmesi için doğrudan kralları seçenin O olduğunu söylemektedir; bu teori, 16.-17. yüzyıllarda kralların mutlak otoritesini haklı çıkarmak için kullanılmıştır.

(XIV. Louis) bu teoriyi ifade etmekte ve anılarında şu sözüyle ona atıfta bulunmaktadır: “Kralların yetkisi, yaratıcının yetkisine dayanmaktadır; çünkü onların kaynağı halk değil sadece Allah’tır; bu yüzden onlar (yani krallar), uygulamalarının keyfiyetinden sadece Allah’ın karşısında sorumludur.”

Kral (XV. Louis), 1770 yılında bir yasa çıkardı ve onun önsözünde şöyle geçmektedir:

“Biz tacı sadece Allah’tan alırız.”

(Flamer) de ilahi hak teorisini destekliyor ve şöyle diyor: “Allah otoriteyi Adem’e, ondan da oğullarına verdi, ta ki mevcut krallara kadar ulaştı; bu yüzden kralın halkı üzerindeki hakkı, babanın çocukları üzerindeki hakkı gibidir.”

Kayda değerdir ki (John Locke), (Flamer)’a şöyle yanıt verdi:

“Adem’in oğulları çoktur ve aralarında meşru bir verasetin gerçekleşmesi, şüpheli bir durumdur.”

Bu (ilahi hak) teorisi, kralların mutlak otoritelerini haklı çıkarmak için yirminci yüzyılın başlarına kadar kendisine itimat edilen (düşünce) olarak kalmaya devam etmiştir; işte 1910 yılında Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Almanya İmparatoru olan (II. Wilhelm), otoritesini Allah’tan aldığını, kendisinin gökten seçildiğini, bu yüzden kamuoyu ve parlamentonun iradesini kutlamasına gerek olmadığını söylüyor.

Ancak bu teori, modern fikirlere ve halkların uyanışına karşı koymaktan aciz kalmasının ardından sönmeye başlamıştır.

2- Toplum sözleşmesi teorisi:

Bu teori hakkında öne çıkan üç kitap şunlardır:

– İngiliz Thomas Hobbes 1588-1679.

– İngiliz John Locke 1632-1704.

– İsveç-Fransız Jean-Jacques Rousseau 1712-1778.

Bu sonuncusu bu teoriyi daha fazla netleştirip açıklığa kavuşturmuş olup onun sosyal sözleşmeye yönelik teorisi, modern çağdaki çoğu siyaset filozofu tarafından benimsenmiştir.

İşte siyasi otoritenin ortaya çıkışına ilişkin felsefelerinin herbirinin kısa bir özeti.

Bunlardan herbirinin ekolünün, devleti ve içindeki siyasi otoriteyi kuran toplum sözleşmesine ilişkin düşüncelerini açıklamadan önce, hepsinin insanın şu iki aşamadan geçtiğini tasavvur ettiklerini belirtmemizde fayda vardır:

– (Devletin ve siyasi otoritenin varlığından önce) doğal yaşam evresi.

– (Toplum sözleşmesi ve siyasi otoritenin oluşması yoluyla) toplumsal yaşam evresi. Dolayısıyla doğal yaşam evresinde:

(Hobbes), insanların bencillik, kontrol ve tahakküm sevgisi nedeniyle birbirleriyle sürekli bir savaş halinde (herkesin herkese karşı savaşı) olduklarını, güçlü olanın galip geldiğini, hak olanın gücü takip ettiğini ve ona boyun eğdirildiğini, bu yüzden insanların bu sefaletinden çıkmayı arzuladıkları ve farklı çıkarları uzlaştıracak ve sefalet ve meşakket dolu hayata bir son verecek bir insan otoritesi birlikte yaşamayı kabul ettiklerini düşünüyor.

(Locke)’e gelince; insanların içerisinde özgür oldukları ve her birinin şu iki güce sahip olduğu (normal yaşam) evresini tasavvur ediyor: 1- Kendini ve mallarını korumak. 2- Kendine, mallarına veya başkalarına ve mallarına saldırmaya çalışan herkesin cezalandırılması; ancak ilişkileri yöneten herkes tarafından bilinen belirli bir yasa olmadığı, doğal yasaya göre hüküm veren tarafsız bir yargıç olmadığı ve hükmü destekleyen ve uygulayan bir güç olmadığı için… tüm bunlar can ve mallara yönelik saldırılarla sonuçlanmıştır.

Jean-Jacques Rousseau’ya gelince:

Kendisi, (Toplumsal evreden ve siyasi otoritenin varlığından) önce, özgürlüğe doymuş bir hayatın ve erdemli bir hayatın tasavvur edildiği (doğal bir yaşamı) tasavvur ediyor; çünkü insan doğası gereği iyi ve erdemlidir, ancak bireysel çıkarlar çoğaldığında ve çatıştığında, bu doğal durum kötüleşir…. Ve herkes bundan çıkmak ister.

Evet, insanlık tarihinde hiçbir siyasi gücün olmadığı (normal bir yaşamın) varlığını tasavvur etmekte anlaştılar ama bu hayatı eskisi gibi nitelendirme konusunda ayrıldılar.

Ayrıca bu (doğal yaşamdan) çıkıp her birinin diğerlerinden farklı tasavvur ettiği (toplum sözleşmesine) geçmeyi de kabul ettiler.

(Hobbes)’a gelince; kendisi, (toplum sözleşmesini) aşağıdaki şekilde tasavvur ettiği Leviathan (Ejderha) adlı kitabını yazdı:

Böylece başkanın ve kralın otoritesi mutlak olup yasama ve yürütme erkinin her ikisine de sahip olur ve bireylerin onun önünde hiçbir hakkı yoktur; ancak bu başkan, ne kadar keyfi ve zorba olursa olsun, otoritesi altındaki bireyin durumu her halükârda ilk durumundan daha iyi kalacaktır.

(Locke)’a gelince; sözleşmeyi şu şekilde tasavvur ediyor: Her bir bireyin, siyasi otoriteyi teslim alan bir veya daha fazla birey için tüm haklarından değil, aksine bu hakların bir kısmından feragat ettiği bir sözleşme olup kendisinden feragat edilen hakların bu kısmı, siyasi otoritenin, bireylerin can ve mallarını koruma konusundaki çıkarlarını savunma görevlerini yerine getirmesine izin verdiği ölçüyle sınırlıdır… Zira siyasi otorite sahipleri (sözleşmede) taraf olup şayet kamusal özgürlükleri ve bireylerin temel haklarını – özellikle de yaşam hakkı ve özel mülkiyet hakkını – ihlal ederlerse, o zaman halkın onlara karşı isyan etme hakları vardır; işte burada siyasi otorite sınırlı olup mutlak değildir.

Rousseau’ya gelince:

(Sözleşmeyi), şu şekilde tasavvur ediyor: İnsanlardan herbirinin, (Hobbes)’in dediği gibi belirli bir kişi için değil de -aksine tüm halkın yararına- yani tüm insanlardan oluşan ahlaklı kişinin yararına haklarından tamamen feragat etmesi şartıyla tüm insanların aralarında yaptıkları bir sözleşmedir ki böylece “herkes, nefsini sadece kendisi için değil de herkes için hibe etmiş olur.” Bu şekilde bireyler, bir bütün olarak halkın iradesi olan (kamusal yönetim) denilen şeyi oluşturmuş olurlar. Zira burada, bu feragat konusunda toplumun iradesi (genel irade) yararına her bir birey ile diğerleri arasında bir sözleşme vardır; gerek yasama yetkisine, gerekse siyasi otoriteye sahip olan işte bu genel iradedir.

Ümmetin temsilcilerine -yardımcılara- gelince; onlar sadece vekiller olup kesinlikle egemenliğe sahip değillerdir; bu yüzden şayet yönetimlerinde kanunlardan saparlarsa o zaman ümmetin onları azletme ve vekilliklerini iptal etme hakkı vardır.

Yürütme organına gelince; millet, kanunları uygulamak için memur ve hizmetli olarak bu görevi üstlenecek kişileri seçer ancak bu yürütme yetkisinin sahiplerinin seçilmesi bir sözleşmeye ihtiyaç duymaz.

Devletin ve onun içindeki otoritenin ortaya çıkışını yorumlayan bir ekol olması itibariyle (toplum sözleşmesi) hakkındaki sözün özeti işte budur.

3- Güç ve galip gelme teorisi:

Bu teori, hakkın güç olduğu esasına dayanmaktadır; zira bu teorinin sahipleri, devletin ilk aşamalarında, bu amaca ulaşmak için bir kişi veya bir grup birey tarafından güç ve baskı kullanarak grubun geri kalanına dayatılan bir sosyal sistem olduğuna inanıyorlar; bu teori, hem Alman (Oppenheimer) hem de Fransız (Charles Peden) tarafından dile getirilmiştir.

4- Aile gelişim teorisi:

(Aristo), ailenin, daha sonra toplumu yöneten siyasi otoriteden ortaya çıkan toplumun oluşumunda bir temel olduğunu söyleyenlerden biri olarak kabul edilir.

Zira şöyle diyor: “Aile, toplumun inşasında ilk temeldir.”

(Jean Bourdain) de dahil olmak üzere bu teorinin sahipleri şöyle diyor: Aile ile devlet arasında bir benzerlik vardır; zira devlet, büyümesi, gelişmesi ve çoğalmasından sonra aileden başka bir şey değildir ve yöneticinin otoritesinin temeli de ailenin babasının otoritesidir.

5- Tarihi gelişim teorisi:

Bu teori şöyle diyor: Devlet, daha önce bahsi geçen teorilerin etrafında döndüğü önceki faktörlerden bir faktörün sonucu değildir, aksine önemi bir devletten diğerine göre değişen birçok faktörün bir sonucudur; bu da bu devletin doğası, tarihi ve farklı koşulları bakımında farklılık göstermesinden dolayıdır.

Bu nedenle bazı araştırmacılar araştırmanın odak noktasının, belirli bir ülkenin ortaya çıkmasının aslının, genel bir şekilde değil de özel bir şekilde olması gerektiğine inanmaktadırlar.

Bana öyle geliyor ki bu son teori, gerçeğe en yakın olan teoridir; çünkü o, daha önceki teorilerini çoğunun arasını birleştirmektedir. Zira her bir devletin ortaya çıkışı, kendi özel koşullarına tabidir. Şöyle ki; belirli bir devletin özel yapısını alıp onu diğer ülkelere uygulamak imkansızdır… Örneğin bu devlet, galip gelme, güç ve benzeri bir yolla ortaya çıkmıştır… Dolayısıyla insanlık tarihi, onun ortaya çıkmasının köklerindeki devletler ve farklı siyasi otoritelerle doludur.

Karşılaştırma:

Batılı siyasi düşüncede devletin ve siyasi otoritenin ortaya çıkış teorileriyle ilgili olan işte budur; peki bu konudaki İslami siyasi düşünce nedir?

a- İbn Haldun’un Mukaddime’sinde, aşağıdakilere delalet eden hususları görüyoruz:

1- Sosyal hayat, insan için gereklidir; yani insan, doğası gereği medeni ve toplumsal bir hayvandır. İbn Haldun şöyle diyor: “İnsani toplum, zaruridir. Bilgiler bunu şöyle ifade ederler: İnsan elbette medenidir.”

Buna göre (Hobbes), (Locke) ve (Rousseau)’nun tasavvur ettiği ve doğal yaşam olarak adlandırdıkları gibi toplumsal yaşam öncesinde bir yaşamın olduğunu söylemeye yer yoktur.

2- Siyasi otorite, toplumsal yaşam için zaruridir ve bu otorite, asabiyete sahip olan bir gurup bedeviden ortaya çıkmıştır; dolayısıyla İbn Haldun’un dediği gibi devleti veya kralı tesis eder:

“Asabiyetin gerçekleştirmeye çalıştığı amacı, hükümdarlıktır…” İnsanlar her toplantıda, bazılarını bazılarına karşı önleyen caydırıcı birine (yani bir yöneticiye=siyasi bir otoriteye) ihtiyaç duyarlar; bu caydırıcı kişinin bu asabiyetle onlara galip gelmesi imkansızdır, dolayısıyla bu galip gelme, hükümdarlıktır.”

Böylece konuşma, daha önce bahsettiğimiz güç ve galip gelme teorisine yakındır.

Ancak (güç ve galip gelme teorisini), fakihlerin siyasi otoriteye (Hilafete) ulaşmanın yollarından biri olarak bahsettiği mütegallibe (zor ve kuvvet kullanan) ve boyun eğdirmeden ayırmamız gerekir; zira fakihler, “Mütegallibe Sultan” bahsinde söyledikleri şeyde, onun meşruiyeti için “biatın” olmasını şart koşmuşlardır. Bu nedenle Mütegallibenin siyasi otoritesinin şerî bir sıfat kazanması, insanlar tarafından veya ehli hal ve’l akdin temsilcileri tarafından her şey onun adına karara bağlandıktan sonra olur ki İslam tarihinde olan da budur.

b- Öte yandan İslam Devleti’nin de toplumsal sözleşme temelinde kurulup ortaya çıktığını görüyoruz; zira tüm siret kitaplarında, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’den Medine’ye hicret etmek ve Medine’de İslam Devleti’ni kurmak için “Yesrib’in” liderleri Ensar’dan “biat” (İkinci Akabe Biatı) aldığı, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’ye varır varmaz tarihte yazılı ilk anayasa temelinde siyasi otoriteyi teslim aldığı, bu anayasanın eski dünyanın daha önce bilmediği uluslararası ilke ve kuralları ve insani hükümleri içerdiği ve bunun da sirette “Medine Vesikası” olarak geçtiği bilinmektedir.

Aynı şekilde İslam’da yönetim sistemi de, siyasi otoriteyi teslim alan Halife’ye biat etmeyi vacip kılmaktadır:

Zira Aleyhissalatu ve’s Selam şöyle buyurmuştur: ومن مات وليس في عنقه بيعة مات ميتة جاهلية “Kim de boynunda halifeye biat olmadan ölürse cahiliye ölümü ile ölür.

Biat: Müslümanlar veya onların (ehli hal ve’l akd veya ihtiyar ehli ya da şura ehlinden olan) temsilcileri ile İmamın Kitap ve sünnetle hükmetmesi ve ümmetin de işitmesi ve itaat etmesi şartıyla Halife arasındaki toplumsal bir sözleşmedir.

Hakeza İslam düşüncesinde siyasi otoritenin, ümmet ile otorite sahibi arasındaki sözleşme yoluyla şerî olarak ortaya çıktığı görülmektedir; tıpkı -İbn Haldun’un belirttiği üzere- fiili vakıada da galip gelme ve güç yoluyla ortaya çıkması gibi… Nitekim fakihler, bu fiili otoritenin şerî bir sıfat kazanabilmesi için ümmetin veya temsilcilerinin biat etmesini şart koşmuşlardır.

c- Kur’an-ı Kerim’de, siyasi otoritenin “ilahi hak ve veraset” yoluyla teslim alındığını ifade etmektedir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلاً “Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik.” [Sebe 10] Nitekim Alusi tefsirinde, Davud Aleyhisselam’a verilen üstünlüğün “hükümranlık” olduğunu ve (مِنَّا-tarafımızdan) kavlinin de yani aracısız anlamına geldiğini söylemiştir…

Otoritenin verasetinin açıklaması hakkında Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ “Süleyman Davud’a vâris oldu” [Neml 16]

Alusi tefsirinde şöyle demiştir: “… Babası Aleyhisselam’ın ölümünün ardından hükümdar peygamber oldu.” Dolayısıyla otoriteyi teslim alması (ilahi hak ve veraset) yoluyla oldu. Nitekim Kur’an’da ve onun tefsirinde bununla ilgili içeriklerin olduğu görülmektedir… Ancak bu, her halükârda bizden öncekilerin şeriatıdır… (Ehli sünnet) nezdindeki İslami siyasi düşünceye gelince; onda böyle bir teori yoktur; aksine bu, (Şia) nezdindeki İslami siyasi düşüncede mevcuttur.

Şiilerin bakış açısı:

Şiiler, siyasi otoriteyi (imamlık) oluşturmak ümmete değil, Allah Azze ve Celle’nin üzerine farz olduğunu söylüyorlar; zira Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i tayin etmek yoluyla İmamları tayin eden O’dur.

Sir (Thomas Arnold) şöyle diyor: “-Zeydiler dışındaki- Şii alimleri, seçim ilkesini (yani İmam seçilmesini) reddederler ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in (Ali’yi) doğrudan Kendisinin halefi olarak atadığını ve Ali’nin sıfatlarının Allah’ın bu yüksek makamda iştigal etmelerini emrettiği çocuklarına da intikal ettiğine inanırlar.” Bunlar, buna delalet eden (Şii) kaynaklardan alınmış bazı metinlerdir.

– İmam Cafer es-Sadık’ın şöyle dediği rivayet edilir: “Tüm dünya, hükümdarlık yönüyle İmam içindir; zira o buna, onların ellerinde olanlardan daha layıktır.”

– Cafer es-Sadık’ın babası İmam Muhammed el-Bakır’ın da şöyle dediği rivayet edilir: “Allah Adem’i yarattı, dünyada onu parçaya böldü; dolayısıyla Adem için olanlar Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem içindir, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem için olanlar da Muhammed’in ailesinden olan İmamlar içindir.”

Şia mezhebi otoriteyi şu şekilde özetliyor:

1- Yönetici Allah tarafından atanmıştır ve insanların onun atanmasından bir müdahalesi yoktur.

2- Yönetici, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ailesinden olmakla sınırlıdır.

3- İmam masumdur (günahsızdır) ve hiç kimsenin onu muhasebe etme hakkı yoktur; çünkü hata yapan kişi muhasebe edilir, İmam ise masum olup hata yapmaz.

Şiiler, Allahu Teala’nın şu kavli gibi benimsedikleri şeylere uygun tevillerle yorumladıkları birtakım delillere dayanmaktadırlar: وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَيَخْتَارُ ۗ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ ۚ سُبْحَانَ اللَّهِ وَتَعَالَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ “Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve şânı yücedir.” [Kasas 68] Ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Ali İbn Ebu Talib Radıyallahu Anh’a yönelik şu sözü gibi: أَنْتَ وَلِيِّي فِي كُلِّ مُؤْمِنٍ بَعْدِي “Benden sonra sen her müminin velisisin.

Çağdaş Şii şeyhlerinden biri şöyle diyor:

“Şiilere göre İmam, Peygamberin bütün sıfat ve vasıflarına sahip olduğu gibi Peygamber’in insanlar üzerinde sahip olduğu velayet ve otoriteye de sahiptir ve vahyin inmesi dışında hiçbir şey ondan farklı değildir. Ancak İmam, Rabbinden kendisine indirileni Peygamberden almıştır. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak bu anlamıyla İmam tıpkı Peygamber gibi kaçınılmaz olarak masumdur ve onun masumiyetini inkâr eden, İmameti de inkâr etmiş olur.”

Ehl-i Sünnetin bu meseleye yönelik bakış açısına gelince; daha önce de izah edildiği üzere otorite ümmete ait olup diğer tüm şerî akitler gibi onu istediği kimseye verir. Konu: Yöneticinin kendisine tevdi edilen görevlerini Kitap ve sünnete göre yerine getirmeyi taahhüt etmesi ve ümmetin de marufa göre işitmek ve itaat etmeyi taahhüt etmesidir.

Bunun delili Alayhissalatu ve’s Selam’ın şu kavlidir: من بايع إماماً فأعطاه صفقة يده، وثمرة قلبه، فليطعه ما استطاع “Her kim bir İmama (Halifeye) biat edip elinin ayasını ve kalbinin semeresini verirse, gücü yettiğince ona itaat etsin.

Maverdi, Halife hakkında şöyle diyor: “Cumhuru fukaha, rıza ve tercih olmadıkça onun İmametinin gerçekleşmeyeceği, ancak onun İmameti sırasında ihtiyar ehlinin gerekli olduğu, çünkü İmametin karşılıklı akit olmaksızın tamamlanmayacak bir akit olduğu görüşünü benimsemişlerdir.”

Şiilerin deliline gelince; bu iki kısımdır:

– Ya konuya yönelik delaleti bakımından özel olursa doğru değildir.

– Ya da çözüm konusuna özgü değilse genel olur.

İkinci bölümü devam edecek…