MADDE-107: “Ümmet Meclisinin şu dört yetkisi vardır: 1-) a-) Meşveret kelimesinin uygun düştüğü hususa dahil olan dahilî işlerden her hususta Ümmet Meclisinin görüşünü almak icab eder. Şöyle ki: Yönetim, öğretim, sağlık, iktisad, v.b. işlerde Ümmet Meclisinin görüşü alınır ve bağlayıcı olur. Meşveret kelimesinin uygun düştüğü hususa dahil olmayan her hususta Ümmet Meclisinin görüşünü almak icabet
MADDE-107: “Ümmet Meclisinin şu dört yetkisi vardır:
1-) a-) Meşveret kelimesinin uygun düştüğü hususa dahil olan dahilî işlerden her hususta Ümmet Meclisinin görüşünü almak icab eder. Şöyle ki: Yönetim, öğretim, sağlık, iktisad, v.b. işlerde Ümmet Meclisinin görüşü alınır ve bağlayıcı olur. Meşveret kelimesinin uygun düştüğü hususa dahil olmayan her hususta Ümmet Meclisinin görüşünü almak icabet etmez. Zira dış siyaset, maliye ve ordu konusunda Ümmet Meclisinin görüşünü almak icabet etmez.
b-) Ümmet Meclisinin; ister dahilî işler olsun ister haricî işler olsun ister maliye ister ise ordu hakkında olsun, devlette hasıl olan bütün işlerde muhasebe etme hakkı vardır. Ümmet Meclisinin görüşü, çoğunluğun görüşünün bağlayıcı olduğu hususlarda bağlayıcıdır, çoğunluğun görüşünün bağlayıcı olmadığı hususlarda bağlayıcı değildir. Ümmet Meclisi ile yöneticiler bir iş hakkında şer’î açıdan ihtilafa düşerlerse, o konuda Mezalim Mahkemesinin görüşüne başvurulur.
2-) Ümmet Meclisi; valiler veya muavinler hakkında hoşnutsuzluğu gösterme hakkına sahiptir. Ve bu hususta Ümmet Meclisinin görüşü bağlayıcıdır. Bu durumda, halifenin o kişileri azletmesi gerekir.
3-) Halife; anayasa ve kanunlar hakkında benimsemek istediği şer’î hükümleri Ümmet Meclisine havale eder. Meclisin müslüman üyelerinin onları tartışmaları ve onlar hakkında görüş vermeleri hakkı vardır. Bu hususta onların görüşleri bağlayıcı değildir.
4-) Hilâfet için adayların sayılarını sınırlandırmak, Ümmet Meclisinin müslüman üyelerinin hakkıdır. Bu hususta onların görüşleri bağlayıcıdır. Onların belirlediklerinden başkasının adaylığı kabul edilmez.”
Bu madde dört bendi içermektedir. Birinci bend ise, iki şıkkı içermektedir. Birinci bendin (a) şıkkının deliline gelince; o, Allahu Teâlâ’nın şu sözüdür:
وَشَاوِرْهُمْ فِي الأمْرِ “(İdarî) iş hususunda onlara danış.”[1]
وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “Onların işleri aralarında Şura (danışma) iledir.”[2]
Böylece Şura’yı her iş hakkında genel kılmıştır. Bunun delili Allahu Teâlâ’nın (في الأمر) “fi l’emr” (iş hakkında) sözüdür. (الأمر) “el-emr” (ا – ل) “elif – lâm” takısıyla bir cins isimdir. (وأمرهم) “ve emruhum” (onların işleri) sözü de; (هم) “hum” (onların) zamiri ile izafe edilmiş bir cins isimdir. Bu iki kelime de (أمرهم – الأمر) genel lafızlardandır.
Fakat bu Şura ancak mübah işte olur. Böylece bu, Şuranın farz değil mendub olduğuna dair bir karinedir. Bundan dolayı, Şuranın farz değil de mendub olması bakımından dolayı her hususta Ümmet Meclisine başvurması halifeye farz değildir.
Şura’da verilen görüşün bazısı bağlayıcı olmaktadır. Bazısı da bağlayıcı olmamaktadır. Görüşlerden bağlayıcı olanı hakkında halifenin Ümmet Meclisine başvurması lazımdır. Görüşlerden bağlayıcı olmayan hususta halifenin Ümmet Meclisine başvurması zorunlu değildir. Bu iki husustan her birisi hakkında ancak Ümmet Meclisinin vakıasına ve dünyada mevcut görüşlerin vakıasına bakılır. Bu iki hususun vakıasının bilinmesinden sonra bu vakıaya onlardan geçen delilleri tatbik etmek için Kitab ve Sünnet’e bakılır.
Ümemt Meclisinin vakıasına gelince; o, görüşte insanların vekilidir. Hakkında insanların görüşünün alındığı her husus hakkında Ümmet Meclisinin görüşü alınır. Böylece Ümmet Meclisine, vekâletle ilgili hükümler uygun düşmektedir ki, bunlardan birisi de görüşte vekâlettir.
Dünyada mevcud fikirlerin vakıasına gelince; onlar, şu dört fikirdir:
1- Teşrî/yasama,
2- Şerî olan ve şer’î olmayan tüm tarifler,
3-Derin bakış ve araştırmayı gerektiren fikir, uzmanlığı gerektiren teknik görüş,
4- Araştırmayı ve derin bakışı gerektirmeyen işlerle alâkalı görüşler.
Bu görüşlere uygun düşen şer’î delillere baktığımızda şunları görürüz:
Rasul (u), teşrîde/yasamada çoğunluğun görüşlerini red etti ve vahyin kendisine indirdiğine sımsıkı sarıldı. Yani şer’î hükme sımsıkı sarıldı. Nitekim Hudeybiye sulhunda bütün müslümanların görüşünü reddetti ve şöyle dedi:
“Ben Allah’ın kulu ve Rasulüyüm. Kesinlikle O’nun emrine muhalif olmam.”
Rasul (u), tek bir kişinin görüşüne uydu ve kendi görüşünü terk etti, müslümanların görüşüne başvurmadı. Nitekim Bedir’de öyle oldu. Zira Rasul (u) Bedir’e en yakın bir kuyunun yanına konakladığında Habbâb b. Munzir bu konaklayıştan hoşnut olmadı ve Rasul (u)’e şöyle dedi: “Ya Rasulullah, bu yeri Allah’ın seni konaklattığı bir yer olarak mı gördün? Öyle ise bizim için onun ne ilerisine gitmek ne de gerisinde kalmak yoktur. Yoksa bu konaklayış, görüş-harb-hile midir?” Rasul (u) şöyle dedi:
“Bilâkis o, görüş-harb-hiledir.”
Bunun üzerine Hattâb; “Burası konaklama yeri değildir” dedi. Daha sonra bir yeri gösterdi. Böylece Rasul (u), hemen beraberindekilerle birlikte oraya gitti. Hattâb’ın görüşüne tabi oldu.
Bu iki olayda işin kararlaştırılmasında halkın görüşlerine bir kıymet yoktur. Bu delâlet ediyor ki; teşrîden/yasamadan olan hususta halkın görüşleri alınmaz. Buna binaen şer’î hükümler hakkında halkın görüşleri alınmaz. Şerî tarifler de şer’î hükümler gibidir. Aynı şekilde harb-görüş-hile kabilinden olan hususta ve uzmanlığı gerektiren teknik hususlarda halkın görüşleri alınmaz. Şerî olmayan tarifler de bunun gibidir.
Buna binaen malların toplanması ve harcanmasında halkın görüşü alınmaz. Çünkü Şeriat, toplanması gereken mal çeşitlerini kesinlikle belirlemiştir. Ne zaman vergi konulacağını belirlemiştir. Malların sarfediliş şekillerini belirlemiştir. Bütün bunlar şer’î hükümlerle olur. Şeriat’ın kararlaştırdığı hususlarda halkın görüşü alınmaz. Böylece maliye hakkında Ümmet Meclisinin görüşü alınmaz.
Aynı şekilde ordunun işleri hakkında da halkın görüşü alınmaz. Çünkü Şeriat, ordunun işlerini yürütme işini halifeye vermiştir ve cihad hükümlerini belirlemiştir. Şeriat’ın kararlaştırdığı hususlarda halkın görüşü alınmaz.
Yine devletin başka devletlerle alâkası hakkında da halkın görüşü alınmaz. Çünkü o, derin bakış ve araştırmayı gerektiren fikirdendir. Zira o, görüş-harb-hile kabilindendir.
Buna binaen dış siyaset, maliye ve ordu hakkında Ümmet Meclisinin görüşü alınmaz. Çünkü bunlar hakkında onun görüşü bağlayıcı değildir. Bu husus, Rasul (u)’in Hudeybiye ve Bedir’deki fiiliyle sabittir. Böylece bu hususlarda halife Ümmet Meclisine başvurmak zorunda değlidir.
Bu izahat 1.bendin (a) şıkkının sonuncu bölümü ile ilgilidir. Birinci bölüme gelince; bunun delili şudur: Rasul (u), Uhud’da çoğunluğun görüşüne uyup kendi ve büyük sahabelerin görüşünü terk etti. Zira düşmanla şehrin dışında karşılaşmak için Medine’nin dışına çıktı. Bu, müslümanların çoğunun görüşü idi. Kendi görüşü ise, düşmana karşı şehrin dışına çıkmamak idi. Bu delâlet ediyor ki, Uhud hadisesi gibi olan hususlarda müslümanların görüşüne başvurulur ve onların görüşü bağlayıcı olur. Bu, derin bakış ve incelemeyi gerektirmeyen ameller hakkındadır. Yani yasamanın, tariflerin ve derin bakış ve incelemenin gerektiği fikrin dışındaki hususlar hakkındadır.
Görüşleri dört grupta sınırlandırıp onlardan üçü hakkında halkın görüşünün alınmadığına dair delil getirmek, kendisine Rasul (u)’in çoğunluğun görüşüne uymasının uygun düştüğü bir tek görüş kaldığına dair bir delildir. Ki bu, Rasul (u)’in Ebu Bekir ve Ömer’e söylemiş olduğu şu sözünün manasını tefsir etmektedir:
لَوِ اجْتَمَعْتُمَا فِي مَشُورَةٍ مَا خَالَفْتُكُمَا “Siz ikiniz bir meşverette ittifak ederseniz size muhalif olmam.”[3]
Bu tefsire göre bu hadisin manası; şer’î hükümlerin dışında, tariflerin dışında, derin bakış ve incelemeyi gerektiren fikrin dışında, teknik hususların dışında geçerlidir. Yani “amellere delâlet eden görüşlerde size muhalif olmazdım” demektir.
Buna binaen halife, bu tür amellerin yapılmasına işaret eden bütün görüşlerde Ümmet Meclisine başvurmak zorundadır. Böylece halife; yönetim işlerinde, öğretim işlerinde ve Şeriat’ın kararlaştırmadığı iç siyaset işlerinden mübah her işte Ümmet Meclisine başvurur. Görüş-harb-hile cinsinden olmayan, Şeriat’ın kararlaştırdığı ve hakkında şer’î hükmü belirlediği hususlardan olmayan hususu halife Ümmet Meclisine sunmak, o konuda ona başvurmak ve o konuda çoğunluğun görüşü ile amel etmek zorundadır.
Birinci bendin (b) şıkkına gelince; onun delil, yöneticilerin muhasebesi hakkında gelen nassların genelliliğidir. Taberâni, Ubâde’den Rasul (u)’in şöyle dediğini rivayet etti:
سَيَلِي أُمُورَكُمْ مِنْ بَعْدِي رِجَالٌ يُعَرِّفُونَكُمْ مَا تُنْكِرُونَ وَيُنَكِّرُونَكُمْ مَا تَعْرِفُونَ فَلا طَاعَةَ لِمَنْ عَصَى اللَّهَ “Benden sonra işlerinizi idare edecek bazı adamlar gelecektir. Onlar, sizin kötü gördüğünüz şeyi size iyi görecekler, iyi gördüğünüz şeyleri sizin hakkınızda kötü görecekler. Allah’a isyan edene itaat yoktur.”[4]
Ebu Şeybe’den, Ubâde’den naklettiği bir hadis ise şöyledir:
“Başınızda bazı emirler olacaktır. Onlar size iyi görmediklerinizi emr edecekler, kötü gördüklerinizi yapacaklardır. O halde sizin üzerinizde onlara itaat zorunluluğu yoktur.”
Yine Rasul (u)’den şöyle dediği rivayet olunur:
“En faziletli cihad, zalim bir sultan yanında (söylenen) hak sözdür.”
Yine Rasul (u)’den şöyle dediği rivayet olundu:
“Şehidlerin efendisi Hamza ve zalim bir imama kalkıp nasihat eden kimsedir.”
Rasul (u) şöyle demiştir:
أَلا مَنْ وَلِيَ عَلَيْهِ وَالٍ فَرَآهُ يَأْتِي شَيْئًا مِنْ مَعْصِيَةِ اللَّهِ فَلْيَكْرَهْ مَا يَأْتِي مِنْ مَعْصِيَةِ اللَّهِ وَلا يَنْزِعَنَّ يَدًا مِنْ طَاعَةٍ “Dikkat edin! Kim başına tayin olunan bir valiyi, Allah’a isyan kategorisine giren bir şey yaparken görürse onu o yaptığı hususta kerih görsün, itaatten elini çekmesin.”[5]
Ümmü Seleme’den Rasul (u)’in şöyle dediği rivayet olundu:
سَتَكُونُ أُمَرَاءُ فَتَعْرِفُونَ وَتُنْكِرُونَ فَمَنْ عَرَفَ بَرِئَ وَمَنْ أَنْكَرَ سَلِمَ وَلَكِنْ مَنْ رَضِيَ وَتَابَعَ “İleride bazı emirler olacaktır. Tanıyacaksınız ve inkâr edeceksiniz. Kim tanırsa beri olur. Kim inkâr ederse kurtulur. Fakat kim razı olur ve tabi olursa…”[6]
İşte bu nasslar, ister iç siyasetle alâkalı olsun ister dış siyasetle alâkalı olsun her amel hakkında muhasebenin olduğuna delâlet eden genel nasslardır.
Hudeybiye anlaşmasında sahabe kendisini muhasebe ederken ve bu anlaşmayı kerih görürken Rasul (u) onları muhasebeden men etmedi. Sadece görüşlerini red etti. Vahiy olduğundan dolayı bu hususta kendisine itaat etmedikleri için onları azarladı. Onun için görüşlerini red etti. Çünkü, yaptığı şey vahiyden idi. Fakat onların kendisini muhasebelerinden dolayı onlara karşı gelmedi. Ayrıca Habbâb b. Munzir, Rasul (u)’i Bedir kuyusunun en yakınına konaklaması hususunda muhasebe etti. Rasul (u) ona karşı gelmedi, bilâkis onun görüşüne uydu.
İşte bu; ameller hakkında muhasebenin genel olduğuna, ister iç siyasetle alâlakı olsun ister ise ondan başka maliye, ordu, dış siyaset, v.b. ile alâkalı olsun her amel hakkında olduğuna delâlet eder.
Görüş almak ile muhasebe arasında fark vardır. Zira halife, haklarında Şuranın zorunlu olduğu yani çoğunluğun görüşünün bağlayıcı olduğu görüşler dışında görüş almak zorundu değildir. Muhasebeye gelince; halife her amelde muhasebe edilir. Fakat muhasebe her ne kadar genel ise de halife ancak çoğunluğun görüşünün bağlayıcı olduğu hususlardan kendisini muhasebe eden kimselerin görüşüne uyar. Çoğunluğun görüşünün bağlayıcı olmadığı hususlarda halife çoğunluğun görüşüne uymak zorunda değildir. Zira Rasul (u), Hudeybiye’de müslümanların görüşüne uymadı. Bedir’de Habbâb’ın görüşüne uydu. Bunların her ikisi de bağlayıcı olmayan görüştü. O halde halifeye muhasebede çoğunluğun görüşüne uyması caizdir, uymaması da caizdir.
Şöyle denilmez: “Halife bu muhasebe ile bilfiil bağımlı olmayınca onu muhasebe etmenin ne faydası vardır?”
Böyle denilmez. Çünkü muhasebe, şer’î bir hükümdür. Mutlaka yerine getirilmelidir. O, farz-ı kifayedir. Üstelik muhasebenin vakıası şudur: O, görüşleri açığa çıkarır ve açıklar. Kamuoyu oluşturur. Ki kamuoyu her yerde yöneticilerin kendisinden korktuğu ordudan daha kuvvetli bir sultadır. Bunun için muhasebenin çok büyük faydası vardır.
Ayrıca muhasebe edenler, işlerden herhangi bir iş hakkında şer’î açıdan idarecilerle ihtilaf edebilirler. Bu durumda o husus hakkında Mezalim kadısına başvurulur. Bunun delili ise, Allahu Teâlâ’nın şu sözüdür:
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Rasul’e ve sizden olan ulul emre (yönetim sahiplerine) itaat edin. Eğer bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasulü’ne götürün.”[7]
Bu ayetin manası: “Ey müslümanlar! Eğer yöneticilerle bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, Allah ve Rasulü’ne başvurun. Yani hüküm için Şeriat’a başvurun” şeklinde olur. Hüküm için Şeriat’a başvurmanın manası, yargıya başvurmaktır. Bunun için Mezalim mahkemesine başvurulur.
İkinci bende gelince; bunun delili, Rasul (u)’in Bayreyn’deki âmili Alâ‘ b. el-Hudrami’yi azl etmesidir. Çünkü Abd kays heyeti ondan şikayetçi oldu. Ayrıca Ömer b. Hattab, sadece şikayetten dolayı Sa‘ad b. Ebu Vakkas’ı valilikten azletti ve şöyle dedi: “Onu aciz oluştan ve hıyanetten dolayı azletmedim.” Bu inkâr edilebilir işlerden olmasına rağmen sahebeden hiç bir kimse onu bu işinden dolayı kerih görmedi. Böylece vilâyet ehlinin valilerinden hoşnutsuzluklarını açığa vurma hakları olduğuna dair ve bu durumda halifenin onu azletmesi gerektiğine dair sahabelerin icmaı hasıl oldu. Aynı şekilde bütün vilâyetlerin vekili olan Ümmet Meclisi için de valilerden hoşnutsuzluğu açığa vurması caizdir ve halifenin bu durumda onları azletmesi vazifesidir.
Üçüncü bende gelince; bu husus, her ne kadar halifenin hakkındaki görüş bağlayıcı olmadığından dolayı Ümmet Meclisine başvurmasının zorunlu olduğu hususlardan değilse de; Ömer b. Hattab’ın şer’î hükümler hakkında müslümanlara başvurmuş olması ve sahabelerin bunu kerih görmemeleri, yasamanın Ümmet Meclisine sunulmasına dair bir delildir. Nitekim rivayet edilir ki; Ömer b. Hattab (t), Irak fethedildiğinde oranın arazisi hakkında halkla istişarede bulunmuştu. Halkın geneli oranın taksim edilmesi görüşünde idi. İlk muhacirlerle istişare etti. Onlar, bir görüşte ittifak etmediler, ihtilafa düştüler. Beş kişi Evs’ten, beş kişi Hazreç’ten olmak üzere Ensardan on kişiye durumu bildirdi. Tartışmalardan sonra hepsi dediler ki, “Görüş, Ömer’in söylediği görüştür.” Ki o görüş, arazinin taksim edilmemesiydi.
Yine rivayet olunur ki; Ömer (t), müslümanlara başvurur ve meselelerden herhangi bir meselede Allah’ın hükmünü sorardı. Bazı zamanlarda o müslümanları toplar ve meseleler hakkında Allah’ın hükmünü sorardı. Sahabe buna şahid oluyorlardı, görüşlerini ortaya koymak için mescide geliyorlardı. Ömer’in müctehid olduğunu, müctehidin hükmü bilmek için ancak müslümanlara değil şer’î delillere başvurduğunu bilmelerine rağmen sahabeler bunu yapıyorlardı. Eğer Ömer’in bu başvurusu meşru bir iş olmasaydı, ona karşı gelirlerdi. Onların bu işe katılmaları, halifenin Allah’ın hükmünü sormak için müslümanlara başvurması hakkının olduğuna dair icma olduğuna delâlet eder.
Böylece yasama işine bakmak, Ümmet Meclisinde müslüman üyelerin yetkilerinden olur. Fakat onların görüşleri bağlayıcı değildir. Çünkü, hüküm ancak delilinin kuvvetliliği ile tercih edilir.
Ümmet Meclisinin üyelerinden gayri müslimlerin İslâm’a iman etmediklerinden ve onların haklarının görüş beyan etmede olup Şurada olmayışından dolayı yasama işine bakma hakları yoktur. Zira Şura, Allah Teâlâ’nın şu sözünden dolayı müslümanlara hastır: (وشاورهم) “Onlara danış” yani müslümanlara danış demektir.
Dördüncü bende gelince: Şu sabit olmuştur ki; hançerlenip hayatından ümit kesilince. müslümanlar Ömer’den kendisinden sonra yerine gelecek kişiyi belirlemesi talebinde bulundular. O, reddetti. Başka bir sefer bu talebi tekrar ettiler. Bunun üzerine o altı kişiye tavsiye etti. İşte bu sahabelerin sukutî bir icmaıdır. Bu ise, Ümmet Meclisinin üyelerinden müslümanların hilâfet için adayları belirleme hakkı olduğuna dair ve bu hususta görüşlerinin bağlayıcı olduğuna dair bir delildir. Zira şu sabit olmuştur ki; Ömer (t), o altı kişi ile birlikte elli kişiyi görevlendirip onlara o altı kişiden muhalefet edeni öldürmelerini emretmiştir. O altı kişiye ise, aralarında birisini halife olarak belirleme süresini üç gün ile sınırlandırmıştır. İşte bundan ilzam/zorunluluk, bağlayıcılık anlaşılır.
Gayri müslimlere gelince; onlar için halife adaylarını belirleme hakkı yoktur. Çünkü, biat
müslümanlara hastır.
İşte bütün bunlar bu maddenin delilleridir.
[1] Ali İmran: 159
[2] Şura: 38
[3] Ahmed b. Hanbel, Müs. Şamiyyin, 17309
[4] Ahmed b. Hanbel, Baki Müs. Ensar, 21721
[5] Müslim, K. İmarat, 3448
[6] Müslim, K. İmarat, 3445
[7] Nisa: 59