MADDE – 12:“Şerî hükümler için yalnızca Kitab (Kur’an-ı Kerim), Sünnet, İcmaî Sahabe ve Kıyas muteber delillerdir.” Bu maddenin manası; devlet, içtihadda bir yol/metod benimsiyor demek değildir. Fakat bu maddenin manası; devlet, hükümleri benimsemede bir yol/metod benimsiyor demektir. Çünkü, hükümlerin bir kısmını benimsemek devletin üzerine bir farz, bir kısmını benimsemesi ise caizdir. Bu benimseme çelişkili iki
MADDE – 12:“Şerî hükümler için yalnızca Kitab (Kur’an-ı Kerim), Sünnet, İcmaî Sahabe ve Kıyas muteber delillerdir.”
Bu maddenin manası; devlet, içtihadda bir yol/metod benimsiyor demek değildir. Fakat bu maddenin manası; devlet, hükümleri benimsemede bir yol/metod benimsiyor demektir. Çünkü, hükümlerin bir kısmını benimsemek devletin üzerine bir farz, bir kısmını benimsemesi ise caizdir. Bu benimseme çelişkili iki metodda hasıl olursa, benimsemenin üzerinde vaki olduğu esaslarda çelişkiler meydana getirir. Bundan dolayı devlet hükümlerin benimsenmesinde muayyen bir metod benimser. Hükümleri benimsemek için bu metodu benimsemeğe götüren şu üç sebeptir:
Birincisi: Bir müslümanın, üzerinde seyretmesi vacib olan hüküm aklî bir hüküm değil, şer’î bir hükümdür. Yani bir meselede, insanların koydukları hüküm değil, Allah’ın hükmüdür. Onun için bu hükmün kendisinden istinbat edildiği/alındığı delili mutlaka vahyin getirmiş olması gerekir.
İkincisi: Hükmün kendisinden istinbat edildiği delili vahyin getirmiş olduğunun ispatı mutlaka katî bir ispat olmalıdır. Yani hükmün kendisinden istinbat edildiği delilin vahiyle gelmiş olduğuna dair katî bir delil olmalıdır, zannî delil değil. Çünkü, bu ferî şeylerden değil usuldandır/esaslardandır. Onda zann yeterli değildir. Zira bu şer’î hükümler babından değil, akideler babındandır. Şöyle ki: Kendisinden hüküm istinbat etmek istenilen delil herhangi bir delil değil, vahyin getirdiği delil olmalıdır. Böylece onun vahiyle gelmiş olduğu mutlaka ispat edilmelidir. Onun vahiyle gelmiş olduğunun ispatı ise; şer’î hükümlerden değil, akidedendir. Bundan dolayı onu vahyin getirmiş olduğunu ispatlayan katî bir delilin olması mutlaka gereklidir. Çünkü, akideler ancak yakînden/kesin olan şeyden alınır…
Üçüncüsü: Şu kesin olan hususlardandır ki; insanın hayatta davranışı hayat hakkındaki mefhumlarına göredir. Hayata bakış açısı ise -hayat hakkında bakış veçhesi esasını akide teşkil etmesine rağmen- ümmette bulunan mefhumlar, ölçüler ve kanaatlerin toplamından oluşuyor. Mefhumlar, ölçüler ve kanaatlerde temsil edilen bu fikirlerin hepsi akideden değildir. Fakat onlarda akideden olanlar var, şer’î hükümlerden olanlar var. Hükümler, ancak zannı galibe binaen istinbat edildiğine göre; hükümlerin aslını vahyin getirmiş olduğu te’kid edilmezse; vahyin getirmediği asıldan alınmış hükümlerin bulunmasıyla ümmette gayri İslâmî fikirlerin doğmasından korkulur. Ve bunlar çoğalır ve o halde zaman uzarsa, bu durum ümmetin hayata bakış açısına, onunla ömrü uzarsa hayat hakkındaki mefhumlarına ve ondan sonra da davranışlarına tesir eder. Onun için devlet tarafından tatbik edilmesi istenilen hükmün kendisinden istinbat edildiği delillerin vahyin getirdiği deliller olduğu mutlaka te’kid edilmelidir.
İşte bu üç sebebten dolayı, şer’î hükümlerin kendisine göre benimseneceği bir metodun benimsenmesi kaçınılmaz oldu..
Şerî delillerin yalnız bu dört delil olduğu derin araştırma ile sabittir. Zira vahyin getirmiş olduğunun katî delille ispat edildiği şer’î delilleri inceledik, kesinlikle bu dört delilden başkasını bulmadık.
Kur’an’ın şer’î delil oluşuna gelince: Onun lafız ve mana olarak Allah tarafından vahiyle geldiğine dair delil katî delildir. Zira Kur’an’ın icazı, Kur’an insanların sözleri olmayıp Allah’ın kelâmı olduğuna dair kesin bir delildir. Katî delil ise; Kur’an’ın Allah’ın kelâmı oluşu üzerine kaimdir. İcaz delili ile kesinlikle Allah’ın kelâmı olan Kur’an, vahyin onu Rasulullah (u)’in üzerine indirdiğini söylüyor. Allahu Teâlâ şöyle söylüyor:
نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الأمِينُ (193) عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنْ الْمُنذِرِينَ “Rûh-ul Emin, sen uyarıcılardan olasın diye onu senin kalbine indirdi.”[1]
وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ “(De ki;) Bu Kur’an bana vahyedildi.”[2]
إِنَّمَا أُنذِرُكُمْ بِالْوَحْيِ “(De ki;) Ben ancak vahy ile sizi ikaz ediyorum.”[3]
مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى “Biz, Kur’an’ı sana güçlük çekesin diye indirmedik.”[4]
وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ “Muhakkak ki bu Kur’an sana verilmektedir.”[5]
نَحْنُ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ “Biz sana bu Kur’an’ı indirdik.”[6]
أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا “Ve sana apaçık bir Kur’an vahyettik.”[7]
İşte bunlar, Kur’an’ın vahiyle Allah’tan geldiğine dair katî delillerdir.
Sünnet’in şer’î delil olmasına gelince: Onun, Allah tarafından mana olarak vahiyle geldiğine ve Rasul’ün kendi lafzı ile onu tabir ettiğine dair katî delil, Kur’an-ı Kerim ayetlerinin gayet sarih olarak geçmesidir. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
وَمَا يَنْطِقُ عَنْ الْهَوَى (3) إِنْ هُوَ إِلا وَحْيٌ يُوحَى “O, hevasından konuşmaz. O, ancak vahyedilen bir vahiydir.”[8]
إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَى نُوحٍ وَالنَّبِيِّينَ مِنْ بَعْدِهِ “Biz, Nuh’a ve ondan sonraki nebilere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik.”[9]
إِنْ أَتَّبِعُ إِلا مَا يُوحَى إِلَيَّ “Ben, ancak bana vahyedileni takip ediyorum.”[10]
إِنَّمَا أَتَّبِعُ مَا يُوحَى إِلَيَّ “(De ki;) Ben ancak bana vahyedilene tabiyim.”[11]
إِنَّمَا أُنذِرُكُمْ بِالْوَحْيِ “(De ki;) Sizi ancak vahy ile ikaz ediyorum.”[12]
Ayrıca Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا “Rasul size ne verdiyse alın, sizi neden nehyetti ise terk edin.”[13]
Bunlar, Rasul’ün Sünnet’ten konuştuğu şeyin ancak vahiyle geldiğine dair açık delillerdir. Yine bunlar, Allah’ın Kur’an’ın sarahatiyle, Rasul’ün bize emrettiğine bağlanmayı, nehy ettiğini terk etmeyi bize emrettiğine dair açık delillerdir. Ve bu emir geneldir. Böylece Sünnet’in vahiyle gelmiş olduğuna dair delil, katî delildir. Çünkü o, subutu ve delâleti katî olan Kur’an nassı ile sabittir.
Şerî delil olarak itibar edilen sahabenin icmaına gelince: O, filan hükmün bir şer’î hüküm olduğuna dair veya filan meselede hükmün falan olduğuna dair sahabelerin icmaa etmeleri demektir. Böylece bir hükmün şer’î bir hüküm olduğuna icma ettiklerinde onların bu icmaı bir şer’î delil olur. Buna delil şu iki husustur:
Birincisi: Subutu katî ve delâleti katî olan nass ile Kur’an’da Allah onları övdü. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
وَالسَّابِقُونَ الأوَّلُونَ مِنْ الْمُهَاجِرِينَ وَالأنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “(İslâm Dinine girmek hususunda) öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara ihsanla (güzellikle) tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan Cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.”[14]
Muhacirler, Ensar ve hicret ederek ve yardımda bulunarak onlara ihsanla tabi olanlara Allah’tan gelen bu övgü, ancak sahabelere bir övgüdür. Çünkü, onlar sahabelerdir ve ayetin delâleti onlara münhasırdır. Bu övgü onların hepsini kapsıyor ve onları öven Allah’tır. Bu övgü, onların üzerinde icmaa ettikleri (ittifakla birleştikleri) bir hususun kesin bir husus olduğunu doğrular.
İkinci meseleye gelince: Biz dinimizi işte o sahabelerden aldık. Zira Efendimiz Muhammed (u)’e indirilenin aynısı olan bu Kur’an’ı bize nakledenler onlardır. Üzerinde icmaa ettikleri (ittifakla birleştikleri) bir şeye zaaflık sızarsa bu zaaflık Kur’an’a sızmış olur. Yani onlardan aldığımız dine zaaflık sızmış olur. Bu ise, şer’an mümkün değildir. Buna binaen, onların bir hata üzerinde icmaa etmeleri (yani birleşmeleri) şer’an muhaldir/ imkansızdır. Zira bu caiz olsaydı, zaaflığın dine sızması da caiz olurdu. Yani Efendimiz Muhammed (u)’e indirilen bu Kur’an’ın aynısı olduğu hakikatine da zaaflığın sızması caiz olurdu. Bu ise, şer’an muhaldir/mümkün değildir. Böylece onların hata üzerinde birleşmeleri muhal olmaktadır. İşte bu, icmaüssahabe’nin şer’î bir delil olduğuna dair katî bir delildir.
Üstelik Allahu Teâlâ şöyle söylüyor:
إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ “Biz, zikri (Kur’an’ı, risaleti) indirdik ve onu kesinlikle Biz muhafaza edeceğiz.”[15]
Böylece Allahu Teâlâ bu ayette, Kur’an’ın korunmasını vaad etmiştir. İşte bu, onu nakledenin korunması demektir. Bu ise, Kur’an’ın nakledilmesinde ve toplanmasında icmaaların sadık olduğuna dair bir delildir. Böylece bu, onların icmaalarının doğruluğuna bir delil oluyor. Zira onların icmaalarında hata caiz olsaydı Kur’an’ın nakledilmesinde de hata mümkün olurdu ve de Kur’an’ın korunmuş olmaması caiz olurdu. Bu ayetin delili ile Kur’an’ın hıfzedilmemesinin (korunmuş olmamasının) muhal olması nedeni ile onun nakledilmesi, toplanması ve korunmasına hatanın sızması da muhaldir. Bundan dolayı onların icmaı katî bir hüccettir/delildir.
Vazıh olması gereken en önemli husus şudur: Bir hükmün şer’î hüküm olduğuna sahabelerin icmaı ancak bir delili keşfeder. Yani ortada Rasulullah’ın fiilinden veya sözünden veya susmasından bir şer’î delil var demektir. Onlar delili nakletmeden hükmü nakletmişlerdir. Böylece onların hükmü nakletmeleri, bu hüküm için orada bir delilin var olduğunu keşfetmek demektir. Zira onların icmaı, bir görüş üzerinde onların şahsî görüşlerinin ittifakı demek değildir. Çünkü onların görüşleri vahiy değildir ve onların her birisi hatadan masum değildir. Onun için onlardan birisinin görüşü şer’î delil olmaz. Aynı şekilde bir görüş üzerinde onların ittifak etmeleri de şer’î bir delil olmaz. Çünkü bir delilin şer’î bir delil olarak itibar edilmesi için ancak onun vahiyle gelmesi gerekir. Sahabelerin görüşleri ise böyle değildir. Böylece onların ister ihtilaf ettikleri görüşleri ister ise ittifak ettikleri görüşleri şer’î delil olarak itibar edilmez. Bunun için onların icmaının manası; bir görüş üzerinde ittifak etmeleri demek değildir. Ancak onların icmaının manası; bu hükmün şer’î hüküm olduğuna veya bu şeyin şer’an böyle olduğuna icmaa etmeleri demektir. İşte o zaman o; onların görüşü olmuyor, ancak onun Şeriat’tan bir hüküm olduğuna dair bir icmaa oluyor. Ve bundan dolayı sahabelerin icmaı ancak bir delili keşfeder/açığa çıkarır.
Kıyas’a gelince: Bu şer’î bir delildir. Kıyas, lüğatta “takdir etmek” demektir. Usulcuların ıstılahında; Aralarını cem eden bir husustan dolayı her ikisi için hükmün ispatı veya nefyi hususunda bilinen bir şeyi bilinen bir şeye yüklemektir. Böylece hükmün illetinde ortak oluşlarından dolayı bilinen bir şeyin hükmü, diğer bilinen şeye benzetme yapılır. Bu, hükmü asıldan fer’iye geçirmektir. Yani fer‘i, asla ilhak etmektir. Bilinen bir hususu bilinen başka hususun üzerine yüklemenin manası, bu iki bilinenin birisini diğerine hükmünde ortak kılmak demektir. Bu yüklemenin, hükmün ispat edilmesi ya da nefyedilmesinde oluşunun manası, fer‘in asıla yüklenmesi demektir. Yani hükümde ortak kılınması demektir. Böylece aslın hükmü fer‘i için sabitleştirilir. Ve fer‘i, hükümde asıla ortak olur.
Asıl için olan bu hüküm, ispat etme olabilir. Hasamiye’ye Rasulullah’ın şu sözü gibi:
“Babanın borcu olsa da sen onu ödesen, o borç ödenmiş olur mu?” “Evet.” dedi. Rasulullah; “Allah’ın borcu da öyle.”
Böylece bir borcun ödenmesiyle ödenmiş olması bakımından Allah’ın borcunu, insanın borcuna kıyas etti. Burada hüküm ispattır. O da borcun ödenmesidir.
Üzerine yüklendiği aslın hükmü nefyetme olabilir. Ömer’den rivayet edilen şu husus olduğu gibi. Ömer, oruçlu olanın öpmesinin orucu bozup bozmayacağını Nebî (u)’e sorunca, Nebî (u) şöyle dedi:
“Oruçlu iken ağzını su ile çalkalasan orucu bozar mı?” Ömer; “Hayır.” dedi.
Böylece orucu bozmaması bakımından oruçlunun öpmesini ağzını su ile çalkalamaya kıyas etti. Buradaki hüküm nefydir, o da orucun bozulmamasıdır.
Bu yüklemenin o iki hususun aralarını birleştiren bir hususa binaen olmasının manası, aslın illetinin fer‘ide var olması demektir. Böylece bu illete binaen yüklenme hasıl olur. Zira o illet, kıyas edilenle edinilenin arasını yani asıl ile fer‘i arasını birleştiren husustur. Misal; kuru hurma ile taze hurma satma hakkında sorulunca Rasulullah (u)’in şöyle demesi gibi:
أَيَنْقُصُ الرُّطَبُ إِذَا يَبِسَ قَالُوا نَعَمْ فَنَهَى عَنْ ذَلِكَ “Taze hurma kurutulunca noksanlaşır mı?” (Onlar) “Evet.” dediler. Rasulullah (u) de; “Öyle ise hayır.” dedi.[16]
Böylece Rasulullah (u) ribalı/faizli malda mevcut olan illet hakkında sordu. O illet ise ziyadeliktir. Yani kuru hurma ile taze hurma satmada bu illetin mevcut olup olmadığını sordu. Bu illetin mevcud olduğunu bilince bu satışa riba hükmünü ispat etti. Zira (فلا إذا) “Öyle ise hayır” dedi. Yani madem ki noksanlık oluyor o zaman onu öyle satması caiz değil. Yani aralarını birleştiren husus hakkında sormuştu ki o riba için şer’î illettir…
İşte bu, şer’an Kıyas’ın tarifidir. Bu tarif, Rasulullah (u)’in hadislerinden alınmıştır. İbni Abbas’tan şöyle rivayet edildi: “Bir kadın şöyle dedi: “Ya Rasulullah, benim annem üzerinde bir adak orucu olduğu halde öldü. Onun yerine tutayım mı?” Rasulullah (u) şöyle dedi:
أَرَأَيْتِ لَوْ كَانَ عَلَى أُمِّكِ دَيْنٌ فَقَضَيْتِيهِ أَكَانَ يُؤَدِّي ذَلِكِ عَنْهَا قَالَتْ نَعَمْ قَالَ فَصُومِي عَنْ أُمِّكِ “Annenin borcu olsaydı, onun yerine ödeseydin ödemiş olur muydun?” Kadın; “Evet.” dedi. Rasulullah; “Öyle ise, annenin yerine oruç tut.” dedi.[17]
Abdullah’tan şöyle dediği rivayet edildi: “Rasul (u)’e Hascam kabilesinden bir adam geldi ve şöyle dedi: “Babam çok ileri yaştayken İslâmîyeti idrak etti. Şu anda hayvan sırtında bile yolculuk edemeyecek kadar yaşlı. Hacc ibadeti de ona farz. Onun yerine ben Hacc etsem olur mu?” Rasulullah (u) şöyle dedi:
أَنْتَ أَكْبَرُ وَلَدِهِ قَالَ نَعَمْ قَالَ أَرَأَيْتَ لَوْ كَانَ عَلَى أَبِيكَ دَيْنٌ فَقَضَيْتَهُ عَنْهُ أَكَانَ ذَلِكَ يُجْزِئُ عَنْهُ قَالَ نَعَمْ قَالَ فَاحْجُجْ عَنْهُ “Sen onun en büyük evladı mısın?” dedi. Adam; “Evet.” dedi. Rasulullah; “Ne dersin, babanın borcu olsaydı ve sen onun yerine onu ödeseydin, onun borcu ödenmiş olur muydu?” Adam; “Evet.” dedi. Rasulullah; “Öyle ise onun yerine Hacc edebilirsin.” dedi.[18]
Bu iki hadiste Rasulullah; oruç tutmada ve Hacc yapmada insanın Allah’a borcunu, insanın insana borcuna yükledi. Bu ikisi de bilinen bir şey üzerine, bilinen bir şeyi yüklemektir. Yani, ödenmesi gerçekleşmiş olduğunun ispatında; Allah’ın borcu, insanın borcu ile ortaklaştı. Çünkü onlardan her birisi bir borçtur. İkisi için de sabit olan hüküm, ödemenin gerçekleşmiş olmasıdır. İşte bu, kıyasın şer’î nassdan istinbat edilen vakıasıdır (gerçeğidir). Böylece bu tarif, şer’î bir hüküm olur ki onun alınması farz olur ve bunu istinbat eden veya onu tâbi olarak ya da ammî olarak taklid eden hakkında şer’î bir delilden istinbat edilen herhangi bir hüküm gibi Allah’ın hükmü olur. Zira şer’î delillerden istinbat edilen tarifler ve kaideler sair şer’î hükümler gibi şer’î hükümlerdir.
Bu kıyas, illet üzerinde kaimdir. Yani yüklenilen bilinen ile üzerine yüklenilmiş bilinen arasında yani asıl ile fer‘i arasını birleştiren hususun üzerine kaimdir. Böylece bu illet bulunursa yani üzerine kıyas edilen ile kıyas edinilen arasını birleştiren husus bulunursa, kıyas da var olur. Aksi halde kesinlikle kıyas var olmaz. Bu illet, şer’î bir nassta varid olursa veya şer’î nassla gelen husus üzerinde kıyas edilirse, bu kıyas şer’î delil olarak itibar edilir. Çünkü kıyasın üzerinde kaim olduğu illet, Şeriat’ın getirdiği illettir. Bu illet, şer’î bir nassta varid olmazsa veya şer’î bir nassla gelene kıyas edilmezse, bu kıyas şer’î bir kıyas olarak itibar edilmez. Böylece o, bir şer’î delil de olmaz. Çünkü üzerinde kaim olduğu illet, şer’î nassla gelmedi. Onun için bu kıyas, Şeriat’tan olmaz, buna bağlı olarak da şer’î delil olarak itibar edilmez.
Kıyas’ın bir şer’î delil olduğuna delil, illetin kendisiyle geldiği veya kendisiyle gelen üzerine kıyasın yapıldığı şer’î nasstır. Bu nass, ya Kitap’tan veya Sünnet’ten veya İcmaüssahabe’den olur. Bu üç şeyin şer’î delil oluşları katî delille sabit olmuştu. Böylece şer’î illetin delili katî delil olur ve bu aynı zamanda kıyasın delilidir. Çünkü asıl olarak nassla gelen hükümde bulunan şer’î illet, o hükmü fer‘i hakkında şer’î hüküm kılan ve kıyasın mevcudiyetini sağlayandır. Eğer o (illet) olmazsa, asıl itibarı ile kıyas da olmazdı. Onun için illetin delili kıyasın delili olmaktadır.
Bu şer’î kıyası Rasulullah (u) göstermiş ve onu şer’î delil olarak itibar etmiştir. Sahabeler de bunun üzerinde yürüdüler ve onu, şer’î hükümleri istinbat ederken şer’î delil olarak aldılar. Nitekim Rasulullah (u)’den kıyas hakkında şöyle rivayet edildi: Muaz ve Ebu Musa El-Eşarî’yi Yemen’e gönderdiği zaman, onlara şöyle söylediği rivayet edilir:
“Neyle hükmedeceksiniz?” “Kitap’ta ve Sünnet’te hüküm bulamazsak, bir mesele ile meseleyi kıyas edip Hakka hangisi daha yakın ise onunla amel edeceğiz.”
Böylece o ikisi kıyasla amel etmelerini açıkladılar. Nebî (u) ise onları bunun üzerinde ikrar etti. Böylece bu, kıyasın şer’î bir delil olduğuna dair bir hüccettir.
İbni Abbas’tan şöyle rivayet edildi: “Cüheyne kabilesinden bir kadın Rasulullah’a geldi, şöyle dedi: “Benim annem Hacc etmeyi adadı. Yalnız Hacc yapmadan öldü, onun yerine Hacc yapayım mı?” Rasulullah (u) soruya cevaben şöyle dedi: “Evet, onun yerine Hacc yap. Senin annenin bir borcu bulunsa, sen onun yerinde ödeyecek miydin?” Kadın; “Evet.” dedi. Rasulullah; “Allah’a (borcunuzu) ödeyin, kendisine olan borcun ödenmesinde Allah daha haklıdır.” dedi.
Rasulullah (u), burada bu kadına öğretmek makamında iken borcun ödenmesinin farziyeti ve menfaatı hususunda Allah’a olan borcu insana olan borca ilhak etmiştir. Bu kıyasın kendisidir.
Ömer (t)’dan rivayet olunur ki: “O, Nebî (u)’e oruçlunun öpmesinin orucu bozup bozmayacağını sorması üzerine Nebî (u) şöyle demiştir: “Sen gargara yapsaydın orucu bozar mıydı?” O; “Hayır.” dedi.
Böylece Rasulullah (u), oruçlunun öpmesinin orucu bozar hükmünü, orucu bozmuyor oluşu bakımından gargara yapmaya kıyas ederek nefyediyor. Çünkü onlardan her birisi de içeriye (vücudun içine) dahil olmuyordu. İşte bu hüküm için kıyasla yol göstermedir. Bu üç nassta, kıyasa delâlet eden bir çok nassta varid olduğu gibi yalnız hüküm için illet göstermek hasıl olmadı. Fakat onlarda; kıyasa ikrar etmek, kıyas yapmayı öğretmek ve kıyasla hükmü anlatmak da hasıl oldu. Böylece bu kıyasın şer’î bir delil olduğuna dair bir hüccettir.
Bu, Rasulullah (u)’in kıyasa tavrı açısından bir izahtı. Sahabelere gelince: Onların bir çok meselede kıyası şer’î delil olarak aldıkları rivayet edilmiştir. Bunlardan bir kaçı şöyledir:
“Ebu Bekir (t); babanın annesini varis ettirmeden annenin annesine varis ettirdi. Ensardan bazıları ona şöyle dediler: “Sen ölü olandan bir kadını varis ettirdin. Yalnız bu kadın kendisi ölü olsa idi onu varis kılmazdın. Öbür kadını bıraktın (mirastan mahrum bıraktın), halbuki o kadın kendisi ölü olsa idi bütün bıraktığı şeylerde (oğlu) varis olurdu.” Ebu Bekir (t) böylece o ikisi arasındaki “altıda bir” deki ortaklığa başvurdu. Ensardan o bazı kişiler ise, ölüden kalan canlının mirasını canlıdan kalan ölünün mirasına kıyas ettiler. Ölü canlı olsaydı, canlı da ölü olsaydı. Bu iki halde onların arasını birleştiren tek şey akrabalıktı. Ebu Bekir bu kıyası duyunca ona teslim oldu, kendi görüşünü terk edip onunla amel etti.
Bir başka örnek de şu rivayettir: “Ömer (t), Ebu Musa El-Eş‘ari’ye şöyle yazdı: “Birbirine benzeyen ve eşit olanları tanı, ondan sonra kendi görüşünle meselelerde kıyas yap.”
Ömer, mü’minlerin emiri idi. Musa El-Eş‘ari ise, bu hadisede onun kadısı idi.
Bir başka örnek: Ömer (t)’a Semre’nin Yahudi tüccarlarından öşür (ondabirlik bir gümrük vergisi) olarak şarap aldığı ve onu sirke haline getirip sattığı söylendi. Ömer (t) şöyle dedi: “Allah, Semre’nin müstahakını versin! O, Rasulullah (u)’in şöyle dediğini bilmiyor muydu?” “Allah, Yahudilere lânet etti. Onlar, iç yağı yasaklandığı halde ona güzel bir şekil verip sattılar ve parasını yediler.”
Ömer (t), burada şarabı iç yağına kıyas etmiştir. Zira her ikisinde de yasak, satışa ve parasının yenmesine şamil bir yasaktı.
Bir başka örnek: Ömer (t), yedi kişinin katıldığı bir kişinin öldürülmesi olayında katillerin cezalandırılmasında şüpheye düşmüştü. Sahabe ile istişare esnasında Ali ona şöyle dedi: “Ya Emirelmü’minin, bir kaç kişi bir hırsızlıkta ortaklaşırsa, onların ellerini keser miydin?” Ömer; “Evet.” dedi. Ali; “İşte bu da öyledir.” dedi.
Ali (t) öldürme suçundaki ortaklaşmayı, hırsızlık suçundaki iştirake kıyas etmiştir.
İşte bunların hepsi; sünnetle ve İcmaüssahabe ile Kıyas’ın şer’î bir delil olduğuna delâlet ederler. Zira, Rasulullah (u) hakkında sabit olan şey sünnettir. Sahabeler hakkında sabit olan şey ise sükutla bir icma olarak itibar edilir. Çünkü, sahabelerin işitmesi ve görmesi karşısında onu yapmışlardı ve sahabelerden bir kişi dahi olsa onu yapanları o işlerinde kerih görmemişlerdir, böylece bu bir icma olur. Fakat bu, Sünnet ve İcmaüssahabe haberi ahad yolu ile rivayet edilmiştir. Onun için onlar zannî delil olur. Onun için kıyasın şer’î bir delil olmasına dair katî delil -yukarıda da zikrettiğimiz gibi- kıyasın illetinin; Kitap, Sünnet ve İcmaüssahabe’den şer’î nassta geçmiş olmasıdır. Bu üçünün şer’î delil oluşu katî delille sabittir. Böylece bunlar kıyasın da delili olurlar. Zira onlar şer’î illetin delilidirler.
İşte bu dört delilin; Kitap, Sünnet, İcmaüssahabe ve Kıyas’ın Allah’tan vahiyle geldiği katî delille sabit olmuştur. Bunların dışındakilerin, Allah’tan vahiyle getirildiği katî delille sabit olmamıştır. Hatta bu dört delilden başka delillerin; şer’î deliller olmadıkları, onların getirdikleri delile mutabık bir şekilde dahi sabit olmamıştır.
Onların katî delille sabit olmayışlarına gelince: Bu, onları delil olarak görenlerin, onların şer’î delil olduğuna dair delilin katî delil olduğunu iddia etmeyişlerinden açıkca görülmektedir.
Bu dört delilin dışındakilerin şer’î delil olduklarının sabit olmayışına gelince; bu, onların şer’î delil olduğunu söyleyenlerin şer’î delil olarak itibar edip getirdikleri delillerin, üzerine delil getirmek istedikleri mevzuya uygun düşmeyişinden açıkça görülmektedir. Yani bu; müslümanların icmaı, mesalih-i mürsele ve istihsan v.b. gibi şer’î delil olduğunu iddia ettikleri hususlara dair getirdikleri şeylerle delil göstermelerindeki hatada gayet açıkça görülmektedir.
Müslümanların icmaının şer’î delil olduğunu söyleyenler; Rasulullah (u)’in şu sözünü delil getirirler:
لا يَجْمَعَ أُمَّتِي عَلَى ضَلالَةٍ “Benim ümmetim dalâlet üzerinde birleşmez.”[19]
Bu, bu konuda delil değildir. Çünkü, buradaki “dalâlet” hata yapma değil, dinden sapmaktır. Bu söz elbette doğrudur. Çünkü, İslâm ümmeti İslâm’dan dönmek/sapmak hususunda birleşmez, yalnız hata üzerinde birleşebilir. Buna en basit delil, İslâm ümmeti çeyrek yüzyıldan daha fazla bir süre Halife’yi ikâme etmek için çalışmayı bırakmak üzerinde birleşmiştir ve bu bir hata üzerinde icmadır.
Şerî hükümler için, mesalihi (maslahatları) celb etmenin ve fesadları defetmenin şer’î bir illet olduğunu söyleyen ve buna göre kıyas yapanlara gelince; onlar, Allahu Teâlâ’nun şu sözünü delil getirirler:
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “Biz, seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”[20]
Böylece o kişiler dediler ki: “Rasul’ün rahmet olması, İslâm Şeriatı için bir illet olur. Maslahatları celbetmeden ve fesadları defetmeden rahmet olmaz. Böylece bu ikisi (maslahatları celbetmek, fesadları defetmek), hükümler için şer’î illet olur.” Bu delil getiriş şu iki yönden yanlıştır:
Birincisi: Ayetteki konu, Rasul’ün gönderilmesidir. Yani Rasul oluşudur, şer’î hükümler meselesi değildir. Rasul’ün gönderilmesindeki maksadın, risaletinin gönderilmesi yani Şeriatının gönderilmesi olduğu kabul edilse yine de konu, akideleri ve hükümleriyle birlikte Şeriat’ın tamamı olur, sadece hükümler değil.
İkincisi: Rasul (u)’in gönderilmesinin alemler için rahmet oluşu ancak, onun gönderilmesindeki hikmete yani onun gönderilişinden çıkan neticeye beyandır. Bu, Allahu Teâlâ’nın şu sözü gibi:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإنسَ إِلا لِيَعْبُدُونِي “Ben, cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”[21]
Yani yaratılmalarında gereken netice, ibadet etmek (kulluk etmek) olur. Böylece ibadet, onların yaratılmalarının illeti değil, hikmetidir.
Yine Allahu Teâlâ’nın şu sözü gibidir:
لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ “Kendilerine ait bir takım yararları görmeleri için.”[22]
Bu, Hacc’tan çıkan hikmettir, yani Hacc’tan çıkabilecek neticedir.
Yine Allahu Teâlâ’nın şu sözü gibi:
إِنَّ الصَّلاةَ تَنْهَى عَنْ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ “Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.”[23]
Bu, namazdan çıkan hikmettir. Yani namazdan çıkabilecek neticedir.
İşte böyle, burada ayet illet gösterme konusunda değildir. Çünkü illet, hükmün kendisinden dolayı var olduğu yani konulduğu şeydir. Nasstaki illeti anlamak için bu illetin bir vasf olması ve bu vasfın illeti, teşri‘in (hükmün konuluşunun) sebebi olması yani teşri‘in ondan dolayı olması manasında anlaşılması gerekir. İşte o zaman ilzam edici olur, geri bırakılmaz (ihmal edilmez). Çünkü sebep, kesinlikle sebep olunanı meydana çıkartır. Onun için illet var olunca, illet olunan da var olur. Nitekim (رحمة العالمين) “Alemlere rahmet olarak..” sözünde ve yukarıda geçen diğer ayetlerde bu vasf olmasına ve bu ayetlerde illet göstermeyi ifade eden harfler bulunmasına rağmen, sözlerin siyakı illet ifade etmemektedir. Onun için o, ihmal edilebilir. Çünkü teşri‘i ondan dolayı olmadı. Nitekim İslâm Şeriatı, ilk müslümanlar gibi kendisine inanan ve onunla amel edenler için rahmet olabilir. Yalnız kâfirler gibi onu inkâr edenler için de bir ceza olabilir. Zira Rasulullah (u)’in gönderilmesi, bu alemden oldukları halde kâfirler için bir ceza olmuştur. Ayrıca İslâm risaleti, bugün mevcuttur. Zira gönderme bilfiil hasıl olmuştur. Buna rağmen bugünlerde bu risalete inanan müslümanlar, kendileri sıkıntı ve mihnet içindedirler. Böylece sırf gönderme yani sırf Şeriat’ın bulunması bir rahmet olmuyor. Onun için rahmet, gönderme için illet değildir. Buna binaen, maslahatları celbetmek ve fesatları defetmek şer’î bir illet olmaz. Böylece bunlar, kıyas için bir asıl olarak alınmazlar.
Aklın şer’î delilden olduğunu söyleyenlere gelince: Burada söz konusu olan şer’î hükümdür, yani “şu Allah’ın hükmüdür” diye zanna galip olandır. Onun için aklın, şer’î hükümler için delillerden olduğuna dair ne zannî ne de katî bir delil yoktur. Böylece akıl, kesinlikle şer’î delillerden itibar edilmez.
Sahabelerden birisinin şer’î delillerden olduğunu söyleyenlere gelince: Onlar, bu hususa delil olarak derler ki: “İcmaüssahabeye ait iki delil bir sahabeye de delildir. Zira Allah’ın onları meth etmesi, onlardan birisi için de meth etmesidir. Aynı şekilde, onların topluca dini nakletmesine zaaf sızmayınca, onlardan herhangi birisinin nakline de zaaf sızmaz. Ayrıca Rasulullah (u)’in şu; “Benim ashabım, yıldızlar gibidir. Onlardan hangisine uyarsanız, doğru yolu bulursunuz” sözü, sahabenin mezhebinin delil oluşuna götürür.”
Bu istidlal (delil getiriş), yanlıştır. Çünkü Rasulullah’ın, sahabelerini övmesi, icmaüssahabenin şer’î bir delil oluşuna dair yalnız başına bir delil değildir. Yine sahabelerin Kur’an’ı nakletmeleri, icmalarının şer’î bir delil olduğuna dair yalnız başına delil değildir. Fakat şer’î delil, onları övmek ve bu hüküm şer’î bir hükümdür diye icma etmeleridir. Böylece delil iki hususta oluşmaktadır; övmek ve icma etmek. Bu ise, bir sahabe hakkında bulunmaz. Zira övmek ve Kur’an’ı nakletmek; Allah’ın övdüğü kişilerden Kur’an’ı nakledeninin sözlerinin şer’î delillerden olduğuna dair bir delil olmaya uygun değildir. Çünkü Allah, sahabeleri övdüğü gibi, bunları takip edenleri de övdü. Ve çünkü Kur’an’ın nakledilmesi velev ki Allah’ın övdüğü kişiler tarafından da olsa, onu nakledenin sözünü şer’î delil kılmaz.
Böylece onların istidlalleri düşer. Onların bu delil getirişlerinin geçersiz oluşuna delâlet eden bir husus da şudur: Bir sahabenin naklettiği ve hadislerden rivayet ettiğinin subutu katî olarak itibar edilmemesidir, bilâkis zannî olmasıdır. Nitekim şu;
الشَّيْخُ وَالشَّيْخَةُ إِذَا زَنَيَا فَارْجُمُوهُمَا الْبَتَّةَ “İhtiyar erkek ile ihtiyar kadın zina edince elbette onları recm edin”[24] sözü, onu bir sahabe nakletmesine rağmen Kur’an’dan bir ayet olarak itibar edilmez. Çünkü onun Kur’an’dan bir ayet olduğu hakkında sahabelerin icmaı hasıl olmadı. Aynı şekilde sahabelerin haberi ahaddan rivayet ettikleri hadisler de katî olarak itibar edilmez, ancak zannî olarak itibar edilirler. İşte bu, sahabelerin icmaından başka bir şeydir. Zira onlar bir şey hakkında onun Kur’an’dan olduğuna icma ederlerse o, Kur’an’dan itibar edilir ve katî olarak itibar edilir ve hadislerden icma ettiklerini tevatür şekliyle rivayet ederlerse o, katî bir delil olarak itibar edilir.
Onun için sahabelerin üzerinde icma ettikleri ile bir sahabenin rivayet ettiği arasında büyük bir fark vardır. Zira sahabelerin icma ettikleri şeyin katî olduğunda bir ihtilaf yoktur ve onu inkâr eden kâfir olur. Fakat bir sahabenin rivayet ettiği zannîdir ve onu inkâr eden kâfir olmaz.
İşte bunun için icmaüssahabe şer’î bir delildir. Fakat bir sahabenin mezhebi şer’î delillerden itibar edilmez. Üstelik bir sahabe hakkında hata mümkündür ve sahabelerin icmaının tersine o hatadan masum değildir. Zira sahabelerin icmaında hatanın olması muhaldir. Ayrıca sahabeler, bir takım meselelerde ihtilafa düştüler ve her birisi diğerinin mezhebinin tersine gitti. Bir sahabenin mezhebi bir hüccet olsa idi, Allah’ın hüccetleri çeşitli ve çelişkili olurdu. Böylelikle bir sahabenin mezhebi, şer’î bir delil olarak itibar edilmez.
“Bizden öncekilerin Şeriatı, bize bir Şeriat’tır” diyenlere gelince: Onlar, Allahu Teâlâ’nın şu sözleriyle delil getiriyorlar:
إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَى نُوحٍ “Biz, Nuh’a ve ondan sonraki Nebîlere vahy ettiğimiz gibi sana da vahy ettik.”[25]
شَرَعَ لَكُمْ مِنْ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا “Nuh’a tavsiye ettiğini size dinden şeriat kıldı.”[26]
ثُمَّ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ أَنْ اتَّبِعْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ “Sonra da sana İbrahim’in milletine uymanı vahyettik.”[27]
Diyorlar ki: “Bu ayetler bizim eski Peygamberlerin şeriatları ile muhatap olduğumuza delâlet ederler. Ayrıca Rasul’ün gelişinde asıl olan; onun, Allah’tan getirdiğinin, kendisiyle kayıdlı olunacak şeyi tebliğ için gelmiş olmasıdır. Buna binaen Kur’an’da her harf ve ondan sadır olan her amel veya ondan herhangi bir söz veya ondan hasıl olan herhangi bir ikrar, onunla kayıdlı olmayı gerektirir. Ancak kendisiyle veya başkası ile has olduğuna dair husus varid olursa onlarla kayıdlı olunmaz. Böylece Kur’an’da veya Hadis’te varid olan her husus bizden talep edilmiştir. Ancak o hususların bizden önceki şeriat sahiplerine has olduğuna dair ya da onların nesh edilmiş olduğuna dair bir nass varid olursa, o zaman onlar istenmiş olmaz. Böyle bir şey varid olmadıkça onlar bizden istenmiştir. Zira Allah, onları Kur’an’da abes olarak zikretmedi. Onun için mutlaka onlarla muhatab olmamız gerekir.”
Bu istidlal/delil getiriş yanlıştır. Ayetlere gelince: Birinci ayetten kasdedilen; başka Peygamberlere vahyedildiği gibi ona da vahyedilmesidir. İkinci ayetten kasdedilen; Nuh’a tavsiye ettiği Tevhidin aslını şeriat kılmasıdır. Üçüncü ayetten kasdedilen ise; tevhidin aslına tabi olmaktır. Çünkü “millet” kelimesinin manası Tevhidin aslıdır. Bu şekilde olan bütün ayetler böyledir. Meselâ, Allahu Teâlâ’nın şu sözü v.b. gibi:
فَبِهُدَاهُمْ اقْتَدِهِ “Sen de onların yoluna uy.”[28]
Allahu Teâlâ’nın şu sözüne gelince:
إِنَّا أَنزَلْنَا التَّوْرَاةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ “Biz, içinde hidayet ve nur olduğu halde Tevrat’ı indirdik. Onunla Peygamberler hüküm ederler.”[29]
Allah, bu ayetle Muhammed (u)’ı değil de İsrailoğullarının Peygamberlerini kasdetti ve müslümanların ise ancak tek bir Peygamberleri var.
Rasulullah (u)’den Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği şu hadise gelince, Rasulullah (u) dedi ki:
الأنْبِيَاءُ إِخْوَةٌ مِنْ عَلاتٍ وَأُمَّهَاتُهُمْ شَتَّى وَدِينُهُمْ وَاحِدٌ “Peygamberler çeşitli menşelerden kardeştirler. Anneleri farklıdır, dinleri birdir.”[30]
“Onların dinleri birdir” sözünün manası; asıl itibarı ile hakkında ihtilaf etmedikleri “Tevhid” demektir, yoksa bütün Peygamberlerin getirdikleri din bir dindir demek değildir. Bunun delili Allahu Teâlâ’nın şu sözüdür:
لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا “Sizden her birinize bir Şeriat ve bir metod kıldık.”[31]
Buradan bu delillerin istidlal etmek için uygun olmadıkları açığa çıkıyor. Böylece bizden öncekilerin şeriatlarının bize şeriat olduğuna dair, bu delillerle delil getirmek yanlış olmaktadır. Ayrıca bizden öncekilerin şeriatlarına -ister Kur’an ve Hadis’le gelmiş olsun ister ise başka bir yolla gelmiş olsun- tabî olmayı kesinlikle nehy eden deliller vardır. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle dedi:
وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الإسْلامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki (o) kendisinden asla kabul edilmez.”[32]
إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الإسْلامُ “Allah indinde din İslâm’dır.”[33]
Böylece bu, İslâm dini dışında herhangi bir dinin herhangi bir kişi tarafından benimsenmesinin kesinlikle kabul edilmeyeceğine dair bir nassdır. O halde müslümanlardan bu dinlere tabî olmaları nasıl talep edilir? Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنْ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ “Sana da daha önceki kitabı doğrulayarak ve üzerine hakim olarak hak ile bu Kitab’ı indirdik.”[34]
Kur’an’ın daha önceki kitaplar üzerine hakimiyeti, onları tasdik etmesi demek değildir. Zira aynı ayette (مُصَدِّقًا) “tasdik ederek” diye geçmektedir. O halde Kur’an’nın önceki kitaplar üzerine hakimiyeti, onları nesh etmesi demektir.
Ayrıca, İslâm Şeriatı’nın daha önceki bütün şeriatları nesh ettiğine dair sahabelerin icmaı da gerçekleşmiştir. Buna ilâveten Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
أَمْ كُنتُمْ شُهَدَاءَ إِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ إِذْ قَالَ لِبَنِيهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْدِي قَالُوا نَعْبُدُ إِلَهَكَ وَإِلَهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ إِلَهًا وَاحِدًا وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ (133) تِلْكَ أُمَّةٌ قَدْ خَلَتْ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْ وَلا تُسْأَلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Yoksa siz Yakub’a ölüm geldiği zaman orada şahidler mi idiniz? O zaman (Ya‘kub) oğullarına; Benden sonra kime ibadet edeceksiniz? demişti. Senin ilahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilahı olan tek bir ilaha kulluk edeceğiz ve biz O’na teslim olanlarız, dediler. Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizin içindir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.”[35]
Böylece Allahu Teâlâ, o Peygamberlerin yaptıklarını bize sormayacağını bize haber verdi. Onların yaptıklarından biz sorulmuyorsak onların şeriatlarından da sorulmayız. Çünkü o şeriatları tebliğ etmek ve onlarla amel etmek, o Peygamberlerin amellerindendir. Hakkında sorulmayacağımız şey, bizden istenmemiş ve bizim için zorunlu olmayan şey demektir.
Ayrıca Cabir’den Rasulullah (u)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:
أُعْطِيتُ خَمْسًا لَمْ يُعْطَهُنَّ أَحَدٌ قَبْلِي كَانَ كُلُّ نَبِيٍّ يُبْعَثُ إِلَى قَوْمِهِ خَاصَّةً وَبُعِثْتُ إِلَى كُلِّ أَحْمَرَ وَأَسْوَدَ “Benden öncekilerden hiç birisine verilmeyen şu beş şey bana verildi: Her Peygamber yalnız kendi kavmine gönderiliyordu, lâkin ben siyaha ve beyaza herkese gönderildim…”[36]
Ebu Hureyre’den, Rasulullah (u)’in şöyle dediği rivayet edildi:
فُضِّلْتُ عَلَى الأنْبِيَاءِ بِسِتٍّ “Altı şeyle Peygamberlerin üzerinde daha efdal kılındım.”[37] Bunları zikretti ve bunlardan birisi olarak şöyle dedi:
وَأُرْسِلْتُ إِلَى الْخَلْقِ كَافَّةً “Bütün yaratılmışlara gönderildim.”[38]
Böylece Rasulullah (u), bizim Peygamberimizden önceki her Peygamberin ancak kendi kavmine has olarak gönderildiğini haber verdi. Böylelikle o Nebî, kavminden olmayan kişilere gönderilmemiş olur ve onlar Nebîleri olmayan Nebî’nin şeriatıyla zorunlu olmamış olurlar. Önceki Peygamberlerden herhangi birisinin bize gönderilmediği bununla sabit oldu. Böylece onların şeriatları da bize şeriat olmaz. Kur’an’daki ayetlerde sarih olarak varid olan da bunu destekliyor:
وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا “Semud’a onların kardeşi Salih gönderildi.”[39]
وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُودًا “Ad’e onların kardeşi Hud gönderildi.”[40]
وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا “Medyen’e kardeşleri Şuayb gönderildi.”[41]
Bunların hepsinden, bizden öncekilerin şeriatlarının şu üç sebepten dolayı bize bir şeriat olmadığı açığa çıkmaktadır:
Birincisi: Bizden öncekilerin şeriatlarının bize delil olduğunu iddia edenlerin gösterdikleri deliller ancak Tevhidin aslına delâlet eder, bütün Peygamberlerin şeriatlarının bir olduğuna delâlet etmez.
İkincisi: İslâm Şeriatı dışında kalan her şeriata tabî olmayı nehy eden nasslar varid oldu.
Üçüncüsü: Her Peygamber, kendi kavmine has olarak gönderilmiştir ve biz onların kavminden değiliz. Böylece onlar, bize gönderilmiş olmuyorlar. Onun için biz onların şeriatlarıyla muhatap ve zorunlu değiliz.
Böylelikle bizden daha öncekilerin şeriatları şer’î delillerden sayılmaz. Bu izahat, ayetlerle göstermeleri bakımından idi. Rasullerin kendisiyle kayıtlı olunması gereken şeyi Allah’tan tebliğ etmek için gelmiş olmasına binaen delil getirmeleri bakımından izaha gelince:
Bu, kendisiyle kayıtlı olunması gereken hususlardan onun tarafından Allah’tan bize tebliğ edilen husus hakkında doğrudur ki o husus, onun getirdiği şeriattır. Fakat yukarıdaki önerge onun, kendisiyle kayıtlı olunmayı bize emretmediği hususlar hakkında doğru değildir. Zira Rasul (u) bizden önce geçmiş ümmetlerin hallerini Allah’tan bize tebliğ etmiştir, onların şeriatlarıyla kayıtlı olmak için değil.. Nitekim Peygamberlerin kıssalarını ve haberlerini ve ümmetlerinin haberlerini bize göstermiştir. Onların durumlarını ve hükümlerden tabî olduklarını bize açıklamıştır. Bunun hepsi ancak ibret ve öğüt içindir, başka şey için değildir.. Onların şeriatlarıyla kayıtlı olmak için değildir.
Kıssalar ve haberlere gelince: Onların, ibret ve öğüt için geldiği bir delile ihtiyaç olmayacak kadar gayet açık bir şeydir. Ümmetlerinin ahvelleri ve hükümlerinden tabî oldukları hususa gelince: Onlar, o ümmetler hakkında hikaye şekli ile varid oldu, kendileriyle kayıtlı olunacak şekilde varid olmadı. Böylece onlar da daha önce geçmiş Peygamberlerin ve ümmetlerin hallerini açıklamak için gelen kıssalar gibidir. Üstelik bu hükümler detaylarıyla çok kere İslâm Şeriatı’yla muhalif olurlar. Biz o hükümlerle muhatap olsaydık, iki muhtelif şeriatla muhatap olmuş olurduk ki bu caiz değildir.
Misâl olarak; Süleyman (u)’ın şeriatından şu hüküm gibi: Allah şöyle buyuruyor:
وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِي لا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنْ الْغَائِبِينَ (20) لاعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لاذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ “(Süleyman) kuşları gözden geçirdikten sonra şöyle dedi: Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı? Ya bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek ya da mutlaka onu şiddetli bir azaba uğratacağım yahut boğazlayacağım.”[42]
Müslümanlarda ihtilaf olmayan bir husustur ki kuşlar fesadlık yapsalar bile onlar cezalandırılmazlar, hatta tüm hayvanlar cezalandırılmaz. Nitekim bunun hakkında nass varid olmuştur.
Rasulullah (u) şöyle dedi:
الْعَجْمَاءُ جَرْحُهَا جُبَارٌ “Vahşî hayvanların yaralanması cebbarlıktır/zorbalıktır.”[43]
Böylece hayvanların cinayeti tazminatlı değildir, kuşlar da böyledir.
Musa (u)’ın şeriatından bir örnek olarak Allahu Teâlâ’nın şu sözüdür:
حَرَّمْنَا كُلَّ ذِي ظُفُرٍ وَمِنْ الْبَقَرِ وَالْغَنَمِ حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ شُحُومَهُمَا إِلا مَا حَمَلَتْ ظُهُورُهُمَا أَوْ الْحَوَايَا أَوْ مَا اخْتَلَطَ بِعَظْمٍ “Yahudi olanlara bütün tırnaklı hayvanları haram ettik. Sırtlarının yahut bağırsaklarının taşıdığı ya da kemiğe karışan yağlar hariç sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık.”[44]
İslâm Şeriatı’nda ise bunların hepsi Allahu Teâlâ’nın şu sözü ile helâl kılındı:
وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْ “Sizin yiyecekleriniz de onlara helâl kılındı.”[45]
Bu iç yağlar, bizim yiyeceklerimizdendir. Böylece onlar da helâl kılındı.
Zekeriya (u)’nın döneminin ahalisinin şeriatından bir örnek olarak Kur’an’da Meryem’in annesinin şu sözü geçti:
إِنِّي نَذَرْتُ لَكَ مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّرًا “Karnımdakini hür olarak sana adadım.”[46]
Bu, İslâm’da asıl itibariyle caiz değildir.
Yakup (u)’ın şeriatından bir örnek olarak Kur’an’da şöyle geçiyor:
كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلاً لِبَنِي إِسْرَائِيلَ إِلا مَا حَرَّمَ إِسْرَائِيلُ عَلَى نَفْسِهِ “İsrail’in kendi nefsine haram kıldığının dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helâl idi.”[47]
İslâm’da ise Allah (Y)’ın haram kılmadığı şeyi kişinin kendi nefsine haram kılması helâl değildir. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ “Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi neden haram kılıyorsun.”[48]
Ehli Kehf ashabı zamanında kitaplı olanların şeriatından bir örnek şöyle geçiyor:
قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا “Onların durumuna vakıf olanlar; Onların üzerinde bir mescid kuracağız dediler.”[49]
Bu, İslâm’da haram kılındı. Rasul (u) şöyle dedi: “Onlar kendilerinden salih bir adam ölünce, onun mezarı üzerinde bir mescid bina ediyorlardı. İşte onlar yaratılmışların şerlileridirler.”
Musa’nın şeriatından bir örnek:
وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا أَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالأنفَ بِالأنفِ وَالأذُنَ بِالأذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ “Tevrat’ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (her yaralama misli ile cezalandırılır).”[50]
Biz bunu almıyoruz. Çünkü, onunla emredilmedik. Fakat onunla bizden başkaları emredildi. Ancak bunlarda ve bunların dışındaki başka şeylerde İslâm bize kısası Allahu Teâlâ’nın şu sözleriyle farz kıldı:
فَمَنْ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ “Kim size saldırırsa siz de onun size saldırısının misli ile ona saldırın.”[51]
وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ “Eğer ceza verecekseniz, size verilen cezanın (yapılan işkencenin) misli ile ceza verin.”[52]
وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا “Bir kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür.”[53]
Bir de Musa (u)’ın şeriatından şu örnek veriliyor:
وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ “Yaralar da kısastır (her yaranın misli ile cezalandırılır).”[54]
Bu, İslâm’daki kısastan başkadır. Zira İslâm’daki kısas, (الأرش) “erş”dir. Tevrat’ta “erş”i kabul etmek yoktur. “Erş” ancak İslâm hükmünde vardır. “Erş” diyettir. Ölümün olmadığı hususlarda alınan diyete “erş” denir.
İşte böyle, daha önce geçmiş Peygamberler ve ümmetler hakkında rivayet edilen kısaslarda ve onların durumlarını ve hükümlerden tabî oldukları hususları beyan hususunda geçen bir çok hükümler İslâm’ın hükümlerine muhaliftir. O halde biz onlara nasıl muhatap oluruz?..
Bu hükümler, “İslâm Şeriatı’nın hükümleriyle nesh olunmuştur” denilmez. Çünkü onlar mutlak olarak varid oldu. Bize gelen hükümler ise, bizden daha öncekilerin hükümlerini nesh ederek gelmedi. Fakat bize şeriat, o hükümlerle herhangi bir alâkası olmadan geldi. Böylece nesh etme varid değildir. Böyle bir neshin varid olduğunu iddia etmek, bir senedi olmayan iddiadır. Ayrıca nesh etme, eski nassdan anlaşılan hükmü ondan sonra gelen bir nass ile iptal etmektir. Rasulullah (u)’in şu sözü gibi:
كُنْتُ نَهَيْتُكُمْ عَنْ زِيَارَةِ الْقُبُورِ فَزُورُوهَا “Sizi mezarlara ziyaretten nehy etmiştim. Dikkat edin. Artık onları ziyaret edin.”[55]
Böylece eski hükmü ondan sonra gelen nassla iptal etmek ve kaldırmak nesh etmek olur. Nesh etme olayında, nesh edilen hükmün nüzülü nesh edenin hükmünün nuzülünden önce olması ve de nesh eden nassda bu hükme nâsih olduğuna dair bir delâletin olması gerekir. Onun için, bu hüküm ve onun dışındakiler nesih sayılmaz. İki hüküm arasında sırf ihtilafın ve tenakuzun olması, onlardan birisini diğerine nesh edici kılmaz. Bilâkis nesh eden nassta, onun belirli bir hüküm için nâsih olduğuna dair bir kârinenin olması gerekir. Böylece, daha önce geçen şeriatlar hakkında varid olan bu hükümler, onlara muhalif olan ya da onlara çelişkili olan İslâm’ın hükümleriyle nesh edilmiş olmazlar. Zira ona delâlet eden bir husus yoktur. Üstelik teşrîde onlar ile İslâm ahkâmı arasında herhangi bir alâka yoktur. Böylece o hükümler, İslâm Şeriatı’nın daha önceki şeriatları nesh etmesiyle nesh olmuşlardır. Onlar, özel olarak onları nesh eden hükümlerin gelmesi ile nesh olmamıştır.
Böylelikle, daha önceki şeriatların delil oluşu hususunda Rasul’ün getirdiği ile muhatab ve mukayyed oluşumuzla delil getirmenin batıl bir delil getiriş olduğu açığa çıkmıştır. Çünkü biz, Rasul’ün İslâm Şeriatı’ndan getirdiğiyle muhatabız ve mukayyediz. Biz daha önce geçen Peygamberlerin hikayelerinden ve haberlerinden bize anlatılanları ve daha önce geçen ümmetlerin durumlarından ve hükümlerinden tabî olduklarından bize açıklananlarla muhatab değiliz. Böylelikle bizden daha öncekilerin şeriatının bize bir şeriat olmadığı açık şekli ile zahir olmaktadır. Bunların şer’î delillerden olarak itibar edilmesinin batıl olduğu da zahir olmaktadır.
Fakat bizden öncekilerin şeriatından olan hükümlerde, bizim onlarla muhatab olduğumuza delâlet eden bir nass onlarla beraber varid olursa, o zaman bu hüküm Kitab ve Sünnet’te varid olmuş olur. Bizim de muhatab olduğumuza delâlet eden bir nassla varid olan, bizim şeriatımızdandır, ondaki bize Şari‘in hitabı o hükmün bizim için olduğuna delâlet eder. böylece o zaman onunla amel etmek vacib olur. Fakat o, bizden öncekilerin şeriatı olduğu için değil, ancak aynı hükümde varid olan hitabın bizim için de oluşundandır. Yani Allah’ın onunla bize hitap ettiğinden ve Rasul’ün onun kendisinin getirdiği Şeriat’tan yani İslâm ahkâmından olduğunu bize tebliğ etmesinden dolayıdır. Daha önceki şeriatlardan Kitab’ta ve Sünnet’te geçen hükümlere tabî olunanların da, onlara muhatab olduğumuza delâlet eden yani onların bizim şeriatımızdan olduklarına delâlet eden nassın geldiği açığa çıkmıştır. Bu nass şu üç halde gelmiştir:
Birincisi: İçinde hükmün geldiği ayetin, hitabı bize yönelterek sadır olduğu hal. misal olarak Kenz ayeti gibi, Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ كَثِيرًا مِنْ الأحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلا يُنفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Ey iman edenler! (Biliniz ki;) hahamlardan ve rahiplerden bir çoğu, insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah Yolundan uzaklaştırırlar. Altın ve gümüşü kenz edip (yığıp) da Allah uğrunda infak etmeyenlere hemen elimli bir azabı müjdele.”[56]
Allahu Teâlâ bu ayette bize hitap etmiştir. Böylece onunla gelen bizim için bir şeriat olur. Onun için kenz etmek (malı biriktirip yığmak) bizim şeriatımızda haram olur, her ne kadar onu haram kılan ayet, rahiplerin ve ehli Kitap bilginlerinin halini beyan eden bir ayetten bir cüz olarak gelmiş de olsa…
İkincisi: İçinde hükmün geldiği ayetin genelliğine delâlet eden lafızla gelmiş olduğu hal. Allah’ın indirmediği ile hüküm ayetleri gibi, Alahu Teâlâ şöyle buyurdu:
وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الْكَافِرُونَ “Kim Allah’ın indirdikleri ile hükmetmezse, işte onlar kâfir olanların ta kendileridir.”[57]
(من) “kim” lafzı genelliğe delâlet eder. Bu da bizi kapsıyor demektir. Böylece bununla biz de muhatab oluruz. Şu ayetler de bunun gibidir:
وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الظَّالِمُونَ “Kim Allah’ın indirdikleri ile hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”[58]
وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الْفَاسِقُونَ “Kim Allah’ın indirdikleri ile hükmetmezse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”[59]
Üçüncüsü: Ayetin içindeki hükümlere dikkatimizi çeken bir hususla takip edilmiş olması hali. Bu durum, Karun hakkında zikredilen Kasas ayetlerinde olduğu gibidir. Allahu Teâlâ şöyle dedi:
إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ وَآتَيْنَاهُ مِنْ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ “Karun, Musa’nın kavminden birisi idi. Onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona kenzler (hazineler) vermiştik ki anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı…”[60]
Bu ayetin konusu 83. ayete kadar devam ediyor. Bu ayetlerin arkasında hemen Allahu Teâlâ’nın şu sözü gelmiştir:
تِلْكَ الدَّارُ الآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأرْضِ وَلا فَسَادًا وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ (83) مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَا “İşte Ahiret dârı (yurdu)! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayanlara veririz. (Güzel) sonuç takvalı olanlaradır. Kim bir iyilik getirirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır.”[61]
Ayet Rasulullah ve mü’minlere hitap ederek seyretti. Böylece bu, gelen hükümlere dikkati çekmiştir. Zira ayette (لا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأرْضِ) “yeryüzünde böbürlenmek istemeyenler” denildi. Halbuki hükümler yeryüzünde böbürlenmek isteyen Karun hakkında idi. Bu durum, bizim de bu hükümlerle muhatap olduğumuza delâlet eder.
Bu üç halde geçen hükümler, İslâm Şeriatı’ndan hükümler olarak itibar edilirler. Çünkü bunlarla muhatap olduğumuza delâlet eden husus var. Onları bizden daha öncekilerin şeriatı vasfı ile değil de İslâm Şeriatı’ndan hükümler vasfı ile alırız. Böylece bizden daha öncekilerin şeriatı bize bir şeriat değildir.
İstihsan’a gelince: İstihsan’ın şer’î delillerden birisi olduğunu söyleyenlere gelince; onlar bunu Şeriat’tan bir delil ile hatta zannî bir delille dahi açıklayamadılar. İstihsan’ın şer’î delil olduğunu söyleyenler, istihsan’ı şöyle tefsir ettiler:
“Müçtehidin kendisini etkileyen, fakat onu ifade etmekte güçlük çektiği ve açıkça ortaya koyamadığı bir delildir.”
Bir başka tefsir:
“Lafızların dönüşümüne kapsamlı olmayan içtihadların vecihlerinden bir vechi ondan daha kuvvetli bir vech için terk etmektir. Bu, birinci veche karar verdikten sonra aniden başka bir vechin ortaya çıkması gibi olur.”
Bir başka tarif:
“Bir meselenin benzerlerinin hükmünden vazgeçip bu vazgeçmeyi iktiza eden daha kuvvetli bir vechten dolayı başka bir hükmü kabul etmektir.”
Bir başka tarif:
“Bir meseleyi benzerlerinden ayırmaktır.”
İstihsanı şu iki kısıma böldüler:
Birincisi; Kıyas istihsanı. İkincisi; Zaruret istihsanı.
Kıyas istihsanına gelince: Bir mesele hakkında zihne ilk gelen zahir kıyasın hükmünden vazgeçip daha dakik ve daha gizli fakat delil bakımından daha kuvvetli, görüş bakımından daha doğru, neticelendirme bakımından daha sıhhatlı olan bir başka kıyas ile onda farklı bir hükmü kabul etmektir. Buna misâl; bir şahıs iki kişiden bir anda bu ikisine borçlanarak (veresiye) bir araba alsa bu iki alacaklıdan birisi bu borçtan bir kısım alsa, onu kendisine has kılma hakkı yoktur. Hatta o borçtaki ortağının alınandan payını isteme hakkı vardır. Çünkü o, bir anda satılan ortak bir alışverişin fiyatından almıştır. Yani iki ortak kişiden herhangi biri, aralarında ortak oldukları bir satışın değerinden bir kısım alırsa, o alınan iki ortak için yani şirket için olur, o ortaklardan birisinin o alınanı kendisine has kılma hakkı yoktur. Bu alınan şey, ikinci ortak ondan payını almadan, alan kişinin elinde yok olunca kıyas, iki ortağın hesabından yani şirketin hesabından yok olmayı gerektirir. Lâkin istihsanda sadece o borçtan alanın hissesinden yok olmuş sayılır. İstihsan olarak, yok olan o şey ikinci ortağın aleyhine hesap edilmez. Çünkü o, asılda borcun bir kısmını alanın ortaklığına ilzam edilmiş olmadı. Fakat alınan şeyi alan kişiye ve kendi payını almak için borçlu olanı takip etme hakkı var. İşte diğer örnekler de böyledir. Kıyas istihsanı budur.
Zaruret istihsanına gelince: Bu, gerekli bir zarurete veya ihtiyacı karşılamayı ya da sıkıntıyı defetmeyi gerektiren bir maslahata bakarak kıyasın hükmüne muhalefet etmektir. Bu, kıyasî hükmün bazı hallerde bir sıkıntıya ya da probleme götürür olduğunda, istihsanen terk edilip kendisiyle o sıkıntının giderildiği ve problemin defedildiği başka bir hükme geçilmesidir. Buna misâl; ücretle çalışan kimsedir. Onun eli kendisine yapması için verilen şey üzerinde bir emanet eli olarak itibar edilir. Fakat, ona verilen o şey ondan bir kasıd olmaksızın onun yanında telef olunca, ona ödettirilmez. Meselâ; bir kişi kendisi için bir ay müddetinde kendi evinde elbise dikmesi için, bir kişiyi kiralasa bu kişi özel ücretli sayılır. O elbise kasıt olmaksızın onun elinde bozulursa ona ödettirilmez. Çünkü, onun eli bir emanet eli sayılır. Bir kişi, başka bir kişi için elbise dikmesi için kendi dükkanında kiralanırsa, bu kişi bütün insanlar için elbise diktiği için umumî bir ücretli sayılır. Ondan bir kasıt olmaksızın onun elinde elbise bozulursa, ona ödettirilmez. Çünkü onun eli de emanet elidir. Lâkin, istihsanda özel ücretli kimseye ödettirilmez, amma umumî ücretli kimseye ödettirilir ki, o kişi gücünün üstünde işler kabul ederek insanların mallarını telef etmesin…
İstihsanın hülasası budur. Ve onun için getirilen deliller de budur. Bunların şer’î delil olmadığı açıktır. Onlar ancak sadece aklî illet göstermektedir. Bunlar ne Kitap’ta ne de Sünnet’tedirler. Böylece bunlar, istihsanın şer’î delillerden olduğuna dair değil katî delil olmaları zannî delil olma seviyesine dahi yükselmiyorlar. Bu meselenin bir yönü. Başka bir yönü ise, onların aklî illetlerden delil getirmeleridir ki, o da batıldır.
İstihsanın tarif ya da açıklamalarına gelince; onların hepsi de batıldır. Nitekim birinci tarif ya da tefsir; müçtehidin zihninde oluşan fakat ne olduğunu bilmediği delilin, ne olduğunu bilmediği müddetçe delil olarak itibar edilmesi caiz değildir. Zira onu açığa çıkaramayışı, onun kendisinde billurlaşmadığına, anlamadığına dair bir delildir. Böylece onun şer’î delillerden olması sahih değildir. Diğer tefsirlere gelince; bunların manası birdir ve bir meselenin benzerlerinden vazgeçip daha kudretli bir veche gitmektir, yani daha kuvvetli bir delilden dolayı kıyastan vazgeçmektir. Bu tefsirlerde geçen kuvvetli delilden kasd edilen, eğer Kitab ve Sünnet’ten bir nass ise; bu, istihsan olmaz, ancak nassı tercih etmek olur. O ise nassla delil getirmek olur. Eğer kuvvetli delilden kasd edilen, menfaati gören akıl ise bu, batıl olur. Çünkü kıyas nassla sabit olan şer’î illet üzerinde mebnîdir ve bu bize Şari‘in hitabıdır. Akıl ve menfaat ise ne bir nass ne de ondan daha kuvvetli bir illettir. Daha doğrusu ne aklın ne de menfaatın şer’î nassla yani vahiyle gelenle bir alâkası yoktur. Onun için bu (kıyastan) vazgeçiş batıl olur.
Bu, tefsirler bakımından bir izahat idi. İstihsanın kısımları bakımından izaha gelince; kıyas istihsanın batıl oluşu ikinci tefsirlerin batıl oluşunda açığa çıkmaktadır. Zira o, bir meselede benzerlerinden vazgeçmektir. Ayrıca onların bu kıyası gizli kıyas olarak itibar etmeleri de batıldır. Çünkü onun kıyas ile bir alâkası yoktur. O, ancak menfaata göre bir illet göstermektir.
Bir akitle ortak olarak satılan malın fiyatı örneğine gelince; ondaki ortaklardan birisinin aldığı malın helâk olması hali hakkında hükmün muhtelif olması doğru değildir. Çünkü o, şirketin malından yok olmuştur. Zira ortakların birisinin malı alması şirket için alması demektir. Çünkü o mal, ister satılan araba olsun ister ise onun fiyatı olsun ortakların birisinin malı değil şirketin malıdır. O halde onun yok olması şirketin malından yok olmasıdır. Zira bu durumda şirketin malının (borçludan) alınması gibidir. Böylece mashahat gereği kıyastan vazgeçmenin bir yeri yoktur ve bu Şeriat’a aykırıdır.
Zaruret istihsanına gelince; bunun batıl oluşu da, içinde bir nassın değil de aklın ve onun maslahattan uygun gördüğünün hakim oluşundan dolayı gayet açıkça ortaya çıkmaktadır. Zira bunda, şer’î nasstan alınan illete akıl ya da aklın maslahattan uygun gördüğü tercih edilir. Yani nassın anlaşılmasına tercih edilir. Bunun hepsi batıldır ve bundan başka bir söz yoktur. Ayrıca ortak ücretliye elinde bozulan malı ödettirmek (tazmin ettirmek) ve özel ücretliye ödettirmemek meselesinde tercih eden olmaksızın tercih yapıldı ve bu, şer’î nassa muhaliftir. Zira Rasul (u) şöyle buyurdu:
لا ضمان على مؤتمن “Emanet verilene tazmin yoktur.”
Böylece eşyalardan herhangi bir eşya üzerine emanetçi olan kimsenin tazmin (garanti) vermesi gerekmez. Çünkü hadiste geçen cins ismin önüne nefy (لا) “lam elif”in gelmesi (لا ضمان) “garanti yoktur” tabiri umuma delâlet etmektedir. Böylece her emanetli kimseyi kapsar, ister bu özel ücretli kimse olsun veya ister genel ücretli olsun…
Böylelikle istihsanın şer’î delillerden olmadığı açığa çıkmaktadır. Onun şer’î delillerden itibar edilmesi doğru değildir. Çünkü onun delillerden bir delil olduğuna dair Kitap’tan, Sünnet’ten, İcmaüssahabe’den ne zannî bir delil ne de katî bir delil gelmedi. Ayrıca aklî delille onun için yapmış oldukları delillendirme düşmüş olduğu gibi bir de onun bazı misallerinin Şeriat’ın nasslarına muhalif olduğu da açığa çıkmaktadır.
Mesalih-i Mürsele’nin şer’î delillerden olduğunu söyleyenlere gelince; bunun için de şer’î delil getiremediler. Fakat onlar, Şeriat’ın hepsinin “menfaat getirmek ve fesad şeyleri uzaklaştırmak” için olduğunu illet olarak gösterdikleri zaman aynı şekilde şer’î hükümlerden her birisinin de “menfaat getirmek ve fesad şeylerin hepsini uzaklaştırmak” için olduğunu illet olarak göstermiş oldular. Yalnız onlardan bazıları, bir menfaatın kendisinin ya da nevisinin maslahat/menfaat olarak itibar edilmesine dair Şeriat’ta bir nassın varid olmuş olmasını şart koydular. Fakat bazıları bunu şart göstermediler. Bilâkis maslahatın kendisinin veya nevisinin itibar edildiğine dair Şeriat’tan bir nass varid olmazsa bile maslahatı şer’î bir delil olarak itibar ettiler. Çünkü o, “menfaatları celb etmek (getirmek) ve zararları uzaklaştırmak” olan maslahatın geneline dahil olur.
Nitekim onlar Mesalih-i Mürsele’yi “Şeriat’ta bizzat kendisinin ya da nevinin itibar olunduğuna dair bir nassın varid olmadığı her maslahattır” diyerek tarif etmişlerdir. Zira “Mürsele” kelimesinini manası; delilden kopan, düşen demektir. Dediler ki: Okumayı ve yazmayı öğrenmek gibi maslahatın bizzat kendisini özel bir nassa getirince veya marufun bütün çeşitlerini emretmek ve münkerin bütün çeşitlerini nehyetmek gibi maslahatın nevi hakkında onun itibar olunduğunu gösteren genel bir nass gelince, işte bu iki durumda maslahat Mesalih-i Mürsele’den itibar edilmez. Çünkü Mesalih-i Mürsele, delilden kopuk olandır yani hakkında delil bulunmayan meseledir. Daha doğrusu o, Şeriat’ın “maslahatları celb etmek, fesad şeyleri uzaklaştırmak” için gelmiş olması genelliğinden alınmıştır. Yalnız şer’î maslahatlar ile şer’î olmayan maslahatlar arasında fark gösterilir. Şerî maslahatlar, Şeriat’ın maksatlarına uygun olan maslahatlardır. Şerî olmayan maslahatlar ise, Şeriat’ın maksatlarına aykırı düşen maslahatlardır. Şerî delil olarak itibar edilen Mesalih-i Mürsele ise Şeriat’ın maksatlarıyla uyumlu olandır. Bir maslahat, Şeriat maksatlarıyla aykırı düşerse o, Mesalih-i Mürsele’den itibar edilmez ve buna bağlı olarak da şer’î delil olarak itibar edilmez. Zira Mesalih-i Mürsele, itibar olunduğuna dair bir şer’î nassın kullî bir vecihle delâlet ettiği maslahattır. Bir hadisede veya buna benzeyende şer’î nass olmadığında cüz’i şer’î hükümler onun esası üzerinde inşaa olunurlar. Böylece bu maslahat, şer’î delil olur.
Mesalih-i Mürsele’nin hülâsası budur ve bu, şu iki yönden batıldır:
Birincisi: Kitap ve Sünnet’ten şer’î nasslar, kullar için muayyen bir fiille alâkalı olur. Zira o nasslar, bu fiil hakkında Şeriat’ın hükmüne dair şer’î delildir. Nasslar, maslahatla alâkalı değildirler ve maslahata dair bir delil olarak da gelmediler.
فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌ “Elle alınmış bir rehin (ipotek).”[62]
إِذَا تَدَايَنتُمْ بِدَيْنٍ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَاكْتُبُوهُ “Belli bir müddet için birbirinize borçlandığınızda o borcu yazın.”[63]
وَأَشْهِدُوا إِذَا تَبَايَعْتُمْ “Alış veriş yaptığınızda şahidler getirin.”[64]
Allahu Teâlâ bu sözleriyle hitap ederken ancak ipotek hükmünü, borcun yazılması hükmünü ve alış-verişte şahidler getirmenin hükmünü açıklıyor. Ne açık olarak ne de delâletle bunun menfaat olup olmadığını açıklamadı. Nass, ne yakından ne de uzaktan ne de herhangi bir şekilde “bu hüküm maslahattır veya maslahat değildir” noktasına götürmemektedir. Öyle ise; “Bunlar, maslahat olarak itibar edilmeleri için Şeriat’ın kendilerine delâlet ettiği maslahatlardır, buna bağlı olarak şer’î delil sayılırlar” sözü nereden çıkmaktadır?
Ayrıca şer’î illetler de kulun fiili ile alâkalı olarak ve bu fiil hakkında Şeriat’ın hükmünün alâmetine dair bir delil olarak şer’î nasslar gibi geldiler. Şerî illetler, menfaat göstermek için veya menfaatin alâmetini göstermek için gelmediler.
كَيْ لا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الأغْنِيَاءِ مِنْكُمْ “(Mal) sadece sizden zengin olanlar arasında dolaşan bir devlet (varlık) olmasın diye…”[65]
لِكَيْ لا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ “Evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestikleri zaman o kadınlarla evlenmek hususunda mü’minlere bir güçlük olmasın diye…”[66]
وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ “Ve gönülleri (İslâm’a) ısındırılacak olan.”[67]
Allahu Teâlâ bu sözleriyle hitap ederken ancak birinci ayette; malın zenginler olmaksızın sadece fakirlere dağıtılmasının illetini ve o illetin, malın sadece zenginler arasında dolaşmasını önlemek olduğunu açıklıyor. İkinci ayette; Rasulullah’ın Zeyneb’le evlenmesinin illetinin, bir şahıs için evlâtlığının karısı ile evlenmesinin mübah kılındığını göstermek olduğunu açıklıyor. Üçüncü ayette; zekâtın gönülleri ısındırılmak istenenlere verilmesinin illetinin, onların gönüllerinin İslâm’a ısındırılmasına devletin ihtiyacı olduğunu gösterir. Allahu Teâlâ, bunların bir maslahat olduğunu açıklamadı. O, ancak belirli bir şeyi açıkladı ki o da belirli bir hüküm için illettir. Bu açıklamayı, maslahata herhangi bir itibar olmaksızın ve maslahat olmaksızın hatta uzaktan yakından ona herhangi bir bakış olmaksızın yaptı. Öyle ise, “Bu maslahatların bir şer’î delil olarak itibar edilmesi için Şeriat bu illetlere delâlet etmiştir” diye nasıl söylenebilir? Madem ki Şeriat’ın nassları ne hükme delâletlerinde ne de hükmün illetine delâletlerinde kendilerinin bir maslahat için geldiğine delâlet etmediler, o halde nassların maslahatların kendilerine ya da nevilerine delâlet ettiğini söylemek caiz olmaz. Çünkü şer’î nasslarda buna dair kesinlikle hiç bir şey gelmedi.
Böylelikle; “Şerî nasslar, maslahatların bizzat kendilerine ya da nevilerine delâlet etmiştir” sözünün batıl oluşu açığa çıkmış olur. Böylece bu maslahatlar şer’î delil olarak itibar edilmezler… Dediklerine göre, kendileri ya da nevilerine muteber sayıldığına dair Şeriat’tan bir nassın varid olduğu maslahatların durumu bu olunca, Şeriat’tan olduklarına dair bir nassın olmadığı maslahatlar zaten itibar edilmezler…
İkincisi: Mesalih-i Mürsele hakkında, onun “mürsele” (kopuk) olması için, onun ne kendisinin ne de nevinin itibar olunduğuna delâlet eden Şeriat’ta bir nassın geçmemesi şartını koşarlar. Böylece onların bu şartı; onun hakkında Şeriat’ta belirli bir delilin olmaması, demektir. O ancak Şeriat’ın maksatlarından anlaşılmaktadır. Mesalih-i Mürsele’nin Şeriat’ın itibarlarından düşmesi için yalnız başına bu kafidir. Çünkü, buna delâlet edecek delilin varid olmaması bunu red etmek için yeterlidir. Çünkü, alınması istenilen hüküm aklî hüküm değil şer’î hükümdür. Bunu, Şeriat’tan itibar etmek için mutlaka vahiyle gelenden yani Kitab ve Sünnet’ten ona delâlet eden bir delilin varid olması gerekir. Bunun (Mesalih-i Mürsele’nin) itibarı için, Şeriat’tan olduğuna delâlet eden bir nassın olmaması şartı, Şeriat’ı ondan uzaklaştırmak için yeterli bir nedendir.
Mesalih-i Mürsele’nin Şeriat’ın maksatlarından anlaşılmasına gelince; Şeriat’ın maksatları nass değildirler ki ondan anlaşılan şey delil olarak itibar edilsin. Şerî hüküm için delil getirmede, onlardan anlaşılanın bir değeri yoktur. Ayrıca “Şeriat’ın maksatları” olarak isimlendirilenle kasd olunan, nassların hakkında delâlet ettiği hususlardır. Meselâ; zinanın, hırsızlığın, bir insanın öldürülmesinin, içki içmenin, ve İslâm’dan dönmenin haram kılınması v.b. Bu, Şeriat için bir maksat değil, ancak kulların fiilleri için bir hükümdür. Bu hususta nassın delâletinde durulur. Zira nasstan anlaşılan bu hükmün, şer’î bir delil olarak itibarına bir yer yoktur. Bilâkis o şer’î bir hükümdür. Evlâ babından (öncelik bakımından); zihnin bu hükümden şer’î maksad olarak tasavvur ettiği şeyin şer’î delillerden olarak itibar edilmesi hiç olmaz. Öyle ise; zihnin, Şeriat’ın maksadı olarak tasavvur ettiği bu şeyden anlaşılan şey nasıl şer’î delil itibar edilir?! Buna binaen Şeriat’ın maksatlarından anlaşılacak şeyin şer’î bir delil olarak itibar edilmesi tamamen batıldır.
“Şeriat’ın maksatları” diye isimlendirilen ile kasd edilenin Şeriat’ın tamamının hikmetinden anlaşılana gelince; Rasul (u)’in kullara rahmet olarak gönderilmiş olması hikmeti gibi. Bu hikmettir, illet değildir. Hikmet, hasıl olabilir de olmayabilir de. Daimi olarak hasılının mümkün olmaması nedeniyle bu, kendisiyle delil getirilen bir asıl olarak alınmaz. Böylece, bundan anlaşılacak şeyin, kendisiyle delil getirilecek bir asıl olarak alınmaması daha evlâdır.
Bunun için “Şeriat’ın maksatları” diye isimlendirilenden anlaşılacak şeylerin delillerinden itibar edilmesi doğru değildir. Böylece bu cihetten de Şeriat’ın maksatlarından anlaşılacak şeylerin şer’î delil olarak itibar edilmesi tamamen batıl olmaktadır. Böylelikle Mesalih-i Mürsele’nin şer’î delillerden itibar edilmesinin batıl oluşu açığa çıkmaktadır.
Bu izahat, onları Mesalih-i Mürsele’yi şer’î delil olarak itibar etmelerine sevk eden sebebler bakımından idi. Amma Mesalih-i Mürsele’nin şer’î delillerden olduğuna delâlet eden şer’î delil olup olmaması bakımından izaha gelince; o kişilerin bu hususta ne Kitap’tan ne Sünnet’ten, ne katî ne de zannî kesinlikle herhangi bir şer’î delilleri yoktur. Bunun için Mesalih-i Mürsele’nin şer’î delillerden itibar edilmesi doğru değildir…
Bunların hepsinden sonra gayet açığa çıkıyor ki; katî delille Allah katından vahiyle geldiği sabit olan deliller ancak, sadece şu dört delildir: Kitab, Sünnet, İcmaüssahabe ve illeti şer’î olan Kıyas. Bunların dışında kalanların şer’î delil olduklarına dair katî bir delil gelmedi. Böylece şer’î delillerin yalnız bu dört delil olup başkasının olmadığı açığa çıkmaktadır.
Fakat vazıh olması gereken şu husus var: Bu dört
delilin dışında İmamlardan birisinin itibar ettiği delillerden çıkartılan
hükümler, onları savunanlar nazarında ve onlara muhalefet edenlerin nazarında
da şer’î hükümlerdir. Çünkü burada onların delil olduklarına dair “şüpheli
delil” (ya da delile benzer şey) vardır. Meselâ; ümmetin icmaına kim şer’î
delil olarak itibar eder ve bundan bir hüküm çıkartırsa, bu hüküm onun
nazarında bir şer’î hüküm olur ve kendisi hakkında ondan başkasını almasının
helâl olmadığı şer’î bir hüküm olur. Bu hüküm aynı şekilde muhalefet edenler
nazarında da şer’î bir hüküm olur. Lakin onlar (yani o hükme muhalefet edenler)
hakkında şer’î bir hüküm değildir. Bizden öncekilerin şeriatları, Mesalih-i
Mürsele, istihsan ve akıl da bunun gibidir. Bunlardan herhangi birisinden
istinbat edilen her hüküm, onları şer’î delillerden sayanların nazarında olsun,
onlara muhalif olanların nazarında olsun, şer’î hüküm olarak itibar edilir.
Fakat bu hüküm, onun alındığı delili şer’î delillerden sayan hakkında bir şer’î
hüküm olur, ona muhalif olan hakkında bir şer’î hüküm olmaz. Bu durum,
nasslardan çıkartılan hükümler gibidir. Zira nassın anlaşılmasındaki ihtilaf;
istinbat edilen hükmü, onu istinbat edenin nazarında şer’î, bu anlayışta ona
muhalefet eden nazarında gayri şer’î kılmaz. Bilakis bu nasstan bu anlayışın
anlaşılması mümkün olduğu müddetçe o, bütün müslümanların nazarında şer’î bir
hükümdür, yani “şüpheli delil” bulunduğu müddetçe bütün müslümanlar nazarında
şer’î bir hükümdür. Yalnız o, bütün müslümanlar hakkında şer’î bir hüküm olarak
itibar edilmez. Fakat o, onu istinbat edenin ve istinbat edeni taklid
edenin hakkında şer’î hükümdür, ona muhalefet edenin hakkında şer’î hüküm
değildir. Lakin hangi halde olursa olsun o, şer’î bir hükümdür. Aynı şekilde
bir delilden istinbat edilen hüküm, nasstan
çıkartılan hüküm gibi bütün müslümanların nazarında şer’î hükümdür. İster onu,
şer’î delillerden olarak itibar edilmesini batıl oluşunu gösterdiğimiz
deliller gibi bir şüpheli delil oldukça, o delilden alınan hüküm bütün müslümanlar nazarında bir şer’î
hükümdür…
[1] Şuara: 193-194
[2] En’am: 19
[3] Enbiya: 45
[4] Ta Ha: 2
[5] Neml: 6
[6] İnsan: 23
[7] Şûra: 7
[8] Necm: 3-4
[9] Nisa: 163
[10] En’am: 50
[11] A’raf: 203
[12] Enbiya: 45
[13] Haşr: 7
[14] Tevbe: 100
[15] Hicr: 9
[16] Tirmizi, K. Buyu’, 1146
[17] Müslim, K. Sıyam, 1938
[18] Ahmed b. Hanbel, Müs. Medineyyin, 15540
[19] Ahmed b. Hanbel, Müs. Kubail, 25966
[20] Enbiya: 107
[21] Zâriyet: 56
[22] Hac: 28
[23] Ankebut: 45
[24] İbni Mace, K. Hudud, 2543
[25] Nisa: 163
[26] Şûrâ: 13
[27] Nahl: 123
[28] En’am: 90
[29] Maide: 44
[30] Müslim, K. Fedail, 4362
[31] Maide: 48
[32] Al-i İmran: 85
[33] Al-i İmran: 19
[34] Maide: 48
[35] Bakara: 133-134
[36] Müslim, K. Salah, 810
[37] Müslim, K. Salah, 812
[38] Müslim, K. Salah, 812
[39] A’raf: 73
[40] Hud: 50
[41] A’raf: 85
[42] Neml: 20-21
[43] Buhari, K. Diyet, 6401
[44] En’am: 146
[45] Maide: 5
[46] Al-i İmran: 35
[47] Al-i İmran: 93
[48] Tahrim: 1
[49] Kehf: 21
[50] Maide: 45
[51] Bakara: 194
[52] Nahl: 126
[53] Şûrâ: 40
[54] Maide: 45
[55] Ahmed b. Hanbel, Müs. Ensar, 21974
[56] Tevbe: 34
[57] Maide: 44
[58] Maide: 45
[59] Maide: 47
[60] Kasas: 76
[61] Kasas: 83-84
[62] Bakara: 283
[63] Bakara: 282
[64] Bakara: 282
[65] Haşr: 7
[66] Ahzab: 37
[67] Tevbe: 60