MADDE-13:“Asıl olan beraat-ı zimmettir (insanın suçsuzluğudur). Bir kimse, ancak mahkeme kararı ile cezalandırılır. Hiç bir kimseye işkence etmek caiz değildir. Her kim bunu yaparsa cezalandırılır.” Bu madde şu üç şeyi ihtiva eder: Birincisi: “Asıl olan beraat-ı zimmettir” kaidesi, İkincisi: Ancak, bir Kadı’nın kararı ile ceza verilmesi, Üçüncüsü: İşkence etmenin caiz olmaması.” Birinci hususa gelince: Bunun
MADDE-13:“Asıl olan beraat-ı zimmettir (insanın suçsuzluğudur). Bir kimse, ancak mahkeme kararı ile cezalandırılır. Hiç bir kimseye işkence etmek caiz değildir. Her kim bunu yaparsa cezalandırılır.”
Bu madde şu üç şeyi ihtiva eder: Birincisi: “Asıl olan beraat-ı zimmettir” kaidesi, İkincisi: Ancak, bir Kadı’nın kararı ile ceza verilmesi, Üçüncüsü: İşkence etmenin caiz olmaması.”
Birinci hususa gelince: Bunun delili; Vail b. Hacir’in şu rivayetidir: “Hadramut’tan (şimdi Umman’dan bir parça) bir adam ve Kinde kabilesinden de başka bir adam, Peygamber (u)’e geldiler. Hadramot’lu adam; “Ya Rasulullah, babama ait olan bir arazi için bu adam bana galebe geldi” dedi. Kinde’li adam ise şöyle dedi: “O, benim elimde olan bir arazidir. Ben onu ekiyorum, onun arazide bir hakkı yoktur.” Nebî (u), Hadramut’lu adama; أَلَكَ بَيِّنَةٌ “Delilin var mı?” dedi. Adam; “Yok” dedi. Rasulullah; فَلَكَ يَمِينُهُ “O zaman, senin için onun yemin etmesi vardır” dedi. Hadramotlu şöyle dedi: “Ya Rasulullah, bu adam fasıktır. Üzerine yemin ettiğim şeye önem vermez ve bir şey hakkında yemin etmek için Allah’tan korkmaz.” Rasulullah; لَيْسَ لَكَ مِنْهُ إِلا ذَلِكَ “Senin için ondan ancak bu (yani onun yemin etmesi) vardır” dedi.[1]
Rasulullah (u), bir başka hadisinde şöyle dedi:
الْبَيِّنَةَ عَلَى الْمُدَّعِي وَالْيَمِينَ عَلَى الْمُدَّعَى عَلَيْهِ “İddia eden için delil getirmesi ve inkâr eden için de yemin etmesi vardır.”[2]
Yukarıdaki birinci hadiste Rasulullah (u) iddia edeni delil getirmekle sorumlu kıldı. Bu demektir ki; kendisi üzerinde iddia edilen ancak suçu sabit oluncaya kadar beraatlidir/suçsuzdur. İkinci hadiste ise; Rasulullah (u), delil getirme vacibiyetinde asıl olanın, iddia edenin delil getirmesi olduğunu açıklamıştır. Bu ise, kendisi üzerine iddia edilenin suçu sabit oluncaya kadar suçsuz olduğuna bir delildir.
İkinci hususa gelince: Bunun delili; Rasulullah (u)’in şu sözüdür:
“Ben kimden malını almış isem işte malım budur, gelsin bundan alsın ve kimin sırtına vurmuş isem işte sırtım budur gelsin kısas hakkını alsın.”
Rasulullah (u), bu sözü yönetici iken söylemiştir. Bu hadisin manası; “Ben kime haksız yere ceza vermiş isem benden kısas hakkını alsın” demektir. Bu ise; o cezaya müstahak olacak herhangi bir suç işlediği sabit olmaksızın yöneticinin tebaasından herhangi bir kimseyi cezalandırmasının haram oluşuna dair bir delildir. Bir lânetleşme kıssasında Peygamber (u) şöyle dedi:
لَوْ كُنْتُ رَاجِمًا أَحَدًا بِغَيْرِ بَيِّنَةٍ لَرَجَمْتُهَا “Delil olmaksızın bir kimseyi recm ettirseydim (taşlarla vurdurmuş olsaydım) onu (o kadını) taşlattırırdım.”[3]
Bu demektir ki; o kadın hakkında bir şüphe bulunmasına rağmen bir delil bulunmadığı için Rasulullah onu taşlatmadı. Nitekim buna delil; Rasulullah (u)’in aralarında mülâine “lânetleşme” yaptırdığı kişiler hakkında İbni Abbas’ın hadisinde varid olan şu ifadedir: “O Mecliste bir adam İbni Abbas’a şöyle dedi: “Rasulullah (u)’in hakkında لَوْ رَجَمْتُ أَحَدًا بِغَيْرِ بَيِّنَةٍ رَجَمْتُ هَذِهِ “Delil olmaksızın bir kimseyi taşlatsaydım, bunu taşlatırdım” dediği, o kadın mı?” İbni Abbas şöyle dedi: “Hayır, o İslâm’da kötülük gösteren bir kadındı.”[4] Yani fahişeliği açıktan yapıyordu. Lakin onun hakkında bir delil sabit olmadı ve kendisi itiraf etmedi. Bu demektir ki; onun hakkında zina şüphesi mevcuttu. Ona rağmen Rasulullah (u) onu recm ettirmedi. Çünkü bu suç, onun hakkında ispat edilmemişti. Rasulullah (u)’in لَوْ كُنْتُ رَاجِمًا أَحَدًا بِغَيْرِ بَيِّنَةٍ لَرَجَمْتُهَا “Delil olmaksızın bir kimseyi recm ettirici olsaydım, onu recm ettirirdim”[5] sözündeki (لو) “lev” bir imkânsızlıktan dolayı imtina/kaçınma harfidir. Nitekim Rasul (u) delil getirmede imkânsızlığından dolayı recm ettirmekten kaçınmıştır.
İşte bu; tebaadan bir kişinin Şeriat’ın belirlediği bir suçu işlediği bir mahkemede, mahkeme etme salahiyeti olan bir Kadı’nın önünde ispat olunmadıkça yöneticinin onu cezalandırmasının caiz olmadığına dair bir delildir. Çünkü, ancak mahkeme etme yetkisine sahip Kadı’nın önünde açığa çıkan beyyine/delil muteberdir.
Fakat yöneticinin bir suçla itham olunan kişiyi, mahkeme o itham işine bakasıya kadar tutuklama yetkisi vardır. Ancak bu tutuklamanın kısa bir müddet olması gerekir. Müddetini belirlemeden tutuklamanın yapılması doğru olmaz. Ve bu müddet kısa bir müddet olmalıdır. İtham olunanın tutuklanabileceğinin delili; Behz b. Hakim’in, babasından ve dedesinden yaptığı şu rivayettir: “Nebî (u), bir adamı bir ithamdan dolayı hapsetti, sonra onu tahliye etti.”
Ebu Hureyre’nin hadisinde de şöyle geçiyor: “Nebî (u), bir ithamdan dolayı bir gündüz ve bir gece bir kişiyi hapsetti.”
Bu hapsetme (tutuklama) için bir müddetin sınırlandırılmasının gerekli olduğuna dair delil ise; Rasulullah (u)’in bir kişiyi hapsetmesi ve onu tahliye etmesidir ve bir gündüz bir gece için bir kişiyi hapsetmesidir. Ayrıca tutuklama bir cezalandırma değildir. O, ancak kendisiyle onun arkasındaki bazı şeyleri ortaya çıkartmak için bir tutuklamadır.
Üçüncü hususa gelince: Bu, itham edilen kimseyi hakkında suç ispatlanmadan önce cezalandırmamayı kapsıyor ve Allah’ın Ahiret’te gösterdiği azap olan ateşle cezalandırmanın yani ateşle yakarak ceza vermenin caiz olmadığını kapsıyor.
Suç sabit olmadan önce ceza vermenin olmayışına gelince; buna delil, Rasulullah’ın şu hadisidir:
لَوْ كُنْتُ رَاجِمًا أَحَدًا بِغَيْرِ بَيِّنَةٍ لَرَجَمْتُهَا “Delil olmaksızın bir kimseyi recm ettiren olsaydım (o kadını) recm ettirirdim.”[6]
Halbuki o kadının, İbni Abbas’ın sözlerinden anlaşılacağı gibi, zina yapmakla bilinmiş olmasına rağmen, itham edilen kimsenin itiraf etmesi için cezalandırılması caiz olsaydı, o kadın açıkça fuhuş yapmasına rağmen itiraf etmesi için cezalandırılırdı. O halde itham edilen kimsenin cezalandırılması kesinlikle helâl değildir. Bunun için suç sabit olmadan önce itham edilen kimseye vurmak, sövmek veya herhangi bir ceza ile cezalandırmak haramdır. Nitekim İbni Abbas’tan rivayet edilen bunu destekliyor. Şöyle dedi: “Bir adam içip sarhoş oldu. Yolda sallanarak yürürken rastlandı. Rasulullah (u)’e götürülürken Abbas’ın evine yaklaşınca adam kurtulup kaçıp Abbas’ın evine girdi ve Abbas’ın boynuna sarıldı. Nebî (u)’e bu durum söylenince güldü ve; (أفعلها)“Öyle yaptı mı?” dedi. Onun hakkında hiç bir şey emretmedi.”
Rasulullah (u) o adama, ikrar etmemesi ve onun hakkında şahidlik kaim olmamasından dolayı o adama had cezası uygulamadı. Bu demektir ki; o adam içki içmekle itham edilmişti ve onun hakkında bu sabit olmadı. İtiraf etmesi için ona ceza verilmedi ve sırf itham edilmesinden dolayı onun üzerine herhangi bir ukubat vaki olmadı.
Bunun için mahkemede, mahkeme yetkisine sahip bulunan bir Kadı önünde itham sabit olmadan önce itham edilen kimseye herhangi bir cezanın verilmesi caiz değildir.
İfk (iftira) hadisinde; Ali (t)’ın, Rasulullah (u)’in önünde cariyeye vurduğu rivayetine gelince; o cariye itham edilmiş değildi. İtham edilen kimseye vurmanın caiz olduğuna dair bir delil olarak gösterilmesi uygun değildir. Buhari; Ali’nin, Rasulullah’ın cariyesi olan Berire’ye vurması hadisini rivayet etmiştir. Buhari’de; “Ali, Rasulullah (u)’e “Cariyeye sor” dedi. Rasulullah, kendisi ona sordu” diye geçiyor. Bu rivayette Buhari Ali’nin o cariyeye vurduğunu zikretmedi. Bu hadiste şöyle geçti: “Ya Rasulullah, Allah sana dünyayı dar kılmadı, onun dışında kadınlar çoktur. Cariyeye sorsan sana doğruyu söyler.” Denildi ki; Rasulullah (u), Berire’yi çağırdı ve şöyle dedi: “Ey Berire…”
Buhari’nin başka bir rivayetinde; “Rasulullah (u) benim evime geldi ve hizmetçi Berire’nin nerede olduğunu sordu. (Soruya cevaben Berire) şöyle dedi: “Hayır, Allah’a yemin ederim ki onun (Aişe’nin) hakkında herhangi bir kötü şey bilmedim. Yalnız o uyumak için yatağa gidiyordu. Hatta keçiler giriyor ve yaptığı hamuru yiyorlardı.” Rasul’ün bazı sahabeleri ona sert konuştu. “Rasulullah (u)’e doğru söyle” dediler.
Buhari bu hadiste Ali’nin cariyeye vurmasını zikretmedi. Fakat başka rivayette, Ali’nin cariyeye vurması zikredildi. Nitekim İbni Hişam’ın Siretinde şöyle geçti: “Ali ise şöyle dedi: “Ya Rasulullah, kadınlar çoktur ve onun yerine getirebilirsin, cariyeye sor, sana doğruyu söyleyecektir.” Rasulullah (u) Berire’ye sormak için onu çağırdı. Ali b. Ebi Talib kalktı ve ona şiddetle vurdu ve şöyle dedi: “Rasulullah (u)’e doğru söyle.” (Berire) “Vallahi onun (Aişe’nin) hakkında ancak hayır bilirim” dedi.
Bu rivayet sıhhatli kabul edilse bile itham edilen kimseye vurmanın caiz olduğuna delâlet etmez. Çünkü cariye olan Berire, bu meselede itham edilmiş değildi ve onun şahid olduğu da söylenmez. Zira ona şahid sayılarak vurulmadı. Bunun delili; Rasulullah (u) ondan başkasına da (Aişe’yi) sordu ve ona vurmadı. Nitekim Rasulullah (u) Zeyneb b. Çahş’a sormuştu ve ona vurmadı. Halbuki Zeyneb’in kızkardeşi olan Himna b. Çahş, Aişe hakkında o haberleri yaymıştı. Zira, Buhari ifk (iftira) hadisinde şöyle diyor: “Zeyneb’in kızkardeşi olan Himna, Zeyneb için mücadele etmeye başladı. Sonra da helâka düşünlerden birisi oldu.”
Böylece Zeyneb ise, bilenlerden zannedilme konumunda idi ve ona soruldu, fakat hiç vurulmadı. Bunun için Berire’ye şahid olarak itibar edildiği için vurulduğu söylenemez, ona ancak Rasulullah (u)’in hizmetçisi itibarı ile vurulmuştur. Rasulullah (u)’in kendi hizmetçisine vurması veya vurulmasına izin vermesi hakkı vardır. Rasulullah (u) kendi hizmetçisine sordu ve başkalarına sordu ve Ali’nin hizmetçiye vurmasına ve sahabelerin sert konuşmasına sustu ve hizmetçisinden başkalarına vurmadı ve ondan başkalarına vurulmasına susmadı. Bu, Rasul (u)’in Berire’ye vurulmasına, hizmetçisi olduğu için cevaz verdiğine delâlet eder. İnsanın kendi hizmetçisine bir meseleyi soruşturmak için veya onu terbiye etmek için vurması hakkı vardır. Böylece bu hadis; ne itham edilenin dövülmesine ne de şahidin dövülmesinin cevazına bir delil olmaya uygun değildir. Bilâkis bu hadis, bir adamın kendi hizmetçisine bir mesele hakkında soruşturmak için veya onu terbiye etmek için vurmasının caiz olduğuna dair bir delildir.
Böylece itham edilen kimseye vurmanın caiz oluşuna bu hadis ile delil getirmek düşer ve itham edilen kimseye vurmanın caiz olmadığına dair delil sabit kılar.
Bu izahat; itham edilenin, hakkında suç ispat edilmeden önce, cezalandırılmasının (ya da işkence edilmesinin) caiz olmaması bakımından idi. Allah’ın Ahiret’te bir azab olarak yaptığı bir şey ile cezalandırmanın caiz olmayışına gelince; bunun delili şunlardır:
İkrime’den rivayet olunan şu rivayettir: “Dedi ki: Emir el-mü’minin Ali (t)’a bir takım zındıklar getirildi. O da onları yaktı. Bu haber İbni Abbas (t)’a ulaşınca şöyle dedi: “Ben olsaydım, onları yakmazdım. Çünkü, Rasulullah (u) şöyle dedi: لا يُعَذَّبُ بِعَذَابِ اللَّهِ “Allah’ın azabı ile azab etmeyin.”[7]
Buhari, Ebu Hureyre’den Nebî (u)’in şöyle dediğini tahriç etti: “Ateşle ancak Allah azab eder.”
Ebu Davud, İbni Mes’ud hadisinden bir kıssa hakkında şu lafzı tahriç etti: “Ateşle azablandırmak, ancak ateşin Rabbına yakışır.”
Buna binaen, itham olunan kişinin, bir mahkemede yargılama yetkisine sahip bir Kadı önünde, itham edilen suçu işlediği sabit olunca onun; ateşle, elektrik gibi ona benzer bir şeyle ve Allah’ın kendisiyle azablandırdığı herhangi bir şeyle azablandırılması caiz olmaz. Aynı şekilde, Şari‘in belirlediği cezalardan başka bir ceza ile cezalandırmak da caiz değildir. Şari‘, suçluların kendisiyle cezalandırıldığı cezaları belirlemiştir. Bunlar; öldürmek, kırbaçlamak, recm etmek (taşlayarak öldürmek), sürgün etmek, kesmek (el ya da bacaklardan kesmek), haps etmek, malını telef etmek, zimmetinden edası gereken şeyi ödetmek, teşhir etmek, bedenin uzuvlarından bir uzvunu ateşle dağlamak. Bunların dışında kalanlarla bir kişiyi cezalandırmak helâl değildir. Bir kişi, ateşle yakılarak cezalandırılmaz. Fakat onun malının yakılması caiz olur. Bir kişi, tırnakları sökülerek ya da gözü çıkartılarak, kendisine elektrik verilerek ya da boğarak ya da üzerine soğuk su dökerek ya da onu aç bırakarak ya da soğukluktan koruyan ihtiyaçlarını vermeksizin soğuğa terk ederek v.b. şeylerle cezalandırılmaz… Bilâkis suçu ispatlanmış olan o kişiyi cezalandırmakta, Şari‘in getirdiği cezalarla sınırlı kalınır. Şeriat’ın getirdiği cezaların dışında kalan cezalarla suçluyu cezalandırması yöneticiye haram kılınır. Onun için bir kişiye işkence etmek, kesinlikle caiz değildir. Kim öyle yaparsa Şeriat’a muhalif olmuş olur. Eğer bir kişinin başka bir kişiye işkence yaptığı sabit olursa o kişi cezalandırılır.
Bu maddenin delilleri işte bunlardır…
[1] Müslim, K. İman, 199
[2] Tirmizi, K, Ahkam, 1262
[3] Müslim, K, Lian, 2751
[4] Buhari, K. Talak, 4898
[5] Müslim, K, Lian, 2751
[6] Müslim, K, Lian, 2751
[7] Buhari, K. Cihad ve’s Seyr