MADDE – 185: “Ümmetin siyasi meselesi; İslâm Devleti şahsiyetinin gücünde, İslâm ve hükümlerinin tam ve güzel tatbiki ve İslâm davetinin bütün dünyaya ulaştırılmasında ifadesini bulan İslâm’dır.” “Siyasi mesele” kelimesinin ifade ettiği mana; hem devlete hem de ümmete hitabeden, bu her ikisini ilgilendiren ve yerine getirilmesi kesin istenen işlerdir. Bu iş; bazen genel olabilir. İşte buna
MADDE – 185: “Ümmetin siyasi meselesi; İslâm Devleti şahsiyetinin gücünde, İslâm ve hükümlerinin tam ve güzel tatbiki ve İslâm davetinin bütün dünyaya ulaştırılmasında ifadesini bulan İslâm’dır.”
“Siyasi mesele” kelimesinin ifade ettiği mana; hem devlete hem de ümmete hitabeden, bu her ikisini ilgilendiren ve yerine getirilmesi kesin istenen işlerdir. Bu iş; bazen genel olabilir. İşte buna siyasi mesele denir. Bazen hususi olabilir ona da siyasi mesele denir. Bazen de, bundan bir cüz olabilir. Mesela; bütün İslâm ümmetini ilgilendiren ve yerine getirilmesi kesinlikle istenen işlerden birisi olarak, ümmetin karşısına çıkan şey; Hilafeti tekrar meydana getirmektir. İşte bu, siyasi mesele ve siyasi kaziyedir. Bundan başka olan meselelerden Filistin meselesi, Kafkas beldeleri meselesi v.b. bu mesele içerisindeki meselelerdir. Bunların da, her ne kadar İslâm ümmetini ilgilendiren ve gündemini teşkil eden, yerine getirilmesi gerekli işlerden olduğu kesin ise de, bunlar; Hilâfeti iade etme meselesinin, bir cüzünü teşkil etmektedir.
İslâm Devleti kurulunca, bu devletin siyasi meselesi ülkenin içinde İslâm’ı tatbik ve ülkenin dışında da İslâm Davetini o yerlere götürmektir. İslâm Devleti kurulup yerleşince, siyasi meselesi; adı geçen madde de zikredilen hususlardır. İslâm güzelce tatbik edilip devlet olarak şahsiyeti güçlendiği zaman, tek siyasi meselesi; İslâm davetini bütün dünyaya ulaştırmak olacaktır. Böylece, Allah (Y) İslâm’ı bütün dinlere galip getirecektir.
Siyasi mesele dendiği zaman, Şeriat’ın yerine getirilmesini vacib kıldığı önemli ve esaslı, aynı zamanda hem ümmeti hem de devleti ilgilendiren şeyler akla gelir, Bu; her hangi bir delile muhtaç değildir. Çünkü, meydana gelen olaylara şer’î hükümleri tatbik cümlesinden olduğu için, delile lüzum yoktur. Bundan dolayı, meydana gelen olayların, değişikliği ile siyasi hükümde de, meselede de değişiklikler olabilir. Bir bakıyoruz ki; Mekke’de henüz davet dönemini yaşarken Rasul (u)’in siyasi meselesi, o dönemde, İslâm’ı izhar etmekten ibaretti. Bunun için, amcası Ebu Talib, ona; “Ey yeğenim, Kavmin bana geldi ve bana şunları ve şunları söyledi bu durumda, bana gücümün yetmeyeceği zorlukları yükleme” dedi. Amcasının bu sözleri karşısında onun sıkıntısını ve Kureyş’liler tarafından tehdit edildiğini hissetti. Bu durumda, kendisine ait kesin tavrını ve siyasi hükmünü ortaya koymak üzere amcasına şöyle dedi:
“Vallahi ey amca! Eğer, bu işi bırakmak için, sağ elime güneşi, sol elime ay’ı koysalar, Allah bu dini muzaffer kılıncaya kadar veya uğrunda ben, helak olmadıkça terk etmem.”
İşte, Peygamberin bu söz ü, bulunduğu dönemin gereği olan İslâm’ın hakim kılınması hususu, Peygamberin o andaki siyasi tavır ve meselesine delalet eder.
Medine’de bulunduğu dönemde iken ve İslâm Devleti’ni kurmuş, İslâm’ı baş düşmanı olanlara birkaç çatışmaya girmiş bir devlet reisi sıfatıyla siyasi tavrının ve meselesinin yine İslâm’ı hakim kılmaktan ibaret olduğunu görüyoruz, Kureyş’in kendinden haber aldığını ve onunla savaşmak üzere hazırlıklara giriştiğini, bunun için aslan ve panterlerin derilerini giydiklerini, onu hiçbir zaman oraya sokmayacakları hususunda Allah’a söz verdiklerini, kendisine Beni Kab Kabilesinden bir adam haber verdiğinde, yine şu sözleriyle siyasi tavrını ortaya koymuştu:
يَا وَيْحَ قُرَيْشٍ لَقَدْ أَكَلَتْهُمُ الْحَرْبُ مَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ خَلَّوْا بَيْنِي وَبَيْنَ سَائِرِ النَّاسِ “Kureyş’e yazıklar olsun. Harb Kureyş’i zaten helak etmiştir. Bilmem onlara ne oluyor. Benimle diğer Arap kabilelerini baş başa bıraksalar.”[1]
Böyle dedikten sonra, kesin tavrını yine şu şekilde ortaya koydu:
فَمَاذَا تَظُنُّ قُرَيْشٌ وَاللَّهِ إِنِّي لا أَزَالُ أُجَاهِدُهُمْ عَلَى الَّذِي بَعَثَنِي اللَّهُ لَهُ حَتَّى يُظْهِرَهُ اللَّهُ لَهُ أَوْ تَنْفَرِدَ هَذِهِ السَّالِفَةُ “Kureyş ne zannediyor? Vallahi Allah’ın beni görevlendirip gönderdiği dava uğrunda mücadeleme devam edeceğim. Ta ki, Allah bu davayı başarıya ulaştırır veya bu kafam gövdemden ayrılıncaya kadar mücadeleye devam edeceğim.”[2]
Görülüyor. ki, her iki halde de siyasi tavır ve siyasi mesele tektir. Ancak, birinci halde; Allah’ın zafer nasip edinceye kadar İslâm davetini taşıma hususundaki samimiyeti açıkça ortaya koymak olmuştur. İkinci halde ise; yani İslâm’ın güçlenip, devletini kurmuş olduğu dönemde ise, başarıya ulaşıncaya kadar cihada devam etme hususundaki samimi tavrını ortaya koymuş oluyordu. Peygamber (u) Kureyş ile sulh yapma dönemine ulaştıktan sonra- ki, bununla büyük fetih imkanları doğmuştu, Mekke’nin fethi için hazırlıklara girmişti. Bu dönemde Arap kabilleri grup grup oymak oymak gelip İslâm’a giriyorlardı. İşte bu dönemde, Rasul’ün siyasi meselesi sadece İslâm’ı hakim kılma ve ilan etmekten ibaret kalmadı; başka dinlere mensup, birçok devletlere de İslâm’ı kabul ettirme tavrını ortaya koymaya başladı. Roma ve Fars devletlerine İslâm’ı hakim kılmak istiyordu. Bu dönemde Fetih Suresi iniyor ve bu surede Allahu Teâla şöyle diyordu:
هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ “Rasulü’nü hidayet ve hak dini ile gönderen O’dur. O, onu, dinini bütün dinlere üstün kılmak için göndermiştir.”[3]
Binaenaleyh, İslâm Devleti, İslâm’ın tatbikatını güzelce yapan şahsiyetli bir devlet olarak güçlenirse, o zaman; İslâm’ın siyasi meselesi, İslâm’ı bütün dinler üzerine galip getirmek, başka ideoloji ve dinlerin sahiplerini dağıtmak için hazırlıklara girişmekten ibaret kalacaktır. İşte, ilgili madde buradan alınmıştır.
[1] Ahmed b. Hanbel, Müs. Kufiyyin, 18152
[2] Ahmed b. Hanbel, Müs. Kufiyyin, 18152
[3] Fetih: 28