MADDE – 187: “İslâm Devleti’nin yeryüzündeki diğer devletlerle ilişkileri, şu değerlendirmelere göre, olur: 1.) İslâm dünyası içerisinde bulunan devletler, tekbir ülke gibi değerlendirilir. Bundan dolayı harici ilişkiler statüsüne girmezler. Bu devletlere dış siyasetle ilgili ilişkiler uygulanmaya konmaz. İslâm Devleti; bu devletlerin hepsini birleştirerek, tekbir devlet haline gelmeleri için çalışır. Bu devletlerde yaşayan insanlar, yabancı tebaa
MADDE – 187: “İslâm Devleti’nin yeryüzündeki diğer devletlerle ilişkileri, şu değerlendirmelere göre, olur:
1.) İslâm dünyası içerisinde bulunan devletler, tekbir ülke gibi değerlendirilir. Bundan dolayı harici ilişkiler statüsüne girmezler. Bu devletlere dış siyasetle ilgili ilişkiler uygulanmaya konmaz. İslâm Devleti; bu devletlerin hepsini birleştirerek, tekbir devlet haline gelmeleri için çalışır. Bu devletlerde yaşayan insanlar, yabancı tebaa olarak kabul edilmez, bulunduğu ülkeler, İslâm ülkesi olduğu için İslâm Devleti’nin herhangi bir ferdi gibi muamele görürler. Eğer ülkeleri dâr-ül küfür ise orada yaşayanlar yabancı olarak telakki edilirler.
2.) Bizimle ticari veya iyi komşuluk yahut kültür anlaşmaları olan diğer devletler, anlaşmaların taşıdığı ilklere göre muameleye tabi olurlar. Anlaşma metninde belirtilmişse, anlaşmayı yapan devletlerin tebaası, herhangi bir pasaport ve vizeye ihtiyaç duymadan kolayca istediği ülkede seyahat yapma hakkına sahiptir. İslâm Devleti’nin diğer devletlerle olan iktisadi ve ticari ilişkileri; karşı devletleri, kendi aleyhine güçlendirmeyecek şekilde muayyen hususlar ve zaruri şeylerle sınırlıdır.
3.) İslâm Devletiyle, aralarında herhangi bir anlaşmanın bulunmadığı İngiltere, Amerika, Fransa ve ülkelerimizi hakimiyeti altına almak isteyen Rusya gibi devletler; hükmen dâr-ül harb olarak değerlendirilirler. Buna göre, gerekli ihtiyati bütün tedbirler alınır. Bu devletlerle diplomatik ilişkilere girilmesi doğru olmaz. Bu devletlerin vatandaşları, ülkemize ancak; her fert için hazırlanmış pasaport ve vizelerle girebilme hakkına sahiptir.
4.) İsrail gibi bilfiil harbi durumda olan devletlerle, bütün işlem ve tasarruflarda, harb durumu esas alınarak hareket etmemiz vacib olur. Aramızda bir yumuşama bulunsun veya bulunmasın, her an savaştaymış gibi onlarla muamele yapmamız icab eder. Bu durumdaki devletlerin vatandaşları ülkemize giremezler. Bu devletlerin gayrimüslim vatandaşlarının kan ve malların mübahtır.”
Bu madde; Dâr-ül İslâm ve Dâr-ül küfr ile ilgili hükümlerden ve müahid/anlaşmalı ve müstemin/eman dileyen ile ilgi hükümlerden alınmıştır.
Maddenin birinci bendi; zamanında İslâm ile hükmedilmiş bulunan Hindistan ile, halkının çoğu Müslüman olan Lübnan gibi ülkelerle ilgilidir. Bugün, (Hicri 1382 yılının sonlarında) yeryüzünde dâr-ül İslâm diye bir yer yoktur. Bütün yerler ve ülkeler dâr-ül küfür’dür. Bunlardan bir kısmı, İslâm’dan başka şeylerle hükmediyorlar. Böyle olan yerlerin emanı; Ürdün gibi, İslâm’dan başka bir eman iledir. Emanı, Müslüman emanı ile olan fakat; İslâm’da başka şeylerle hükmedilen Afganistan gibi yerler vardır. Ancak bunların hepsi dâr-ül küfür’dür. Bunlar, daha önce, birer İslâm yurdu olmalarından dolayı, buraların tekrar dâr-ül İslâm haline getirilmeleri için çalışmak lazımdır. Fakat, buralar; İslâm’dan başka şeylerle hükmettikleri için, yahut, bunların emanı, İslâm emanından başka olduğu için, buralar dâr-ül küfürdür. Böyle yerlere dâr-ül küfür ahkamı tatbik edilir.
Bilindiği gibi; her bakımdan, dâr-ül İslâm’ın ahkamından büsbütün farklı dâr-ül küfür hükümleri vardır. Dâr-ül küfüre ait hükümler, dâr-ül İslâm’ın hükümlerinden büsbütün farlıdır. Dâr-ül harb veya dâr-ül küfrü vatan edinip, oraya yerleşmek, şer’an yasaklanmıştır. Bu hususu yasaklayan Kitap ve Sünnet’de birçok deliler mevcuttur. Kitab’taki delilerden olmak üzere Allahu Teâla’nın şu sözüdür:
إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمْ الْمَلائِكَةُ ظَالِمِي أَنفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الاًرْضِ قَالُوا أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا فَأُوْلَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَصِيرًا “Nefislerine zulmedenlerin canlarını almaya gelen melekler, onları; siz nerede idiniz, nerede yaşadınız? diyecekler. Onlar; biz yeryüzünde ezilmiş mustazaflar idik, derler. Gelen melekler onlara; hicret edip göçmeniz için Allah’ın arzı geniş değil miydi, diyecekler. İşte, bunların varacağı yer cenhennemdir. O, ne kötü bir yerdir.”[1]
Sünnet’teki delile gelince: Ebu Davud’un Peygamberden (u) rivayet ettiği bir hadise göre, Rasul (u) şöyle demiştir:
إِنِّي بَرِيءٌ مِنْ كُلِّ مُسْلِمٍ مَعَ مُشْرِكٍ ، أَلا لا تَرَاءَى نَارَاهُمَا “Ateş ve bacaları birbirini gören iki müşrikin arasındaki Müslüman, benden uzaktır.” [2]
Yani; Müslümanın müşrikin bacasından çıkan dumanı görebildiği müşrikin de Müslümanın bacasından çıkan dumanı görebildiği bir yerde, Müslümanın yerleşmesi, orayı vatan edinmesi doğru değildir. Bu hususta hastalıktan dolayı hicret edemeyen kimselerle, ikamete mecbur edilmiş kadın ve çocuk kimselerden başka, hiçbir istisna yapılmamıştır. Bu istisnalar ise şu ayeti kerimede belirtilmiştir:
إِلا الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنْ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ لا يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلا يَهْتَدُونَ سَبِيلاً “Ancak; erkek, kadın ve çocuklardan, hiçbir çareye güç yetiremeyen ve kaçmak için, bir yol bulamayan mustazaflar müstesnadır.”[3]
Fakat dinini izhar edebilecek güce sahip olan ve mustazaf olmayan kimseler hariçtir. Amr b. Vehb müşriklerin yönetimi altında bulunan Mekke’ye yerleşmek için, Peygamber (u)’den izin istemişti Peygamber ona, bu izni vermişti. Yine, Nuaym En Nuham Mekke’den Medine’ye hicret etmek istemişti. Fakat kavmi ona, “Dininde ve inancında kalarak yanımızda kal” dedi. Nuaym Medine’ye hicret edince Peygamber (u), ona, şöyle demiştir:
“Senin kavminin sana karşı davranışı, benim kavmimin bana karşı davranışından daha hayırlıdır. Benin kavmim, beni yurdumdan çıkardı ve beni öldürmek istediği halde, senin kavmin, seni korudu ve yabancıların zulmünden seni muhafaza etti.”
Bu hadis, Peygamber (u)’in Nuaym’ın hareketini tasvip ettiğine delalet ediyor. Binaenaleyh yukarıda zikredilen iki sınıfın dışında dâr-ül küfür’de ikamet edip, orayı vatan edinme kesinlikle haramdır. Bundan başka, dâr-ül küfürde yerleşip oturmak Müslümanları, dâr-ül küfrün halkından yapar; o, da onlardan olur. İslâm Devletiyle olan ilişkilerde ona dâr-ül küfrün hükümleri uygulanır. Fertlerle vaki ilişkilerinde, had tatbik edilmediği gibi; zekatta alınmaz. Dâr-ül İslâm’da yaşayan bir kimseye de mirasçı olmaz. Dâr-ül küfür’de yaşayan kimseye, dâr-ül İslâm’da verilmesi vacib olan nafaka vacib olmaz. Çünkü; dâr-ül küfür’de yaşayanlara şer’î hükümler tatbik edilmez; Müslümanlara olan haklar ve görevler, onlara tatbik edilmeyeceği gibi, onlara ait olan birtakım hak ve görevler Müslümanlara tatbik edilmez. Bununla ilgili delil şudur: Müslümanlar, dâr-ül küfürde yaşayanlardan iki şey isterler.
1.) İslâm’ı kabul etmelerini.
2.) İslâm otoritesinin altına girmelerini.
Nitekim Süleyman b. Büreyde’nin babasından rivayet ettiği hadiste şöyle geçmektedir: “Peygamber (u), orduya veya bir seriyeye bir emir tayin ettiği zaman, özellikle, ona, Allah’tan korkmasını ve beraberinde bulunan Müslümanlarla iyi ilişkiler içerisinde bulunmasını tavsiye ettikten sonra şöyle buyururdu:
اغْزُوا بِاسْمِ اللَّهِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ قَاتِلُوا مَنْ كَفَرَ بِاللَّهِ اغْزُوا وَلا تَغُلُّوا وَلا تَغْدِرُوا وَلا تَمْثُلُوا وَلا تَقْتُلُوا وَلِيدًا وَإِذَا لَقِيتَ عَدُوَّكَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ فَادْعُهُمْ إِلَى ثَلاثِ خِصَالٍ أَوْ خِلالٍ فَأَيَّتُهُنَّ مَا أَجَابُوكَ فَاقْبَلْ مِنْهُمْ وَكُفَّ عَنْهُمْ ثُمَّ ادْعُهُمْ إِلَى الإسْلامِ فَإِنْ أَجَابُوكَ فَاقْبَلْ مِنْهُمْ وَكُفَّ عَنْهُمْ ثُمَّ ادْعُهُمْ إِلَى التَّحَوُّلِ مِنْ دَارِهِمْ إِلَى دَارِ الْمُهَاجِرِينَ وَأَخْبِرْهُمْ أَنَّهُمْ إِنْ فَعَلُوا ذَلِكَ فَلَهُمْ مَا لِلْمُهَاجِرِينَ وَعَلَيْهِمْ مَا عَلَى الْمُهَاجِرِينَ فَإِنْ أَبَوْا أَنْ يَتَحَوَّلُوا مِنْهَا فَأَخْبِرْهُمْ أَنَّهُمْ يَكُونُونَ كَأَعْرَابِ الْمُسْلِمِينَ يَجْرِي عَلَيْهِمْ حُكْمُ اللَّهِ الَّذِي يَجْرِي عَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَلا يَكُونُ لَهُمْ فِي الْغَنِيمَةِ وَالْفَيْءِ شَيْءٌ إِلا أَنْ يُجَاهِدُوا مَعَ الْمُسْلِمِينَ “Allah yolunda, Allah’ın adıyla savaş et; Allah’a iman etmeyip ona karşı gelenlerle savaş. Şavaş yapılırken taşkınlık edip ahdinizi bozmayın, çocukları öldürmeyin, onların yaptıkları taşkınlıklara misilleme yapmayın. Müşriklerden bir düşmanla karşılaştığın zaman onu, üç haslete davet et. Hangisini kabul ederse, onun icabetini, kabul et ve ona bir zararın gelmesine mani ol. Davet edeceğin üç hasletten biri; onların İslâm’a davet etmendir. Eğer bu yapılana müspet cevap verirlerse bu cevabı kabul et, ayrıca onlara gelecek zarara engel ol. Daha sonra, yurtlarını bırakıp Müslümanların hicret ettikleri yurda gitmelerini söyle ve böyle yaparlarsa Müslümanların sahip oldukları hak ve görevlerden istifade edeceklerini haber ver, böyle yapmak istemezlerse; Müslümanlarla birlikte savaş meydanlarında cihad etmeleri halleri hariç, ganimet ve diğer menfaatlardan mahrum bırakılacaklarını bildir” buyurmuştur.”[4]
İşte, bu hadis; bize ait olan hak ve görevlerden yararlanabilmek ve şer’î hükümlerin şümulüne girebilmek için, onları kendi yurtlarını bırakıp Müslümanların bulunduğu yere, hicret etmelerinin gerekli olduğuna delildir. Bunun mefhumu muhalifi; şayet böyle hareket etmezlerse, muhacirlere ait hak ve görevlerden nasipleri yoktur, demektir. Zira; cezanın meydan gelmesi; şartın meydana gelmesine bağlıdır. Şart olmayınca; ceza da olmaz. Yurtlarını bırakıp muhacirlerin yurdu olan İslâm yurduna gitmezlerse, o takdirde; dâr-ül İslâm’da yaşayan Müslümanların sahip oldukları haklardan mahrum olurlar. Sonra Peygamber (u)’in; أَنَّهُمْ يَكُونُونَ كَأَعْرَابِ الْمُسْلِمِينَ يَجْرِي عَلَيْهِمْ حُكْمُ اللَّهِ الَّذِي يَجْرِي عَلَى الْمُؤْمِنِينَ “Onlar Müslüman bedeviler gibi olurlar. Onlara tatbik edilen şeyler, bunlara da uygulanır”[5] hadisinden de yerlerini terk edip İslâm ülkesine gitmeyen Müslümanların öldürülmeyeceklerini; ganimet olarak mallarının alınmayacağını, ifade ediyor.
Bu husus ahkamla ilgili değildir. Zira; yukarıda geçen şartın hükümlerine ait mevzu apaçıktır. Ayrıca; aynı hadiste Rasul (u) mal meselesine işaret ederek şöyle dedi:
وَلا يَكُونُ لَهُمْ فِي الْغَنِيمَةِ وَالْفَيْءِ شَيْءٌ “Onlar için ne ganimet ne de feylerden hiçbir nasipleri olmayacaktır.”[6]
Onların ülkelerini bırakıp İslâm diyarına gitmemesini ganimet ve feyler ile ilgili hakların düşmesine sebep kabul edilmiştir. Ganimet ve feylere diğer mallar da kıyaslanır. Yani; onların mal ile ilgili hakları düşmüş olur. Böylece Müslümanlara ait hak ve vazifeler, onlar için söz konusu edilmemiş bulunuyor. Bu da; böylelerine, yerlerini bırakıp hicret yurduna gitmedikleri için, İslâm’ın mali hükümlerinin tatbik edilmeyeceğini ifade eder. Bu; aynı zamanda, her ne kadar, bütün İslâmi hükümler tatbik edilmiyorsa da, özellikle mali hukuku te’kid eder niteliktedir. Zira, Allah Rasulü (u) şöyle buyurmaktadır:
فَعَلُوا ذَلِكَ فَلَهُمْ مَا لِلْمُهَاجِرِينَ وَعَلَيْهِمْ مَا عَلَى الْمُهَاجِرِينَ “Eğer, kendilerine teklif edilenleri yaparlarsa, muhacirlere ait olan hak ve vazifeler; onlar için de varid olur.”[7]
Sonra muhacirlerin barındığı ve yerleştiği yer, dâr-ül İslâm’dır; ondan başka yerler dâr-ül harb, yani; dâr-ül küfür’dür. Bunun için Peygamber (u) dâr-ül muhacirinden başka, her yeri dâr-ül harb kabul ederek, oralara karşı savaş açmıştır. Bu hususu; Enes’ten rivayet edilen hadisi şerif te’yid eder. Enes dedi ki: “Peygamber (u) herhangi bir kavim ile savaşacağı zaman sabaha kadar bekler ve hemen savaş açmazdı; sabah olduğunda ezan sesi işitirse savaştan vazgeçerdi; ezan sesi işitmezse hücum ederdi.”
Yine, İsam el- Müzni’den rivayet edildiğine göre: (Peygamber (u); إِذَا بَعَثَ جَيْشًا أَوْ سَرِيَّةً يَقُولُ لَهُمْ إِذَا رَأَيْتُمْ مَسْجِدًا أَوْ سَمِعْتُمْ مُؤَذِّنًا فَلا تَقْتُلُوا أَحَدًا “Herhangi bir seriyeyi bir yere gönderirken, onlara şu tavsiyede bulunuyordu. Siz eğer bir mescit görür veya ezan sesi işitirseniz orada hiçbir kimseyi öldürmeyin.”[8]
Bu iki hadis Peygamber (u), muhacirlerin yurdundan başka yerleri dâr-ül harb saydığını, yani orada oturanlar Müslüman olsalar bile orasının dâr-ül küfr saydığına delalet ederler. Bunun gibi yerlerde oturanların Müslüman veya gayrimüslim olmaları fark etmez. Ancak, dâr-ül küfürde ikamet eden Müslümanlarla savaşılmaz ve öldürülmezler ve malları ganimet olarak alınmaz. Fakat, orada ikamet eden gayrimüslimlerle savaşılır, öldürülür ve malları ganimet olarak alınır. Bunun dışında, her iki sınıf; hüküm tatbiki noktasında eşittirler.
Dâr-ül İslâm‘dan başka yerler dâr-ül harb kabul edilir ve dâr-ül harb ahkamıyla amel olunur. İşte bunları hepsinde, hüküm; sadece yurda göredir. Müslümanların ikamet yerleri dâr-ül İslâm olduğu halde Müslim veya gayrimüslim kimse dâr-ül İslâm’da yaşamak isterse ona da dâr-ül İslâm ahkamı tatbik edilir. O halde, yurdun değişik olması, oraya ait hükmün; değişik olmasını doğurur. Süleyman b. Büryede’nin rivayet ettiği hadisten hareket ederek Müslim veya gayrimüslim bir kimse dâr-ül küfrü kendisine vatan edinmek isterse ona İslâm ahkamı tatbik edilmez. Ancak Dâr-ül küfür’de ikamet eden Müslümana iki husus dışında küfür ahkamı tatbik edilir, bu iki husus; kanlarının ve mallarının korunmasıdır. Çünkü bu iki husus Peygamber (u)’in şu sözünden alınmaktadır:
“Ben insanlarla, Lailaheillallah Muhammmedün Rasulullah diyesiye kadar savaşmakla emrolundum. Eğer bu iki kelimeyi söylerlerse şer’î hüküm çerçevesinde kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar.”
Bu iki hususun dışında, dâr-ül küfre ait bütün hükümler tatbik edilir. Yani İslâm ahkamının hiçbirisi (can ve mal güvenliği hariç) tatbik edilmez.
Bir yerin dâr-ül küfür veya dâr-ül İslâm olması itibarı, aynı zamanda bir tabiyetinin/uyruğun tayinini de belirlemiş olur. Müslim veya zımmi herhangi bir kimse, dâr-ül İslâm‘da ikamet etmek ve vatan edinmek isterse, bu kimse İslâm tabiyetini taşımış olur. Bundan dolayı İslâm Devleti tarafından İslâm hükümleri tatbik edilir. Yine müslim veya gayri müslim kimse dâr-ül küfrü vatan edinmek isterse küfür tabiyetini taşımış olacağı için, devlet tarafından bu kimseye İslâmi hükümler tatbik edilmez. Bundan dolayı, itibar ve değer, geçici bir ikamete değil vatan edinmeyedir. Dâr-ül İslâm’ı vatan edinmiş bir Müslüman; ticaret, tedavi yahut ilim tahsili, yakınlarını ziyaret yahut seyahat ve benzeri bir gaye için dâr-ül küfre gidip orada birkaç ay veya sene kalsa fakat, bu müddet zarfında İslâm tabiyetini taşımaya devam ederse, dâr-ül İslâm halkından sayılır, isterse dâr-ül küfürde ikamet etsin. Yine dâr-ül küfürde ikamet eden ve orayı vatan edinmiş bir Müslüman; ticaret, tedavi, ilim tahsili, akrabasını ziyaret veya gezmek ve seyahat için dâr-ül İslâm’a gidip, orada bir gün veya bir ay yahut bir sene veya daha fazla bir zaman orada ikamet ederken dâr-ül küfür tabiyetini taşıyorsa, yani küfür yurdunu kendine vatan edinip oraya dönecekse, dâr-ül küfür ehlinden sayılır. Ona, eman dileyen kimseye tatbik edilen hükümler uygulanır. Dâr-ül küfür tabiyetini taşıyanlar, İslâm Devleti’nden verilecek bir izinle yani emanla ancak dâr-ül İslâm’a girebilir. Ne kadar uzun da olsa, geçici olarak yapılan bir ikamet, hiçbir zaman ölçü olmaz. Bu hususta ölçü; ikamet ettiği yeri vatan edinme, yani bulunduğu yerin devletinin tabiyetini taşımaktır.
Buna göre; İslâm Devleti kurulup Hilâfet var olduğunda, Müslümanların otoritesi ve İslâm emanı ile İslâm’ın hükümleriyle yönetilen yerler dâr-ül İslâm olmuş olur, bunun dışındaki ülkeler bakılır; orası İslâm’la yönetilmiyorsa veya sahip olduğu eman küfrün verdiği bir emansa orası dâr-ül küfürdür. Yani dâr-ül harptir. Halkının çoğunluğu müslüman olsa da oraya dâr-ül harb hükümleri uygulanıyor. Fakat İslâm ile yönetiliyor veya emanı İslâm’ın verdiği eman olduğu halde Hilâfet’e katılmamış olsa da orası, dâr-ül İslâm olur ve ona İslâm hükümleri tatbik edilir. Burada yaşayanların durumu bâgilerin durumu gibidir, onların kadı ve vali nasbetmeleri sahih olur. Tayin ve nasbettikleri vali ve kadıların verdikleri hükümler doğrudur. Fakat bunların Müslüman olmalarına rağmen halifeye biat etmeleri için gerekirse kendilerine karşı savaş açılır. Zira bir hadisi şerifte, Rasulullah (u) şöyle buyurmuştur:
“İki halife adayına biat yapılırsa, sonradan Hilâfet iddiasında bulunan ve kendisine biat edilmesini isteyen halife adayını öldürün.”
Binaenaleyh Irak, Türkiye ve Suriye gibi Müslümanların yaşadığı bölgelerden herhangi birinde İslâmi devlet kurulursa, o takdirde İngiltere, Amerika ve Rusya ve benzeri küfürle yönetilen devletlerde yaşıyan ve oraları vatan edinmiş bulunan Müslümanlara uygulanacak hüküm; Müslüman ve gayri müslim farkı gözetmeden dâr-ül harbte bulunan kimselere tatbik edilen hükümleri uygulamak olur. Fakat Arnavutluk ve Gine gibi bir Müslüman ülkede yaşayan müslümanlar Hilâfet akdini yapmayarak İslâm’ı uygulamazlarsa, onların ülkeleri dâr-ül İslâm olur. İslamı tatbikata koymalarsa yurtları dâr-ül küfür olur. İslâm’ı tatbik etmeyen ve emanı Müslümanların emanından başka olan bütün İslâm beldelerinin durumu böyledir. Bunlar dâr-ül küfür kabul edilip, bunlara dâr-ül harp hükümleri tatbik edilir, halkının hepsi Müslüman olsa da. Buralar, Müslümanların halifesinin hakim olduğu İslâm Devleti’ne komşu olsun veya olmasın böyledir. Yani dâr-ül küfür hükümleri uygulanır.
İslâm Devleti; İslâm ile yönetilen bütün beldeleri ya da çoğunluğunu Müslümanların teşkil ettiği beldelerin hepsini tek bir İslâm ülkesi olarak itibar eder. Bunların hepsinin İslâm bayrağının altında birleşmeleri lazımdır ve hepsinin halifeye biat etmesi gerekir. Hilâfet’e henüz katılmamış yörelerin yönetim, İslâm hükümleriyle oluyor ve emanı da Müslümanların emanı ise -ki böyle bir yer şimdi mevcut değildir- işte böylesi yerlerin Hilâfet’e katılmaları ve oralara İslâm ahkamının tatbikatı için çalışılır. Bu durumda oranın halkı, Müslüman olsun, zımmi olsun, İslâm Devleti’nin tebaası gibi muamele görür. Fakat orası, İslâm ahkamıyla yönetilmiyorsa veya emanı Müslüman emanı değilse -ki bugün bütün İslâm ülkelerinde durum böyledir- bu yerlerin Hilâfet’e katılması için çalışılır. Bu yerlere dâr-ül küfür ahkamı tatbik edilir. Tebaası İslâm Devleti’nin tebaası gibi değildir. Durumları; herhangi kâfir devlette yaşayan kimselerin durumları gibidir.
İlgili maddede zikredilen husus, İslâm dünyasındaki mevcut devletlerin İslâm ahkamını tatbik etmeleri ve o devletlerin dış emanın Müslümanların verdiği eman olması durumunda söz konusudur.
“İslâm emanı” kelimesinden murad; eman/ güvenliğin İslâm’ın otoritesi ile sağlanması demektir. “Küfür emanı” ise; güvenliğin küfrün otorite ve yetkisiyle sağlanması demektir. Kamus el-Muhit’te: “الأمن والأمن kelimesi صاحب kalıbından olmak üzere korkunun zıddı manasına gelir. أمن çekimi فرح gibidir.”
Ebu Davud’un Sa‘ad’dan rivayetine göre: “Mekke fethedildiği zaman Peygamber (u) isimleri zikredilen dört erkek ve iki kadından başka herkese eman vermiştir.”
Ubeyd b. Ka’ab’dan rivayet edildiğine göre: “Mekke fethedildiği gün İslâm ordusu içerisinde tanınmayan bir kişi; Bugünden sonra Kureyş olmayacaktır, diye bağırmıştı. Bunun üzereni Rasul (u)’in sözcüsü, bir kaç kişi hariç beyaz-siyah herkese peygamberin eman verdiğini ilan etti.”
İşte bu olaylardan “eman” kelimesinin ifade ettiği mana, anlaşılmış bulunuyor. Bu kelimenin İslâm veya küfre izafe edilerek kullanılması ise; emanı veren otoriteye işaret etmek içindir. Bir devlette eman ancak o devletin otoritesi anlamına gelir. İslâm’ın emanı ise Müslümanların otoritesi ile elde edilen emandır. Küfrün emanı ise, kâfirlerin otoritesiyle var olan emandır.
Dahili eman; tebaadan herbir ferdin, otoritenin verdiği eman ile ırzdan, mal ve candan emin olmasıdır. Harici eman ise; devletin kendi otoritesiyle, bir başka devletin otoritesi olmadan, kendi sınırlarını saldırılardan korumasıdır. Bunun anlamı; kendisi başka bir devletin yardımı olmadan, büyük devletlerin saldırılarına karşı koyabilme gücüne sahip olması değildir. Meselâ; Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından önce Fransa, devamlı olarak Almanya tarafından tehdit ediliyordu. Fransa, İngiltere ile bir anlaşma yaptı. Fakat bu anlaşma ile Fransa İngiltere’den herhangi bir eman elde etmiş değildir. Fransa’nın sahip olduğu eman kendisinin sahip olduğu emandır. Rusya’nın karşısında duramayan İtalya NATO’ya girmiştir, fakat NATO’ya girişiyle NATO’dan eman almış demek değildir. Sahip olduğu eman kendisine ait olan emandır. İslâm beldelerinden herhangi bir belde -Ürdün gibi- kendi sınırlarını bizzat kendi gücüyle koruyamaz, sınırlarını ancak İngiltere’nin otoritesiyle koruyabiliyorsa, Ürdün’ün sahip olduğu eman ve otorite, İngiltere’nindir. Fakat kendi başına sınırlarını koruyabilecek güce sahip Suriye’nin İngiltere ile ittifakı ile Suriye’nin sahip olduğu eman, İngiltere’nin değil bizzat kendisinin sayılır. Yine kendi sınırlarını başkasının gücü olmadan kendi başına koruyacak güce sahip olan Türkiye’nin NATO’ya girişi ve Amerika’dan yardım görmesi, o devletin sınırlarını NATO ve Amerika koruyor anlamına gelmez. Onun NATO’ya girmesiyle, NATO’nun emanıyla sınırlarını koruyor anlamına gelmez. Buna göre herhangi bir devletin emanı, normal durumlardaki emanıdır.
Maddenin ikinci bendine gelince; devletlerle birtakım anlaşmaların yapılmasını İslâm caiz görmüştür. Nitekim Allahu Teâla şöyle demiştir:
إِلا الَّذِينَ يَصِلُونَ إِلَى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ “Ancak, sizinle onların arasında bir misakın bulunduğu kimseler müstesnadır”[9]
وَإِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ “Şayet, sizler ile onlar arasında bir anlaşma varsa, o zaman ehline teslim edilmek üzere bir fidye veriniz”[10]
وَإِنْ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمْ النَّصْرُ إِلا عَلَى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ “Eğer onlar sizden dinde yardım isterlerse, aranızda misak bulunan topluma karşı savaşmamak üzere yardım etmeniz size gereklidir.”[11]
Bu ayetlerde geçen MİSAK kelimesi; muahade yani anlaşma manasınadır. Peygamber (u) Eyle sahibi Yuhanna b. Raube ile bir anlaşma yaptığı gibi, Beni Damure kabilesiyle de bir anlaşma yapmıştır.
Bu anlaşmalarla belirtilen şartlar aynen tatbik edilir. Özellikle Müslümanların bu şartlara bağlı kalmaları vaciptir. Zira Peygamber (u) şöyle buyurmuştur:
الْمُسْلِمُونَ عِنْدَ شُرُوطِهِمْ “Müslümanlar şartlarının yanındadırlar.”[12]
Yeter ki şartlar İslâm’a ters düşmesin. İslâm’a ters düşen şartlar olursa Peygamber (u)’in;
كُلُّ شَرْطٍ لَيْسَ فِي كِتَابِ اللَّهِ فَهُوَ بَاطِلٌ “Allah’ın kitabında olmayan her şart batıldır”[13] hadisine dayanarak terk edilir. Müslümanlar İslâm’a muhalif olmayan ve anlaşmada belirtilmiş olan şartları yerine getirmek mecburiyetindedir.
Bu fıkranın delili; anlaşmanın yapılabileceği cevazını ifade eden ibaredir. Aynı zamanda anlaşmalarda belirtilen şartları yerine getirmeyi emreden delildir.
İktisadi ve ticari ilişkilerle alakalı bu fıkranın ikinci kısmı ise şu şekilde izah edilir:
İktisadi anlaşmaların zaman zaman İslâm ümmetine zararı dokunma ihtimalinden hareket ederek ticari ve iktisadi konularda, oldukça sınırlı davranılır. Ümmetin aleyhine olacak ham madde kaynaklarının dışarıya çıkarılması yahut ülke sanayi ve iş yerlerinin kapanmasına vesile olacak iktisadi ilişkilere müsaade edilmez. Dışarı ile yapılacak ticari ve iktisadi ilişkiler zararlı olmamak şartıyla müsaade görür. Bu husus da yine; Aslında mübah olan şeyin fertlerinden bir ferdi herhangi bir zarara sebep oluyorsa, o şey mübah olarak bırakılır, zarara sebep olan fert yasaklanır şer’î kaidesi esas alınır. Ticari anlaşmalarda da durum böyledir.
Maddenin üçüncü bendine gelince: Bununla ilgili delil; bizimle halkı arasında herhangi bir anlaşmanın mevcut bulunmadığı durumda dâr-ül harbe ait hükümlerin delilidir. İlgili maddede belirtildiği gibi, İslâm devletiyle herhangi bir diplomatik ilişkiler kurmamış ülkelere ait elçiliklerin İslâm yönetimindeki beldelerde bulundurulmasında bir çok zararlar meydana gelir. Böylesi devletlerin elçiliklerinin gayesi ve faaliyeti, bulundukları devletlerde, kendi hakimiyetlerini ve kültürlerini yaymalarından ibarettir. Bunun gibi elçilikler; yukarıdaki kaideye göre, faaliyetten men edilirler. Ancak böyle devletlerin tebaası olan fertler bir zarara sebep olmayacaklarsa İslâm ülkelerine girmelerine izin verilir. Geçici olarak gönderilen elçilerin gönderilişleri bir zarara götürmedikçe ülkeye girmeleri engellenmez.
Dördüncü bende gelince: Bunun delili; kafirlerle savaşın, kâfirlerin kan ve canlarının savaş anında helâl olduğunu bildiren cihada ait delillerdir. Nitekim Cenabı Allahu Teâla şöyle buyurmuştur:
قَاتِلُوا الَّذِينَ يَلُونَكُمْ مِنْ الْكُفَّارِ “Size yakın olan kafirlerle savaşın”[14]
Peygamber (u) de şöyle buyurmaktadır:
“Ben, Lailahe illallah Muhammedun Rasulullah diyerek şahadet edinceye kadar insanlarla savaşmak üzere emrolundum. Eğer bunu söylerlerse, benden hem kanlarını hem de canlarını şer’î çerçevede korumuş olurlar.”
Yine bir hadiste Peygamber (u) şöyle buyurmuştur: “Yedi büyük günahtan kaçının … savaş günü savaştan kaçmak.”
Bunun gibi savaş ve çatışma hükümleriyle beraber diğer dâr-ül harp ve çatışma ile ilgili deliller bu hususa delalet ederler.
İslâm nazarında bütün dünya; ya dâr-ül İslâm veya dâr-ül harbtir, bir üçüncüsü yoktur. Ancak aramızda anlaşmalar bulunan harbiler hükmen harbidirler. Yani bizimle harb halindedirler. Aramızda ne anlaşma ne de savaş olmayan kimse ve devletler de hükmen harbi sayılırlar. Anlaşmalı olduklarımız, kâfir oldukları ve İslâm otoritesine teslim olmadıkları için harbi kabul edilirler. Çünkü Peygamebr (u)’in, “Ben insanlarla savaşa emrolundum…” hadisi geneldir.
Hükmen harbi sayılmasının sebebi aramızda anlaşmaların bulunmasındandır. Anlaşmalar olmayanların muharib sayılmalarının sebebi ise Peygamber (u)’in, “İnsanlarla savaşmaya emrolundum…” hadisindeki genelliktir. Zira onlar kafirdirler. Bunların fiilen değil de hükmen harbi sayılmalarına sebep ise, onlarla bizim aramızda fiilen savaş vukuu bulmuş olmadığındandır. Çünkü ne onlardan ne de bizim tarafımızdan fiili bir savaş ilan edilmemiş olmasıdır. Fakat bizimle aralarında fiili bir savaşın bulunduğu ve kendileriyle herhangi bir sulh yapmadığımız kimselerin, bütün hallerde, aynen bir çatışma hali içerisinde olduğumuz gibi orada bulunan Müslümanların dışındakilerin mal, kan ve canları helaldir.
[1] Nisa: 97
[2] Nesei, K. Kasameh, 4698
[3] Nisa: 98
[4] Müslim, K. Cihad ve’s Seyr, 3261
[5] Müslim, K. Cihad ve’s Seyr, 3261
[6] Müslim, K. Cihad ve’s Seyr, 3261
[7] Müslim, K. Cihad ve’s Seyr, 3261
[8] Tirmizi, K. Seyr, 1469
[9] Nisa: 90
[10] Nisa: 92
[11] Enfal: 72
[12] Buhari, K. İcarat
[13] İbni Mace, K. Ahkam, 2512
[14] Tevbe: 123