MADDE-35: “Halife, devlettir. Devlete ait bütün yetkilere sahiptir. Böylece halife şu yetkilere sahiptir: 1-Benimsediği şer’î hükümleri yürürlüğe koyar. böylece bu hükümler, kendilerine itaatin farz olduğu, muhalefetin caiz olmadığı kanunlar olur. 2-Devletin dahili ve harici siyasetinin her ikisinden sorumludur. Ordunun komutanlığını üstlenir. Harb ilân etmek, sulh, mütareke ve diğer anlaşmaları yapma hakkına sahiptir. 3-Yabancı elçileri kabul
MADDE-35: “Halife, devlettir. Devlete ait bütün yetkilere sahiptir. Böylece halife şu yetkilere sahiptir:
1-Benimsediği şer’î hükümleri yürürlüğe koyar. böylece bu hükümler, kendilerine itaatin farz olduğu, muhalefetin caiz olmadığı kanunlar olur.
2-Devletin dahili ve harici siyasetinin her ikisinden sorumludur. Ordunun komutanlığını üstlenir. Harb ilân etmek, sulh, mütareke ve diğer anlaşmaları yapma hakkına sahiptir.
3-Yabancı elçileri kabul ve red etmek, müslüman elçileri tayin ve azletmek ona aittir.
4-Muavinleri ve valileri tayin ve azleder. Esasen bunların hepsi halifeye karşı sorumlu oldukları gibi ümmet meclisine karşı da sorumludurlar.
5-Başkadıyı, daire müdürlerini, ordu komutanlarını, alay emirlerini tayin ve azleder. Bunların hepsi de halifeye karşı sorumludurlar, ümmet meclisine karşı sorumlu değildirler.
6-Devlet bütçesinin gereğine göre dağıtılacağı şer’î hükümleri benimser/kanun yapar. İster gelire isterse gidere ait meblağ ve bütçe fasıllarını tespit eder.”
Bu maddenin delili; Dinin hükümlerini uygulaması ve İslâm Davetini aleme taşıması için dünyadaki bütün müslümanlara ait bir genel başkanlık olması bakımından Hilâfet’in vakıasıdır.
Şu var ki; “Devlet” lafzı, ıstılahi bir lafızdır. Bunun manası, milletlerin bakışının değişimi ile değişir. Meselâ; batılılar, devlet tabiri ile ülke, oradaki yaşayanlar ve yöneticilerin toplamını kasdederler. Çünkü onlara göre devlet, vatan diye isimlendirdikleri sınırların içerisinde kurulur. Onlara göre egemenlik halka aittir. Onlara göre yönetim yani otorite ferdî değil cemaîdir (kollektiftir). Buradan hareketle devlete bu mefhumu vermişlerdir. Yani vatan diye isimlendirdiklerinin, vatandaş diye isimlendirdiklerinin ve yönetimi bilfiil yürüten yöneticilerin toplamına devlet demektedirler. Bunun için batılılarda bir devlet reisi yani yöneticilerin, halkın ve ülkenin reisi, bir de hükümet reisi ya da başbakan yani yöneticilerin reisi olduğunu görürsün.
İslâm’da ise; daimi sınırlar yoktur. Zira davetin aleme taşınması farzdır. İslâm otoritesinin başka bir beldeye geçmesiyle sınırlar değişir. Vatan kelimesi ile ancak şahsın sürekli ikâmet yeri yani evi ve beldesi kasd edilir. Bu kelime ile kesinlikle bundan fazla bir şey kasd edilmez. Egemenlik ancak Şeriat’a aittir, halka ait değil. Böylece yöneticiler ve ümmet Şeriat’ın iradesine göre hareket ederler. yönetim yani otorite cemaî/kolektif değil ferdîdir. Zira Rasul (u) buyurdu ki:
“Üç kişilik bir grup halinde yolculukta olduğunuzda aranızda birisini emir yapın.”
إِذَا خَرَجَ ثَلاثَةٌ فِي سَفَرٍ فَلْيُؤَمِّرُوا أَحَدَهُمْ “Üç kişilik bir grup yolculuğa çıktığında aralarından birisini emir yapsınlar.”[1]
إِذَا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ فَاقْتُلُوا الآخَرَ مِنْهُمَا “İki halifeye (aynı anda) biat edildiğinde onlardan sonuncusunu öldürün.”[2]
İşte buradan açığa çıkıyor ki; İslâm’da devletin manası, diğer sistemlerdeki devlet manasından farklıdır. İslâm’da “devlet” kelimesi ile kasd olunan ancak sultan/otorite sahibi ve melik/yönetim sahibidir. Devletin yetkileri sultanın (otorite sahibinin) yetkileridir. Madem ki sultayı/otoriteyi yüklenen halifedir, onun için halife devlettir. İşte bu maddenin “halife devlettir” sözü buradan alınmıştır.
Rasul (u), Medine’de İslâm Devleti’ni kurunca sultayı/otoriteyi üzerine almıştı. Böylece otoritenin tamamı elindeydi. Otorite ile ilgili tüm yetkiler ona aitti. Bu durum o (u) Refiki Alaya göçesiye kadar hayatı boyunca böyle devam etti. Ondan sonra raşid halifeler geldiler. Onlardan her bir halife, otoritenin tamamını üzerine alıyor ve otorite ile ilgili yetkilerin tamamına sahip oluyordu. İşte bu halifenin devlet olduğuna dair bir başka delildir.
Ayrıca Rasul (u), emire karşı çıkmaktan sakındıran, ona karşı çıkmayı “sultadan/otoriteden dışarı çıkmak” lafzı ile ifade etmiştir. Rasul (u) şöyle demiştir:
مَنْ كَرِهَ مِنْ أَمِيرِهِ شَيْئًا فَلْيَصْبِرْ فَإِنَّهُ مَنْ خَرَجَ مِنَ السُّلْطَانِ شِبْرًا مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً “Kim emirinde hoşlanmadığı bir şey görürse, sabretsin. Zira sultadan (otoriteden) bir karış dışarı çıkan ancak cahiliyye ölümü ile ölür.”[3]
Hilâfet mü’minlerin emirliğidir. Halife, sultandır/ otorite sahibidir ve otorite yetkilerinin tamamına sahiptir.
Denebilir ki; “Halife için belirli yetkiler hakkında hadisler varid olmuştur. Meselâ, Rasul (u)’in şu sözü gibi:
الْجِهَادُ وَاجِبٌ عَلَيْكُمْ مَعَ كُلِّ أَمِيرٍ بَرًّا كَانَ أَوْ فَاجِرًا “İster iyi ister zalim olsun her emir ile birlikte cihada çıkmak size farzdır.”[4]
Böylece halife ancak Şeriat’ın kendisi için belirlediği yetkilere sahip olur, başkasına sahip olmaz.
Buna cevap şöyledir: Hilâfet’in dünyadaki müslümanların genel başkanlığı olmasının manası, ancak onun devlet olmasıdır. Onun için halife, devlet yetkilerinin tamamına sahip olur. Halifenin sultan/otorite sahibi olmasının manası; halife devlettir ve devlet yetkilerinin tamamına sahiptir, demektir. Şeriat koyucunun halife için belirli yetkiler beyan etmiş olması, ancak Şeriat koyucunun halifeye vermiş olduğu kapsamlı yetkilerinden tafsilât için bir beyandır. Yoksa bunun manası, halifenin yetkilerini saymak ve onu bu yetkilerle sınırlandırmak değildir. Zira otoritenin tamamını eline almış olması ve otorite yetkilerinin hepsini kendisine ait kılmış olması bakımından Rasul (u)’in fiili, halifenin devlet olduğuna ve bütün devlet yetkilerine sahip olduğuna dair bir delildir. Onun için kendisinden sonra raşid halifeler hep bu minval üzere seyretmişler/hareket etmişlerdir.
İşte bu, bu maddeye dair icmali delildir. Bu maddede halifenin sahip olduğu yetkileri saymaya gelince; bu, devlette mevcut yetkilerin vakıasından dolayı, bu yetkilerden tafsili hükümlerin beyan edilmesi için bir sayımdır.
Bu maddede geçen altı şık için tafsili delillere gelince:
1. şıkkın delili: Sahabelerin icmaıdır. Şöyle ki: “Kanun” lafzı ıstılahi bir lafızdır. manası; “İnsanların kendisine göre hareket etmesi için sultanın/otorite sahibinin çıkarttığı emirdir.” Nitekim “kanun” şöyle tarif edilmiştir: “Sultanın/otorite sahibinin halkı, alâkalarında kendilerine uymaya mecbur kıldığı kaideler toplamıdır.” Yani sultan/otorite sahibi, belirli hükümlerle emredince bu hükümler, insanların kendilerine uymak zorunda oldukları kanun olurlar. Sultan, o hükümlerle emretmezse kanun olmazlar ve insanlar o hükümlerle zorunlu olmazlar.
Müslümanlar şer’î hükümlerle hareket ederler. Zira onlar Allah’ın emir ve nehiylerine göre hareket ederler, sultanın emir ve nehiylerine göre değil. Böylece müslümanların kendisine bağlı olarak hareket ettikleri husus, şer’î hükümlerdir, sultanın/otorite sahibinin emirleri ve nehiyleri değil.
Ancak bu şer’î hükümlerin bazılarında sahabeler kendi aralarında ihtilafa düştüler. Bazısı şer’î nasslardan bir şey anlarken diğer bazısı başka bir şey anlıyordu. Onlardan her birisi, nasslardan kendi anlayışına göre hareket ediyordu. Onun nasslardan anlayışı, kendisi hakkında Allah’ın hükmü oluyordu. Fakat öyle şer’î hükümler vardır ki, ümmetin işlerinin güdülmesi; bütün müslümanların o hükümlerden bir görüş üzerine hareket etmelerini, herkesin kendi içtihadına göre hareket etmemelerini gerektirir. Nitekim bu durum bilfiil hasıl olmuştur. Zira Ebu Bekir (t), malın müslümanlar arasında eşit olarak dağıtılması görüşünde idi. Çünkü mal, müslümanların hepsinin eşit şekilde hakkıydı. Ömer (t) ise, Rasulullah (u)’e karşı savaşan kimseye onunla beraber savaşan kimse gibi (eşit olarak) verilmesini fakire zengine verildiği kadarı ile verilmesini uygun görmüyordu. Fakat Ebu Bekir (t) halife idi ve kendi içtihadı ile amel edilmesini emretti. Yani “malı eşit olarak dağıtma” içtihadını benimseyip kanun yaptı. Müslümanlar bu hususta ona tabi oldular. Kadılar, valiler bu görüşe göre hareket ettiler. Ömer (t) da bu görüşe boyun eğdi ve Ebu Bekir’in içtihadı ile amel edip onu uyguladı. Ömer (t), halife olunca Ebu Bekir (t)’ın görüşüne muhalif olan görüşü benimsedi. Yani kendi görüşü olan “malı eşit derecelerde değil de farklı derecelerde dağıtma” görüşü ile emr etti. Malı, İslâm’a girmedeki önceliğe ve ihtiyaca göre dağıttı. Müslümanlar bu görüşe uydular. Valiler ve kadılar bu görüşle amel ettiler. Böylece belirli hükümleri benimseme ve onlarla amel etmeyi emr etme hakkının imama ait olduğuna dair ve müslümanlara; kendi içtihadlarına muhalif olsa bile imamın benimsediği o hükümlere itaat etmelerinin, kendi içtihad ve görüşleriyle ameli terk etmelerinin farz olduğuna dair sahabelerin icmaı vukuu bulmuştur. İşte bu benimsenen hükümler kanundurlar. Bundan dolayı, kanunları belirlemek sadece halifenin hakkıdır. Bu hususta ondan başkası kanun belirleme hakkına sahip değildir.
2. şıkka gelince: Bunun delili, Rasul (u)’in amelidir. Zira Rasul (u), bizzat kendisi valileri ve kadıları tayin ediyor ve onları hesaba çekiyordu. Yine o (u), alış-verişi denetliyor, aldatmayı men ediyordu. İnsanlara malı dağıtıyordu. İşsize iş bulmasında yardım ediyordu. Devletin dahili tüm işlerini yürütüyordu.
Aynı şekilde o (u), krallara (zamanının devlet başkanlarına) muhatab oluyor, elçileri ve heyetleri kabul ediyordu. O (u), devletin tüm dış işlerini yürütüyordu.
Ayrıca Rasul (u), ordunun liderliğini/komutasını bilfiil üstleniyordu. Zira gazvelerde bizzat kendisi savaşın liderliğini/komutasını üstleniyordu. Seriyeleri (5 ile 300 ya da 400 kişilik askerî birlikleri) o gönderir ve komutanlarını tayin ederdi. Hatta Usame b. Zeyd’i, Şam beldesine göndermek için bir seriyenin başına komutan olarak tayin edince, bazı sahabeler Usame’nin yaşının küçük olmasından dolayı bu tayin işini hoş bulmadılar. Fakat Rasul (u) onları Usame’nin komutanlığını kabule mecbur kıldı. Bu da gösteriyor ki, halife ordunun sadece baş komutanı değil, fiilî lideri/komutanıdır.
Ayrıca Rasul (u), Kureyş’e karşı harb ilân etti. Kureyza oğullarına, Nadir oğullarına, Kaynuka oğullarına, Hayber’e, Rum’a karşı harb ilân etti. Böylece her başlayan harbi o (u) ilân ediyordu. Bu da gösteriyor ki, harb ilân etmek ancak halifenin hakkıdır.
Ayrıca Rasul (u), Yahudilerle anlaşmalar yaptı. Mudlec oğulları ve onların müttefikleri olan Damre oğulları ile anlaşmalar yaptı. Eyle sahibi Yuhanna b. Raube ile anlaşma yaptı. Hudeybiye anlaşmasını yaptı. Hatta müslümanlar Hudeybiye anlaşmasından hoşnut olmayıp öfkelenmelerine rağmen Rasul (u) onlara cevap vermeyip onların görüşlerini red etti ve anlaşmayı imzaladı. Bu da gösteriyor ki, ister sulh anlaşması ister ise başka anlaşmalar olsun, anlaşmaları başkası değil halife imzalar.
3. şıkka gelince: Bunun delili, Rasul’ün fiilidir. Zira Rasul (u), Müseyleme’nin iki elçisini kabul etti. Ebu Râfi‘i’yi Kureyş’ten bir elçi olarak kabul etti. Heraklius’a, Kisra’ya, Mukavkıs’a, Huyre Kralı Hâris el-Gassani’ye, Yemen kralı Hâris el-Hımeyri’ye, Habeş kralı Necaşi’ye elçiler gönderdi. Osman b. Afvan’ı, Hudeybiye’de Kureyş’e elçi olarak gönderdi. Bu da gösteriyor ki elçileri kabul ve red eden, elçiler tayin eden halifedir.
4. şıkka gelince: Bunun delili de, Rasul (u)’in fiilidir. Zira Rasul (u), valileri tayin ediyordu. Nitekim Muaz’ı, Yemen’e vali tayin etti. Valileri azlediyordu. Nitekim el-Alâ İbn el-Hadrami’yi, Bahreyn valiliğinden azl etti. El-Alâ’yı, Bahreyn halkı kendisinden şikayetçi olduğu için azl etti. Bu da gösteriyor ki valiler, halifenin önünde mesul oldukları gibi vilâyet halkı karşısında da mesuldürler. O halde valiler, Ümmet Meclisi önünde de sorumludurlar. Çünkü Ümmet Meclisi, vilâyatlerin tamamını temsil eder. Bu izahat valilerle ilgili idi.
Muavinlere gelince; Rasul (u)’in iki muavini/ yardımcısı vardı. Bunlar; Ebu Bekir ve Ömer idiler. Hayatı boyunca onları azletmedi ve onlardan başkasını da muavin yapmadı. Onları muavin olarak tayin eden de kendisi idi. Fakat onları azletmedi. Ancak madem ki muavin sultayı ancak halifeden alır ve halifenin naibi mesabesindedir. Onun için vekile kıyasen muavini azletme hakkı vardır. Çünkü vekil kılanın, vekilini azl etme hakkı vardır.
5. şıkka gelince: Bunun delili de, Rasul (u)’in fiilidir. Rasul (u), Ali (t)’ı Yemen’e kadı tayin etti. Ukbe b. Amir’den yapılan rivayete göre dedi ki: “İki hasım (birbiri ile anlaşmazlığa düşmüş kişi) Rasulullah (u)’e geldiler. Rasulullah (u), bana (Ukbe’ye); “İkisi arasında hükmet” dedi. Ben, “Bu işe siz daha evlâsınız” dedim. “Öyle olsa da hükmet” dedi. “Ne üzere hükmedeyim” dedim. Dedi ki:
فَإِنِ اجْتَهَدْتَ فَأَصَبْتَ الْقَضَاءَ فَلَكَ عَشَرَةُ أُجُورٍ وَإِنِ اجْتَهَدْتَ فَأَخْطَأْتَ فَلَكَ أَجْرٌ وَاحِدٌ “Hükmet… Zira isabet edersen senin için on ecir, hata edersen bir ecir var.”[5]
Said (b. Mansur) Sünen’inde Amr İbn el-Ass’tan rivayet ettiğine göre, Amr İbn el-Ass dedi ki: “Rasulullah (u)’e iki hasım geldiler. Rasul (u) bana; “Ey Amr, onlar arasında hükmet” dedi. Ben, “Siz benden daha evlâsınız, ya Rasulullah” dedim. Rasulullah (u) dedi ki:
إِنْ أَنْتَ قَضَيْتَ بَيْنَهُمَا فَأَصَبْتَ الْقَضَاءَ فَلَكَ عَشْرُ حَسَنَاتٍ وَإِنْ أَنْتَ اجْتَهَدْتَ فَأَخْطَأْتَ فَلَكَ حَسَنَةٌ “Eğer onlar arasında hüküm vermede isabet edersen sana on hasene (iyilik, sevab) var, hata edersen bir hasene var.”[6]
Ömer (t), kadılar tayin ediyor ve azlediyordu. Nitekim Şureyh’i Küfe’ye, Ebu Musa’yı Basra’ya kadı olarak tayin etti. Şureyhbil b. Hasene’yi Şam vilâyetindeki valilikten azletti ve oraya Muaviye’yi vali olarak tayin etti. Şureyhbil, Ömer’e; “Beni acizlikten mi yoksa hıyanetlikten dolayı mı azlettin” dedi. Ömer; “Hayır, hiç birisinden dolayı değil. Lakin ben daha güçlü birisini tayin etmeyi istedim” dedi.
Ali (t), Ebu el-Esved’i vali olarak tayin etti, daha sonra da onu azletti. Ebu el-Esved; “Beni niye azlettin. Ne hıyanet ettim ne de suç işledim” dedi. Ali (t); “Ben, iki hasıma senin sesinin yükseldiğini gördüm” dedi.
Ömer ve Ali (r. anhuma) bu işi sahabelerin görmesi ve işitmesi dahilinde yaptılar. Onların ikisi de yaptıkları bu işlerden dolayı sahabelerce kınanmadılar. İşte bütün bunlar, halifenin genel olarak kadılar tayin etme hakkına ve yetkisine sahip olduğuna dair delildirler. Aynı şekilde vekâlete kıyasen halifenin kadılar tayin etmesi için kendisine naib tayin etmesi hakkı ve yetkisi de vardır. Zira halifenin kendisi için caiz olan tasarruflarından her husus için kendisine vekil tayin etmesi hakkının olduğu gibi yetkilerinden olan her husus için kendisine naib tayin etmesi hakkı vardır.
Daire müdürlerini tayin etmesine gelince; Rasul (u), devletin işlerini idare etmesi için kâtibler tayin etmiştir. Bu kâtibler, daire müdürleri mesabesindeydiler. Nitekim hâris b. Avf el-Meryi’yi mühüründen sorumlu olarak görevlendirdi. Muaykıb b. Ebu Fatıma’yı ganimetlerden sorumlu kıldı. Huzeyfe b. el-Yemani’yi Hicaz ürünlerinden alınanları (zekat, öşür v.b) yazması için atadı. Zübeyr b. Avvâm’ı zekat mallarını yazmakla görevlendirdi. Muğire b. Şube’yi borçlanmalar ve diğer muameleleri yazmakla görevlendirdi. v.b.
Ordu komutanları ve sancak emirlerine gelince; Rasul (u), Hamza b. Abdulmuttalib’i deniz sahilinde Kureyş kervanının önünü kesmesi için 30 kişiden oluşan bir seriyenin başına komutan olarak tayin etti. Muhammed b. Ubeyde b. el-Haris’i 60 kişiden oluşan bir seriyyenin başına tayin edip Kureyş’le karşılaşması için Rabiğ Vadisi’ne gönderdi. Said b. Ebu Vakkas’ı 20 kişilik bir seriyyenin başına tayin edip Mekke’ye doğru göndermişti. İşte böyle, Rasul (u) ordunun komutanlarını tayin ediyordu. Bu da gösteriyor ki, ordu komutanları ve sancak emirlerini halife tayin eder.
İşte bu tayin edilenlerin hepsi de başka birisinin önünde değil ancak Rasulullah (u)’in önünde mesuldüler. Bu da gösteriyor ki; kadılar, daire müdürleri, ordu komutanları ve diğer görevliler ancak halifenin önünde mesuldürler, Ümmet Meclisi önünde mesul değildirler. Ümmet Meclisi önünde yönetici oldukları için ancak muavinler, valiler ve amiller mesuldürler. Bunlardan başkası Ümmet Meclisi önünde mesul değildirler. Fakat hepsi de halife önünde mesuldürler.
6. şıkka gelince: Devletin gelir ve giderleriyle ilgili bütçesi ancak ve ancak şer’î hükümlere göre tanzim olunur. Şerî hükme uygun olmadıkça bir kuruş dahi ne toplanır ne de harcanır. Ancak harcamaların ayrıntıları ya da “bütçe bölümleri” diye isimlendirilen halifenin görüş ve içtihadına bırakılır. Aynı şekilde gelir bölümleri de halifenin görüş ve içtihadına bırakılır. Meselâ; halife, haraç arazisinden alınan haraç şöyle olsun, alınan cizye de şöyle olsun diye karar alabilir. Bu ve benzerleri gelir bölümleriyle ilgili örneklerdir. Halife, yollara şöyle harcanacak, hastanelere şöyle diyebilir. Bu ve benzerleri de harcamalar bölümleriyle ilgili örneklerdir.
Böylece bu hususta hep halifenin görüşüne başvurulur. Bu hususta görüşü ve içtihadı doğrultusunda karar kılan da halifedir. Zira Rasul (u), amillerin topladığı gelirleri bizzat kendisi alır ve onların harcamalarını kendisi üstlenirdi. Muaz’ı, Yemen’e vali tayin ettiğinde hasıl olduğu gibi, bazı valilere malları (devlete ait gelirleri) teslim almaya ve onları harcamaya izin verirdi. Daha sonra raşid halifelerden her birisi, halife vasfı ile kendi içtihadı ve görüşüne göre malları yalnız kendisi alıyor ve harcıyordu. Onlardan hiç birisine bu hususta sahabeler tarafından karşı çıkılmadı, kerih görülmedi. Halife bu hususta kendisine izin vermedikçe, bir kuruşun dahi alınması ve harcanmasında tasarrufta bulunan, halifeden başka hiç bir kimse yoktur. Meselâ; Ömer (t), Muaviye’ye bu izni verdi. Zira o, onu genel vali yaptı ki gelirleri toplar ve gerekli yerlere harcadı.
Bütün bunlar gösteriyor ki, devlet bütçesi bölümlerini ancak halife ya da onun kendisine naib kıldığı kişi belirler.
İşte bu maddenin tafsili delilleri bunlardır. Bütün bunları Rasul (u)’in şu sözü kapsamaktadır:
الآمَامُ رَاعٍ وَمَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ “İmam, çobandır ve güttüğünden/tebaasından sorumludur.”[7]
Burada geçen (هو) “o” kelimesi, burada hasretmek/ sınırlandırmak içindir. Yani tebaanın işlerini gütmekle ilgili hususların hepsi ancak halifeye aittir, onunla sınırlandırılmıştır. Vekâlete kıyasla halifenin, istediği kimseyi istediği şeye istediği biçimde kendisine naib etme hakkı ve yetkisi vardır…
[1] Ebu Davud, K. Cihad, 2241
[2] Müslim, K. İmarah, 3444
[3] Müslim, K. Fiten, 6530
[4] Ebu Davud, K. Cihad, 2171
[5] Ahmed b. Hanbel, Müs. Şamiyyin, 17157
[6] Ahmed b. Hanbel, Müs. Şamiyyin, 17157
[7] Buhari, K. Cum’a, 844