MADDE-36: “Halife, benimseme/kanun yapma hususunda şer’î hükümlerle mukayyeddir/ bağlıdır. Böylece onun şer’î delillerden sahih bir şekilde alınmamış bir hükmü benimsemesi/kanun yapması haramdır. Halife, benimsediği hüküm ve istinbat yolu/hüküm çıkartma metodu ile mukayyeddir. Böylece onun,benimsemiş olduğu hüküm çıkarma metoduna çelişkili bir metoda göre çıkartmış olduğu bir hükmü benimsemesi caiz değildir. Yine onun, benimsemiş olduğu hükümlerle çelişen
MADDE-36: “Halife, benimseme/kanun yapma hususunda şer’î hükümlerle mukayyeddir/ bağlıdır. Böylece onun şer’î delillerden sahih bir şekilde alınmamış bir hükmü benimsemesi/kanun yapması haramdır.
Halife, benimsediği hüküm ve istinbat yolu/hüküm çıkartma metodu ile mukayyeddir. Böylece onun,benimsemiş olduğu hüküm çıkarma metoduna çelişkili bir metoda göre çıkartmış olduğu bir hükmü benimsemesi caiz değildir. Yine onun, benimsemiş olduğu hükümlerle çelişen bir emir vermesi de caiz değildir.”
Bu maddede iki husus vardır:
Birincisi: Bu madde, hükümleri benimsemede halifeyi şer’î hükümlerle kayıdlı kılıyor. Yani onu, teşride/ yasamada ve kanun yapmada İslâm Şeriatı ile kayıdlı kılıyor.
Böylece halifenin İslâm Şeriatı’na muhalif benimseme yapması caiz değildir. Çünkü, Şeriat’a muhalif hükümler küfür hükümleridir. Eğer halife, İslâm Şeriatı’ndan başka yerden benimsediğini bilerek, İslâm Şeriatı’ndan başka bir yerden bir hüküm benimserse ona Allahu Teâlâ’nın şu sözü uygulanır:
وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الْكَافِرُونَ “Kim Allah’ın indirdiği ile hüküm etmezse/yönetmezse işte onlar kâfirlerdir.”[1]
Eğer benimsediği o hükme itikad ederse, kâfir olmuştur ve İslâm dininden dönmüştür/mürted olmuştur. Eğer ona itikad etmez fakat son günlerinde Osman oğulları halifelerinin yaptıkları gibi, o hükmü İslâm’a muhalif değildir diyerek almışsa, o zaman haram işlemiş olur, kâfir olmaz.
Fakat onun bir şüpheli delili varsa meselâ; uygun gördüğü bir maslahat için hüküm koyarken kati delillerden bir delili yok da mesalihi mürsele veya zararları önleme, maslahatları celb etme veya amellerin neticeleri v.b. kaidelere dayanırsa, eğer bunları şer’î kaideler ve şer’î deliller olarak görüyorsa, ne haram işlemiş ne de kâfir olmuş olur. Lâkin o hatalıdır. Onun istinbat ettiği o hüküm, bütün müslümanların nazarında şer’î hüküm olarak itibar olunur. Eğer halife benimserse o hükme itaat farz olur. Çünkü o, şüpheli delili olsa bile ve delilde hatalı olsa da bir şer’î hükümdür. Çünkü o, delilden hüküm çıkarmadaki hatalı kişi gibidir.
Her halükârda benimsemede İslâm Şeriatı ile kayıdlı olması, benimsemede, şer’î delillerden sahih bir şekilde istinbat edilmiş şer’î hükümlerle kayıdlı olması, halifenin üzerine farzdır. Bunun delili şöyledir:
1-) Allahu Teâlâ, halife olsun olmasın her müslümana bütün amellerini/işlerini şer’î hükümlere göre yürütmesini farz kılmıştır, şöyle buyurmuştur:
فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ “Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan ihtilafta seni (İslâm Şeriatı’nı) hakem kılmadıkça … iman etmiş olmazlar.”[2]
İşlerin şer’î hükümlere göre yürütülmesi; Şari‘in/ şeriat koyucunun hitabının anlaşılmasında farklılıkların olması halinde yani aynı konuda şer’î hükmün birden fazla olması halinde belirli bir hükmü benimsemesini müslüman için kaçınılmaz kılmaktadır. Böylece bir fiil yapmak istediğinde yani hükmü tatbik etmek istediği zaman hükümlerin çoğaldığı hususta belirli bir hükmü benimsemek müslüman üzerine farz olmaktadır. Bu husus yönetim olan işini yaparken halifenin üzerine ne farzdır.
2-) Halifenin üzerine biat ettiği biat metni, onun İslâm Şeriatı’na bağlanmasını zorunlu kılıyor. Zira o biat, Kitab ve Sünnet üzerine yapılan bir biattır. Böylece onun bu ikisinden dışarı çıkması kendisine helâl değildir. Bilâkis bu ikisinden itikad ederek dışarı çıkarsa (onların getirmediği hükümle yönetmeye başlarsa) kâfir olur, itikad etmeden onların dışına çıkarsa âsi olur.
3-) Halife, Şeriat’ı uygulamak için nasb edilmiştir. Müslümanların üzerine uygulamak için Şeriat’ın dışında bir yerden hüküm alması kendisine helâl değildir. Çünkü Şeriat, İslâm’dan başkasıyla hükmetmeyi/yönetmeyi kesin bir şekilde nehy etmiştir. Hatta bu nehyin kesinliği, imanın nefyedilmesi/yok sayılması derecesine ulaşmıştır. İşte bu, İslâm’dan başkasıyla hükmetmeyi nehyin kesinliğine dair bir karinedir. Bunun manası ise şudur: Halife, hükümler benimsemesinde mukayyeddir. Yani kanunlar koymakta sadece şer’î hükümlerle mukayyeddir. Şerî hükümlerin dışından kanun koyduğunda onlara itikad ederse kâfir olur, itikad etmezse âsi olur.
İşte bu üç delil, bu maddedeki birinci hususun delilleridir.
İkinci hususa gelince: “Halife hükümlerden benimsediği ve hükümleri çıkarma yolundan benimsediği ile mukayyeddir.”
Bu hususun delili; halifenin uyguladığı şer’î hüküm, bizzat kendisi hakkındaki şer’î hükümdür. Yani amellerini kendisine göre yürütmek için benimsemiş olduğu şer’î hükümdür, herhangi bir şer’î hüküm değil. Zira halife, kendisi bir hüküm istinbat edince (içtihad yoluyla şer’î delilden hüküm çıkarınca) ya da bir hükmü taklid edince bu şer’î hüküm kendisi hakkında Allah’ın hükmüdür. O, müslümanlar için yapacağı benimsemede bu şer’î hükümle mukayyeddir, bu hükme muhalif olan bir hükmü benimsemesi kendisine helâl olmaz. Çünkü, o muhalif hüküm kendisi hakkında Allah’ın hükmü olarak itibar olunmaz. Böylece o muhalif hüküm, hem kendisi bakımından ve ona bağlı olarak müslümanlar bakımından şer’î bir hüküm olmaz. Onun için halife, tebası için çıkartacağı emirlerinde benimsediği bu şer’î hükümle kayıdlıdır. Hükümlerden benimsediğine muhalif emirler çıkartması kendisine helâl değildir. Çünkü, çıkartmış olduğu o emir, kendisi hakkında Allah’ın hükmü sayılmaz böylece o, kendisi bakımından ve müslümanlar bakımından bir şer’î hüküm olmaz. Sanki o, şer’î olmayan bir hükme dayanarak emir çıkartmış olur. Buradan hareketle halifenin hükümlerden benimsediğine muhalif emir çıkartması kendisine caiz olmaz.
Ayrıca istinbat yoluna (hüküm çıkartma metoduna) gelince; şer’î hükmün
anlaşılması buna göre değişir. Halife, hükmün illetinin ancak şer’î nasstan
alınan şer’î illet olabileceğini kabul eder, maslahatı şer’î illet olarak
görmez, mesalihi mürseleyi şer’î delil olarak görmezse, kendisi için bir
istinbat yolu belirlemiş olur. Böylece onun, delili “mesalihi
mürsele” olan bir hükmü benimsemesi ya da şer’î bir nasstan alınmamış bir
illet üzerine kıyas yapması doğru olmaz. Çünkü bu hüküm, kendisi hakkında bir
şer’î hüküm sayılmaz. Zira o, o hükmün delilini şer’î delil olarak görmüyor. O
halde, o hüküm onun nazarında şer’î hüküm olmaz. O hüküm, halife hakkında şer’î
hüküm olarak itibar edilmedikçe, müslümanlar hakkında da şer’î hüküm değildir.
Böylece o, sanki İslâm Şeriatı’ndan başka bir yerden/alınmış hüküm gibi olur.
Bu ise ona haramdır. Eğer halife, mukallid ya da bir mesele müçtehidi ise, onun
için istinbatta belirli bir yol yoktur. O halde halifenin, delili ne olursa
olsun hakkında bir şüpheli de olsa delil oldukça herhangi bir şer’î hükmü
benimsemesi kendisine caiz olur, hükümleri benimsemede herhangi bir şeyle
kayıdlı olmaz. O ancak çıkaracağı emirlerin benimsemiş olduğu hükümlere muhalif
olmamasıyla mukayyed olur.
[1] Maide: 44
[2] Nisa: 65