MADDE – 37

MADDE–37: “Halife, kendi rey ve içtihadına göre tebaanın işlerini gütmekte mutlak hakka sahiptir. Ancak, maslahat bahanesiyle herhangi bir şer’î hükme muhalefet etmesi kendisine caiz değildir. Meselâ; ülkenin sanayisini korumak bahanesiyle tebaasını mal ithal etmekten men edemez. Yine istismarı önlemek bahanesiyle insanlara fiyat tahdidi koyamaz. Yine iskânı/yerleşimi kolaylaştırmak bahanesiyle mal sahibini malını kiraya vermeye zorlayamaz. Bu

MADDE–37: “Halife, kendi rey ve içtihadına göre tebaanın işlerini gütmekte mutlak hakka sahiptir. Ancak, maslahat bahanesiyle herhangi bir şer’î hükme muhalefet etmesi kendisine caiz değildir. Meselâ; ülkenin sanayisini korumak bahanesiyle tebaasını mal ithal etmekten men edemez. Yine istismarı önlemek bahanesiyle insanlara fiyat tahdidi koyamaz. Yine iskânı/yerleşimi kolaylaştırmak bahanesiyle mal sahibini malını kiraya vermeye zorlayamaz. Bu kabilden Şeriat’ın hükümlerine aykırı hususları yapamaz. Böylece mübahı haram, haramı da mübah kılması kendisine caiz olmaz.”

Bu maddenin delili, Rasul (u)’in şu sözüdür:

الأمَامُ رَاعٍ وَمَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ “İmam çobandır, güttüğünden/tebaasından mesuldür.”[1]

Başka bir delil de; Şeriat’ın halifeye vermiş olduğu hükümlerdir. Meselâ; halifenin kendi rey ve içtihadına terkedilmiş beytül mal’a ait mallardaki tasarrufu gibi, bir meselede insanları belirli bir görüşle zorunlu kılması gibi v.b.

Nitekim yukarıdaki hadis, halifeye herhangi bir kayıd olmaksızın mutlak bir şekilde tebaasının işlerini gütme hakkı veriyor. Beytül mal ile ilgili hükümler, benimseme, orduyu donandırma, valileri tayin etme v.b. halifeye ait kılınan hususlar ona kayıdsız bir şekilde verilmiştir. Bu ise, halifenin işlerin güdülmesini herhangi bir kayıd olmaksızın uygun gördüğü biçimde yaptığına dair bir delildir. Bütün bu hususlarda ona itaat etmek farz ve ona isyan etmek günahtır.

Ancak bu işlerin güdülmesinin Şeriat’ın hükümlerine göre olması yani şer’î nasslara göre olması farzdır. Yetki ona herhangi bir kayıd olmaksızın mutlak olarak verilmiş olsa da, yetkinin mutlaklığı Şeriat’la yani Şeriat’ın hükümlerine göre olması ile kayıdlıdır. Meselâ; ona istediği şekilde valileri tayin etme yetkisi verilmiştir. Fakat onun, kâfiri veya çocuğu veya kadını vali olarak tayin etmesi caiz olmaz. Çünkü Şeriat, bunu yasaklamıştır. Yine mesalâ; ona otoritesi altındaki ülkede kâfir devletlere ait elçiliklerin açılmasına müsade etmesi yetkisi mutlak bir şekilde verilmiştir. Fakat onun, elçiliği İslâm ülkesine hakim olmak için bir alet olarak kullanmak isteyen bir kâfir devlete ait elçiliğin açılmasına müsaade etmesi doğru olmaz. Çünkü Şeriat, bunu yasaklamıştır. Yine bir başka örnek; halifenin bütçe bölümlerini her bölüm için lazım olan meblağları belirleme hakkı vardır. Fakat halifenin, yapımı için vergiler toplayacağı bahanesiyle, yapım masrafına beytülmal gelirlerinin yeterli olmayacağı bir su barajı yapmak maksadıyla bütçede bir bölüm ayırması yetkisi yoktur. Çünkü bu baraj gibi onsuz da olunması mümkün olan hususlar için vergi koymamız şer’an doğru değildir.

İşte böyle, tebaanın işlerinin güdülmesi hususunda Şeriat’ın halifeye vermiş olduğu yetkinin mutlaklığı ancak Şeriat’ın hükümlerine göre seyreder. Ayrıca, halifenin işlerin güdümünde mutlak hak sahibi oluşunun manası, halife ülkenin işlerinin güdümü için uygun gördüğü kanunları koyma hakkına sahiptir demek değildir. Bilâkis bunun manası; kendisine tasarrufta bulunma hakkının verildiği hususta uygun gördüğü keyfiyetle reyine göre tasarrufta bulunmasının kendisi için mübah olması demektir. O zaman, reyine göre hareket etmesinin kendisine mübah olduğu bu husus hakkında kanun koyar. İşte o zaman ona itaat vacib olur. Çünkü Şeriat, ona o hususta reyine göre hareket etme hakkı vermiştir ve bize de ona itaati emretmiştir. Böylece onun, bu görüşü insanları uymaya zorunlu kılacağı bir kanun yapma hakkı vardır.

Meselâ; Şeriat, halifeye beytülmal’ın işlerini kendi içtihadı ve reyi ile idare etme hakkı vermiş, insanlara bu hususta ona itaat etmelerini emretmiştir. Böylece beytülmal için mali kanunlar koyması hakkı vardır. O zaman bu kanunlara itaat farz olur.

Meselâ; halifeye ordunun liderliği/komutanlığı ve kendi rey ve içtihadına göre ordunun işlerini idare etmesi yetkisi verilmiş, insanların bu hususta ona itaat etmeleri emredilmiştir. Böylece halifenin ordunun liderliği ve idaresi için kanunlar koyması hakkı vardır. O zaman bu kanunlara itaat farz olur.

Meselâ; halifenin, kendi rey ve içtihadına göre tebaanın işlerini idare etmesi ve kendi rey ve içtihadıyla o işleri idare edecek ve onlarla meşgul olacak kişileri tayin etmesi hakkı vardır. İnsanlara da bu hususta ona itaat etmeleri emredilmiştir. Böylece halifenin işlerin idaresi (ya da devlet dairelerinin idaresi) için ve görevliler için kanunlar koyması hakkı vardır. İşte o zaman bu kanunlara itaat farz olur.

İşte böyle, rey ve içtihadına terkedilmiş hususlar için kanunlar koyması halifenin yetkilerindendir ve bu kanunlara itaat etmek de farzdır.

Şöyle denilmez: “Bu kanunlar, üsluplardır. Üsluplar ise mübahlardandır. Böylece onlar, bütün müslümanlar için mübahtır. O halde belirli bir üslup belirleyip onu farz kılması halifeye helâl olmaz. Çünkü o, mübahla amel etmeyi gerekli kılmaktadır. Mübahla amel etmeyi gerekli kılmak ise mübahı farz kılmak ve ondan başka üslupla ameli yasaklamak da mübahı haram kılmaktır. Bu caiz olmaz.”

Böyle denilmez. Çünkü üsluplar, üslup olmaları bakımından mübahtırlar. Beytül mal’ın idaresi üslüpları, halife için mübahtır, her insan için mübah değildir. Ordunun liderliği üslupları, halife için mübahtır her insan için mübah değildir. Tebaanın işlerinin idaresi üslupları, halife için mübahtır tüm insanlar için mübah değildir. Bunun için, halifenin seçmiş olduğu bu mübahla ameli vacib kılmak; o mübahı farz kılmaz, ancak Şeriat’ın kendisine rey ve içtihadına göre hareket etmesi hakkı verdiği hususta yani işlerin güdülmesi için içtihad ve görüş ile seçtiği hususta halifeye itaati farz kılar. Zira o, her ne kadar halifenin farz kılmış ve ondan başkasını yasaklamış olduğu bir mübah ise de, idare için sadece halifeye ait bir mübahtır. Çünkü idare, onun hakkıdır, her insana ait idare için bir mübah değildir.

Bunun için halifenin işlerin idaresi, güdümü için mübahlardan yani Şeriat’ın halifeye kendi rey ve içtihadı ile hareket etme hakkı verdiği hususlardan benimsediğine bağımlı kalma farziyeti, halife mübahı farz kılmıştır, haram kılmıştır babından değildir. Bilâkis bu husus, Şeriat’ın halifeye kendi rey ve içtihadıyla hareket etme hakkı verdiği hususta ona itaatin farz kılınması babındandır. Böylece halifenin, işlerin güdülmesi için bağlanılmasını zorunlu kıldığı her mübaha tebaanın fertlerinden her ferdin bağlanması farzdır.

İşte buna binaen Ömer b. Hattab (t), divanları oluşturdu. Buna binaen halifeler, amilleri ve tebaası için belirli düzenlemeler ve organizasyonlar yapmışlar ve onları bu düzenlemelerle amel etmeyi onlardan başkasıyla amel etmemeyi zorunlu kılmışlardır. Buna binaen halifenin idari kanunlar ve bu kabilden olan başka kanunlar koyması caiz olur, diğer kanunlarda olduğu gibi bu kanunlarda da halifeye itaat farz olur. Çünkü bu itaat, Şeriat’ın kendisini yetkili kılmış olduğu sahada emrettiği hususta halifeye itaattir.

Ancak bu izahat, işlerin idaresi için olan mübah hakkında yani Şeriat’ın halifeye kendi görüş ve reyi ile hareket etme hakkını vermiş olduğu husus hakkında izahat idi. Meselâ; idari düzenleme, orduyu organize etmek v.b. gibi. Yani yukarıdaki izahat her mübah hakkında değildir, bilâkis halife olması bakımından halife için olan mübah hakkında idi.

Farz, mendup, mekruh, haram ve tüm insanlar için olan mübah hükümlerine gelince; halife, onlarda Şeriat’ın hükümleriyle kayıdlıdır. Halifenin onlardan dışarı çıkması Rasul (u)’in şu sözünden dolayı kendisine kesinlikle helâl değildir. Rasul (u) buyurdu ki:

مَنْ عَمِلَ عَمَلا لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ “Emrimiz üzerinde olmayan/şeriatımıza dayanmayan her amel red olunur.”[2]

Bu ifade, halife ve başkasını kapsayan genel bir ifadedir. Böylece halifenin kendisinin uygun gördüğü görüşle orduya liderlik etmesinin kendisi için bir mübah olması ve bu hususta uygun gördüğü herhangi bir kanunu koyma hakkının olması, halife her mübahda kanunlar koyabilir ve insanları onlara uymaya zorlayabilir demek değildir.

Meselâ; halkın kendi durumuna göre uygun gördüğü biçimde elbiseler giymek hakkı vardır. Halifenin halkın elbiselerinin biçimini sınırlandıran kanunlar koyması, kendisine helâl olmaz. Yine halkın evlerini uygun gördükleri herhangi bir tarzda yapmaları hakkı vardır. Böylece halifenin, onların evlerinin tarzını sınırlandıran kanunlar koyması hakkı yoktur. Böylece bu mübahtan belirli bir şeyle insanlara herhangi bir zorlama ve ondan başkasını men etme; bu mübahı vacib kılmak ve ondan başkasını haram kılmaktır. Bu ise halife için caiz değildir. Halife böyle yaptığında ona itaat farz olmaz ve halifenin bu durumu Mezalim Mahkemesi’ne götürülür.

Evet, halifenin bir şeyde sınırlandırma hakkı vardır o da, Şeriat’ın ona kendi görüş ve içtihadı ile hareket etme hakkını verdiği husustur. Bu hususta onun, insanları belirli bir görüş ve içtihadla zorunlu kılması kendisine caiz olur ve ona itaat farz olur. Yani bu hususta onun kanunlar koyması caiz olur, bunun dışındaki hususlarda kesinlikle caiz olmaz.

Bunun için işlerin güdülmesi bahanesiyle bir helâlı haram kılması ve haramı helâl kılması halifeye helâl olmaz. Böylece işlerin idaresi bahanesiyle “dış ülkelere yün satışını haram kıldım” demesi, halifeye helâl değildir. Çünkü alış-veriş mübahtır. Halifenin onu haram kılması veya yasaklaması kendisine helâl değildir. Fakat yün veya silah satışının veya mübahın kısımlarından herhangi bir kısmının bir zarara sebep olduğu ispatlanırsa, işte sadece o kısım zarara götürdüğü için haram olur, o şey mübah olarak kalır. Bunun delili ise, Rasul (u)’in orduyu Semud kuyusundan su içmeyi yasaklamasından alınmış şer’î kaidedir: “Mübahın kısımlarından bir kısım zarara götürdüğü sabit olursa o haram olur.”


[1] Buhari, K. Cum’a, 844

[2] Buhari, K. Buyu’

Diğerleri