MADDE – 6

MADDE – 6:  “Hükmetme, yargılama, işleri gütme veya buna benzer konularda tebaasının fertleri arasında herhangi bir ayırım yapmak, devlete caiz değildir. Bilâkis; ırk, din, renk ve buna benzer şeylere bakmaksızın hepsine tek bir bakış ile bakmak gerekir.” Bu iki madde,  zımmîlik hükümlerine göre ve Dâr-ül İslâm ve Dâr-ül Küfür hükümlerine göre konuldu. Zımmî olana gelince;

MADDE – 6:  “Hükmetme, yargılama, işleri gütme veya buna benzer konularda tebaasının fertleri arasında herhangi bir ayırım yapmak, devlete caiz değildir. Bilâkis; ırk, din, renk ve buna benzer şeylere bakmaksızın hepsine tek bir bakış ile bakmak gerekir.”

Bu iki madde,  zımmîlik hükümlerine göre ve Dâr-ül İslâm ve Dâr-ül Küfür hükümlerine göre konuldu. Zımmî olana gelince; İslâm dışında başka bir din tutan ve o dini üzerinde kaldığı halde İslâm Devleti’nin tebaasından olan insandır. Zımmî kelimesi; “ahd” anlamını veren “zimmet” kelimesinden alınmıştır.

Zımmîlere; kendileriyle yapmış olduğumuz anlaşmaya göre muamele edeceğimiz, muamelelerinde ve işlerinin güdülmesinde İslâm’ın hükümlerine göre yürüyeceğimiz hakkında bizim zimmetimizde/bizim garantimizde bir ahid vardır. İslâm; zımmîler için tebaanın hakları ve vecibelerini ihtiva eden bir çok hükümler getirmiştir. Bize hak olan adaletli muamele, zımmîlere de haktır. Adaletli muamelede bizim üzerimizdeki sorumluluk onların da üzerindedir. Zımmîlere karşı da insaf etmenin/adaletle muamelenin hak oluşuna gelince; o Allahu Teâlâ’nın şu sözünün genelliğinden gelmektedir:

وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ “İnsanlar arasında hükmettiğinizde, adaletle hükmetmenizi emreder.”[1]  

وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَى أَلا تَعْدِلُوا اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى “Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin. Adaletli olun, bu takvalığa en yakın olandır.”[2]

وَإِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ “Eğer hüküm verirsen, onların aralarında adaletle (herkese hakkı vermenin şekli ile) hükmet.”[3]

Adaletli muameleden bizim üzerimizdeki sorumluluk, onların da üzerinde olmasına gelince; Nebî (u), müslümanlar üzerine cezalar koyduğu gibi kâfirlerin üzerine de koyuyordu. Nitekim bir Yahudi, bir kadını öldürdüğü için Rasulullah (u) de onu ceza olarak öldürttü. Zina yapan iki Yahudi (biri erkek biri kadın) Rasulullah (u)’e getirilince, onları taşlattı/recm cezası ile cezalandırdı.

Bize, müslümanlar gibi zımmîleri de himaye etmek farzdır. Bu konuda Rasulullah (u)’in şu sözü var:

مَنْ قَتَلَ نَفْسًا مُعَاهِدًا لَهُ ذِمَّةُ اللَّهِ وَذِمَّةُ رَسُولِهِ فَقَدْ أَخْفَرَ بِذِمَّةِ اللَّهِ فَلا يُرَحْ رَائِحَةَ الْجَنَّةِ وَإِنَّ رِيحَهَا لَيُوجَدُ مِنْ مَسِيرَةِ سَبْعِينَ خَرِيفًا “Allah’ın ve Rasulü’nün zimmetine sahip olan ahidli bir nefsi kim öldürürse o öldüren, Allah’ın ahdini kırmış olur ve Cennet’in kokusu ona hiç kokmayacak. Halbuki onun kokusu kırk yıl yürüme mesafesinde de mevcut olur.”[4]

Nitekim bir Yahudiyi öldüren bir müslüman, Rasulullah (u)’e getirildi ve Rasulullah (u) de onu öldürtmüştü ve şöyle söylemişti:

نحن أحق من وفى بذمتة “Zimmetine vefa etmek bize daha çok yaraşır.”

Zımmîlere işlerini gütmede ve geçimlerini sağlamada müslümanlar gibi kefâlet vardır. Ebu Vail’in, Ebu Musa’dan rivayette ya da ikisinden birinin isnadıyla; Rasulullah (u) şöyle demişti:

أَطْعِمُوا الْجَائِعَ وَعُودُوا الْمَرِيضَ وَفُكُّوا الْعَانِيَ “Aç kalana yemek verin, hastayı ziyarete gidin, esirleri kurtarın.”[5]

Ebu Ubeyde şöyle demişti: “Zimmet ehli de aynı şekildedir. Onlar olmaksızın cihad edilir ve esirleri kurtarılır. Kurtarılırlarsa zimmetlerine ve ahidlerine serbest olarak dönerler ve bu hususta hadisler vardır.”

İbni Abbas şöyle demişti: “Rasulullah (u), Necran ahalisi ile sulh yapmıştı. Konuşmada geçenlerin bir kısmı şu idi:

عَلَى أَنْ لا تُهْدَمَ لَهُمْ بَيْعَةٌ وَلا يُخْرَجَ لَهُمْ قَسٌّ وَلا يُفْتَنُوا عَنْ دِينِهِمْ مَا لَمْ يُحْدِثُوا حَدَثًا أَوْ يَأْكُلُوا الرِّبَا “Bir olay çıkartmamaları ve riba yememeleri şartı ile kiliselerini yıkmamak, rahiplerini kovmamak ve dinlerini terk etmeye zorlamamak üzerinde (sulh yapıldı).”[6]

Rasulullah (u), onların hastalarını ziyaret ediyordu.

Enes şöyle demişti: “Rasulullah (u)’e hizmet eden bir Yahudi çocuğu vardı. Bu çocuk hasta oldu. Rasulullah (u), onu ziyaret etmek için geldi.”

Bunlar; onları ziyaret etmenin, onlara güzel ve iyi muamele etmenin caiz olduğuna delâlet ederler. Ali (t) dedi ki: “Onların cizye vermeleri; ancak onların mallarının bizim mallarımız, kanlarının bizim kanlarımız gibi olması içindir.”

Ömer b. Meymun, Ömer b. El-Hattab öldürüldüğü zaman vasiyetinde şöyle geçtiğini rivayet etti: “Benden sonra gelecek halifeye keza ve keza ile tavsiye ediyorum (bazı tavsiyelerden sonra) ve ona Allah’ın zimmetine ve Rasulü’nün (u) zimmetine düşen kimseye hayırla muamele etmesini tavsiye ediyorum. Onlar için savaşılır ve onlar, güçlerinin üstünde olanla sorumlu tutulmazlar.”

Rasulullah (u)’in şu sözünden dolayı zımmîler, inançlarında ve ibadetlerinde serbest bırakılırlar:

من كان على يهوديته ونصرانيته فأنه لا يفتن عنها “Yahudi dini üzerinde ve Hıristiyan dini üzerinde olan kimse dinini terk etmeye zorlanamaz.”

Müslümanlardan gümrük vergileri alınmadığı gibi onlardan da alınmaz. Abdurrahman b. Ma‘kal şöyle söylemiştir: “Ziyad b. Hadiyr’e sordum: “Kimden öşür alıyordunuz?” Şöyle cevap verdi: “Ne bir müslüman ne de bir ahdli olandan öşür almıyorduk.” “O zaman kimden öşür alıyordunuz?” diye sordum. Şöyle dedi: “Harp ehli tüccarlarından. Biz onlara vardığımızda bizden aldıkları öşür gibi, biz de onlardan alıyorduk.” Buradaki öşür alan, gümrük vergisi alan demektir.

Ve böylece İslâm Devleti’nin tebaasındaki zımmîlerin diğer tebaalar gibi tebaalık hakkı, himayelik hakkı, yaşam kefaleti ve yumuşaklık ve güzellikle muamele hakkı vardır. Onların müslümanların ordusuna katılmaları ve onlarla birlikte savaşmaları hakkı vardır. Fakat onlara savaşmak farz değil ve cizye dışında onlara başka bir malî sorumluluk farz değildir. Müslümanlar üzerinde farzedilecek vergiler, onların üzerinde farz edilmez. İdareci ve yargıcın önünde, işleri güdülürken ve muamelat ve ukubat tatbik edilirken, onlara herhangi bir ayırım yapılmaksızın müslümanlara bakıldığı gibi bakılır. Müslüman gibi haklarına tamamen sahip olur ve zimmetinin ahdini yerine getirme ve devletin emirlerine itaat etmede onun üzerinde hasıl olan vecibelere de sahip olur.

Bu açıklama zımmîlerin hükümleriyle ilgili idi. Amma Dâr-ül İslâm ve Dâr-ül Küfr bakımından gerekli açıklamaya gelince; Rasulullah (u), devletin dışında yaşayan ve devletin tebaasından olmayan müslümanları devletin tebaasından olana verdiği haklardan mahrum kıldı. Süleyman b. Büreyde, babasından şöyle rivayet etti: “Rasulullah (u), bir ordu üzerinde veya bir seriyye üzerinde bir emir atarsa, ona kalbinde Allah korkusu olmasını ve beraberindeki müslümanlara hayırla muamele etmesini tavsiye ediyordu. Sonra şöyle diyordu:”

اغْزُوا بِاسْمِ اللَّهِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ قَاتِلُوا مَنْ كَفَرَ بِاللَّهِ اغْزُوا وَلا تَغُلُّوا وَلا تَغْدِرُوا وَلا تَمْثُلُوا وَلا تَقْتُلُوا وَلِيدًا وَإِذَا لَقِيتَ عَدُوَّكَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ فَادْعُهُمْ إِلَى ثَلاثِ خِصَالٍ أَوْ خِلالٍ فَأَيَّتُهُنَّ مَا أَجَابُوكَ فَاقْبَلْ مِنْهُمْ وَكُفَّ عَنْهُمْ ثُمَّ ادْعُهُمْ إِلَى الإسْلامِ فَإِنْ أَجَابُوكَ فَاقْبَلْ مِنْهُمْ وَكُفَّ عَنْهُمْ ثُمَّ ادْعُهُمْ إِلَى التَّحَوُّلِ مِنْ دَارِهِمْ إِلَى دَارِ الْمُهَاجِرِينَ وَأَخْبِرْهُمْ أَنَّهُمْ إِنْ فَعَلُوا ذَلِكَ فَلَهُمْ مَا لِلْمُهَاجِرِينَ وَعَلَيْهِمْ مَا عَلَى الْمُهَاجِرِينَ فَإِنْ أَبَوْا أَنْ يَتَحَوَّلُوا مِنْهَا فَأَخْبِرْهُمْ أَنَّهُمْ يَكُونُونَ كَأَعْرَابِ الْمُسْلِمِينَ يَجْرِي عَلَيْهِمْ حُكْمُ اللَّهِ الَّذِي يَجْرِي عَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَلا يَكُونُ لَهُمْ فِي الْغَنِيمَةِ وَالْفَيْءِ شَيْءٌ إِلا أَنْ يُجَاهِدُوا مَعَ الْمُسْلِمِينَ “Allah uğrunda, Allah adıyla gazve edin. Allah’a küfredenlerle savaş edin, gazve edin ve gıyle yapmayın (aşırı gitmeyin), gaddarlık yapmayın, öldürdükten sonra bıçaklamayın, çocukları öldürmeyin. Ve müşriklerden düşmanlarınızla karşılaşırsan şu üç meziyet ya da haslete onları davet et. Bunlardan hangisini kabul ederlerse, onlardan elini kaldır: Onları İslâm’a davet et, senden bunu kabul ederlerse sen de kabul et ve onları bırak. Sonra onları ülkelerinden Dâr-ül Muhacirin’e (Dâr-ül İslâm’a) göçe davet et. Onlara bildir ki, eğer onlar bunu yaparlarsa; Muhacirlere olan hak onlara da var, Muhacirlerin aleyhine olan onların da aleyhinedir. Eğer ülkelerinden Dâr-ül İslâm’a göç etmeyi red ederlerse onlara haber ver ki;  o zaman onlar müslümanların bedevileri gibi olurlar, müslümanlara uygulanan onlara da uygulanır. Fakat müslümanlarla beraber cihad etmedikçe fey ve ganimetten onlara hiç bir şey verilmez.”[7]

Dâr-ül İslâm’a göç etmeyen kimse müslüman olsa dahi tebaanın haklarından herhangi bir hakka sahip olmadığına dair bu hadis gayet açıktır. Rasulullah; müslümanlar gibi hak ve vecibe sahibi olmaları için onları İslâm sultasının altına girmelerine davet etmiştir. Zira şöyle demiştir:

ثُمَّ ادْعُهُمْ إِلَى التَّحَوُّلِ مِنْ دَارِهِمْ إِلَى دَارِ الْمُهَاجِرِينَ وَأَخْبِرْهُمْ أَنَّهُمْ إِنْ فَعَلُوا ذَلِكَ فَلَهُمْ مَا لِلْمُهَاجِرِينَ وَعَلَيْهِمْ مَا عَلَى الْمُهَاجِرِينَ  “Onları ülkelerinden Dâr-ül Muhacir’ine (Dâr-ül İslâm’a) göçe davet et. Onlar bunu yaparlarsa, Muhacirler gibi onların da hak ve vecibelere sahip olacağını haber ver.”[8]

Bize olan hak ve yükümlülüklerin onlara da olması için yani hükümlerin onları kapsaması için Dâr-ül İslâm’a göç etmeyi bu nass şart kıldı. Bunun için Dâr-ül Harp’de bulunan müslümanı, hükümler kapsamıyor ve ona tebaalık hakkı verilmez. Çünkü, tebaalık hakkını ancak Dâr-ül İslâm’a göçen kişi kazanır ve Dâr-ül İslâm dışında olursa bundan mahrum kalır. Hükümler Dâr-ül İslâm’da yaşayan zımmîyi de kapsıyor ve tebaalık hakkı ona da verilir. Çünkü o, Dâr-ül İslâm’da vatan edindi (orada sürekli ikâmet ediyor).

Bir kişinin Dâr-ül İslâm’da veya Dâr-ül Küfür’de ikâmet etmesine “tabiyetlilik” denir. Bir kişinin tabiyetliliğinin manası; o kişinin kendisine ikâmet yeri olarak razı olduğu ülke demektir. Böylece ona Dâr-ül İslâm mı veya Dâr-ül Küfür mü olduğuna bakılır. Dâr-ül İslâm olursa, onun üzerinde Dâr-ül İslâm hükümleri uygun düşer. O zaman kişi İslâm tabiyetliliğini taşıyan birisi olur.  Dâr (ülke), Dâr-ül Küfür ise, onun üzerinde Dâr-ül Küfür hükümleri uygun düşer. O kişi İslâm tabiyetliliğini taşıyan birisi olarak itibar edilmez ve onun üzerinde Dâr-ül Küfür hükümleri tatbik edilir.

Şu iki husus tam olursa bir dâr (ülke), Dâr-ül İslâm olarak itibar edilir:

Birincisi: İslâm sultası ile hükmedilmesi ve üzerinde onun hükümlerinin tatbik edilmesi gerekir.

İkincisi: Emanı (güvenliği) müslümanların emanı ile yani onların sultası ile olmasıdır.

Buna delil; Dâr-ül Küfür ve Dâr-ül İslâm kelimeleri iki şer’î ıstılahtır. Bu ıstılahlar İslâm sultası altında bulunan beldeler ve İslâm sultası altında bulunmayan beldeler için konuldu. İslâm sultası altında bulunanlar ve İslâm sultası altında bulunmayanlar hakkındaki hükümlerin toplamından istinbat edildi/çıkartıldı. Ve buna delil, Süleyman b. Büreyde’nin rivayet ettiği şu hadistir:

وَأَخْبِرْهُمْ أَنَّهُمْ إِنْ فَعَلُوا ذَلِكَ فَلَهُمْ مَا لِلْمُهَاجِرِينَ وَعَلَيْهِمْ مَا عَلَى الْمُهَاجِرِينَ “Bunu yaparlarsa Muhacirlere olan hak ve vecibelerin onlara da olacağını onlara haber ver.”[9]

Bunun mefhumu; eğer onlar ülkelerinden Dâr-ül Muhacir’e göç etmezlerse, muhacirlere yani Dâr-ül İslâm’da bulunanlara olan onlara yoktur. Bu hadiste geçen; Dâr-ül Muhacir’in, Dâr-ül İslâm idi ve bunun dışında kalanlar ise Dâr-ül Küfür idi. İşte buradan “Dâr-ül İslâm, Dâr-ül Harp ve Dâr-ül Küfür” ıstılahları istinbat edildi. Harp ve Küfre veya İslâm’a “Dâr” kelimesinin izafe edilmesi, iktidara ve sultaya izafe olur. Dâr-ül Harp veya Dâr-ül Küfür ise; hükmen de olsa harp ehlinin sultası altında olan ülkelerdir. Dâr-ül İslâm ise; İslâm ahalisinin sultası altında olan dâr’dır (ülkedir).

Burada açığa çıkıyor ki; bir yerin “dâr” (ülke) olarak itibar edilmesi, oranın kendisine mensub olduğu sultanın/ otoritenin orada gerçekleşmesini gerekli kılar. Sultanın gerçekleşmesi, esasî bir şarttır. Sulta ise, ancak şu iki hususta gerçekleşir:

Birincisi:  Belirli fikirlerle maslahatları gütmek.

İkincisi: Tebayı himaye edecek ve hükümleri uygulayacak kuvvet yani emanın olması.

İşte buradan zikredilen şu iki şart, şart olarak geldi:

1- İslâm hükümlerinin tatbik edilmesi,

2- Emanın müslümanların emanı ile olması.

Bu, o iki şart üzerine delil bakımından bir izahtı.

Sonra küfür hükümlerini tatbik etmeksizin İslâm hükümlerini tatbik etme açısına gelince; bunun delili, Avf b. Mâlik hadisinde şerli imamlar hakkında varid olandadır.

قِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَفَلا نُنَابِذُهُمْ بِالسَّيْفِ فَقَالَ لا مَا أَقَامُوا فِيكُمُ الصَّلاةَ Kılıçla onlara karşı çıkmayalım mı, ya Rasulullah?” denildi. Rasulullah; “Hayır. Ancak içinizde namaz kıldırdıkları müddetçe.” dedi.[10]

Ve biat hakkında Ubade b. Samed hadisinde de şöyle geçti:

وَأَنْ لا نُنَازِعَ الأمْرَ أَهْلَهُ إِلا أَنْ تَرَوْا كُفْرًا بَوَاحًا “Emir sahipleri ile hiç çekişmeyeceğiz, açık bir küfür görmedikçe.”[11]

Ve Taberani (كفرا صراحا) “sarih bir küfür” şeklinde rivayet etti.

Ve başka bir rivayette   (الا أن تكون معصية الله بواحا) “açık bir şekilde Allah’a isyan olursa” diye geçti.

Ve Ahmed’in rivayetinde   (ما لم بأمرك بأنهم بواحا ) “ancak  seni   açık olarak bir günahla emrederse” geçti.

Bunlar; ülkede dinin rükunlarını ikâme etmemek gibi ve yönetici tarafından Allah’ın emirlerine bağlanılmaması gibi ve yöneticilerin Allah’ın emrettiğinin dışındakilerle emretmesi gibi İslâm’dan gayrısı ile hükmetmenin, yöneticinin yüzüne karşı kılıç taşımayı farz kılan haller olarak itibar edilmesine delâlet eder. İşte bu, İslâm hükümlerini tatbik etmenin Dâr-ül İslâm şartlarından bir şart olduğuna, aksi halde savaş ve kılıç taşımanın farz olduğuna dair bir delildir.

İslâm emanı olmasının farz olduğuna gelince; bunun delili, şudur: Rasulullah, kendi sultasına boyun eğmeyen herhangi bir memlekete saldırmaya ve onlarla harb kıtalı şekliyle savaşılmasını emrediyordu. İster bunların ahalisi müslüman olsun veya gayri müslim olsun fark etmiyordu. Ahalisi müslüman olursa onları öldürmeyi nehyediyordu. Enes’ten şöyle rivayet edilmiştir:

النَّبِيَّ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ إِذَا غَزَا قَوْمًا لَمْ يَغْزُ بِنَا لَيْلأ حَتَّى يُصْبِحَ فَإِنْ سَمِعَ أَذَانًا كَفَّ عَنْهُمْ وَإِنْ لَمْ يَسْمَعْ أَذَانًا أَغَارَ عَلَيْهِمْ “Nebi (u) bir kavimle savaşa gittiği zaman, sabaha kadar beklerdi. Eğer ezân sesini işitirse saldırıdan vazgeçerdi. Eğer ezânı işitmezse sabaha kadar bekler, ondan sonra saldırıya geçerdi.”[12]

Esâme el–Müznî’den rivayet edildiğine göre Nebî (u) bir yere bir askerî birlik gönderirken onlara şöyle derdi:

إِذَا رَأَيْتُمْ مَسْجِدًا أَوْ سَمِعْتُمْ مُؤَذِّنًا فَلا تَقْتُلُوا أَحَدًا “Siz bir mescid görürseniz veya bir müezzin sesi işitirseniz, orada hiç kimseyi öldürmeyin.”[13]

Ezan ve mescid, İslâm’ın işaretlerindendir. Bu da gösteriyor ki bir memleket içinde müslümanların oturuyor olması bu memlekete saldırmak ve harp savaşı ile onlarla savaşmaya mani değildir. Bu demektir ki; o ülke Dâr-ül Harp yani Dâr-ül Küfür olarak itibar edilmiştir. Çünkü o, içinde İslâm işaretleri belli olsa bile Rasul’ün sultası ile yani İslâm sultası ile emanlı değil.  Bunun için o ülke Dâr-ül Küfür olarak itibar edilmiş ve herhangi bir Dâr-ül Harp gibi ona saldırılmıştır. Bu açıklıyor ki; bağiler (devlete karşı çıkanlar), İslâm sultasına karşı çıkmalarına rağmen kendileriyle harp savaşı ile savaşılmaz. Ancak onları susturmak ve cezalandırmak için savaşılır. Çünkü, bunların emanı müslümanların emanı idi. Lakin bu bağilerin emanı kâfirlerin emanı olursa onlarla harp savaşı ile savaşılır. Çünkü, o zamanda savaş ancak bağileri himaye ettikleri için kâfirlerle olur ve kâfirlerle harp savaşı ile savaşılır. Bu şu demektir ki; eman kâfirlerin emanı ile olduğunda ülkede İslâm işaretleri zahir olsa bile o ülke Dâr-ül İslâm olamaz. Bilâkis, o ülkenin emanın da İslâm emanı ile olması gerekir…

İşte Dâr-ül İslâm budur. O, İslâm sultası ile yönetilen ve üzerinde İslâm hükümleri tatbik edilen ve iç ve dış emanı İslâm emanı ile olan beldelerdir. Ülke bu iki şarta sahip olmazsa, Dâr-ül Küfür olur ve ahalisinin müslüman veya gayri müslim olmalarına bakmaksızın oraya Dâr-ül Küfür hükümleri uygulanır. Kim Dâr-ül İslâm’ı kendisine sürekli oturma yeri seçerse, ister müslüman olsun isterse gayri müslim olsun o kişi İslâm tabiyetini taşıyan birisi olur.

Bu, İslâm tabiyetini taşıyanlar arasında herhangi bir ayırımın hasıl olması caiz değildir. Bu; yönetim, yargı ve işlerinin yürütülmesine dair delillerin genelliğinden gelmektedir. Nitekim Allah şöyle diyor:

وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ (Allah) İnsanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi (emreder).”[14]

Bu, müslüman olsun gayri müslim olsun bütün insanlar için nasstır. Rasulullah (u) şöyle diyor:

البينة على المدعي واليمين على من انكر “Dava sahibi delil getirir, inkâr eden de yemin eder.”

Bu, müslüman veya gayri müslimi kapsayan genel bir nasstır. Abdullah b. Zübeyr şöyle dedi: “Rasulullah (u), iki hasımın (bir birisi ile davası olan iki kişinin) hakimin huzurunda oturmalarına hüküm etti.”

Bu, müslüman olsun ya da gayri müslim olsun her hasımı kapsayan bir genel nasstır. Rasul (u) şöyle diyor:

الإمَامُ رَاعٍ وَمَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ “İmam, çobandır ve güttüğünden mesuldur.”[15]

(رعيته) “güttüğü” kelimesi, müslüman veya gayri müslim olsun bütün tebaayı kapsayan bir genel ifadedir.

İşte böylece gütmekle (tebaayı idare etmekle) ilgili olan bütün genel deliller; müslüman ile gayri müslim, Arap ile Arap olmayan, beyaz ile siyah arasında herhangi bir ayarımın caiz olmadığına delâlet etmektedirler. Bilâkis bütün İslâm tabiyetini taşıyan insanların yöneticinin önünde, işlerinin güdülmesi, can, mal ve ırzlarının korunması hakkına sahip olmaları bakımından yargıcın önünde de eşitlik ve adaletle muamele olmaları bakımından aralarında herhangi bir ayırım yoktur.


[1] Nisa: 58

[2] Maide: 8

[3] Maide: 42

[4] Tirmizi, K. Diyet, 1323

[5] Buhari, K. Merda, 5217

[6] Ebu Davud, K. Harac, 2644

[7] Müslim, K. Cihad, 3261

[8] Müslim, K. Cihad ve’s Seyr, 3261

[9] Müslim, K. Cihad ve’s Seyr, 3261

[10] Müslim, K. İman, 3447

[11] Buhari, K. Fiten, 6532

[12] Ahmed b. Hanbel, Müs. Mükessirin, 12157

[13] Ebu Davud, K. Cihad, 2265

[14] Nisa: 58

[15] Buhari, K. Cum’a, 844

Diğerleri