MADDE – 8

MADDE – 8:  “Arapça, yalnız kendisi İslâm dilidir ve devletin kullandığı tek lisandır.” Buna delil; Kur’an-ı Kerim bütün insanlara hitap etmektedir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ “Muhakkak ki Biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü misali gösterdik.”[1] وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ “Muhakkak ki Biz, bu Kur’an’da insanlara örnekler gösterdik.”[2]

MADDE – 8:  “Arapça, yalnız kendisi İslâm dilidir ve devletin kullandığı tek lisandır.”

Buna delil; Kur’an-ı Kerim bütün insanlara hitap etmektedir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ “Muhakkak ki Biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü misali gösterdik.”[1]

وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ “Muhakkak ki Biz, bu Kur’an’da insanlara örnekler gösterdik.”[2]

Buna rağmen Allahu Teâlâ, Kur’an’ı Arapça lisanı ile indirdi ve onu bir Arapça Kur’an yaptı. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

قُرْآنًا عَرَبِيًّا “Arapça bir Kur’an.”[3]

بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ “Arap lisanı ile.”[4]

İşte bundan dolayı Arapça, yalnız başına İslâm dili oldu. Çünkü, yalnız o Kur’an’ın dilidir. Ve çünkü Kur’an, Rasulullah (u) için bir mucizedir. Onun icazı (insanları aciz bırakışı ve mucize oluşu) ancak onu bu Arapça lafzı ile tabir etmesindedir. Yani, Arapça lafız ve üslupla tabir etmesindedir. Onun mucize oluşu, lafız ve manadadır. Bu konuda lafız ve mana beraberdir ve birbirlerinden ayrılmazlar. Böylece Kur’an’ın mucize oluşundan maksat, onun manada mucize olması değildir. Fakat mana ve mevzuların kendisi ile geldiği hususta mucize olmasıdır. Zira sünnet de bu mana ve mevzuları getirmiştir, fakat kendisi mucize değildir. Kur’an’ın manada mucize oluşu ancak, o mananın bu üslup ve lafızla tabir edilmesi halindedir. İşte bu manayı bu lafız ve bu üslupla tabir etmek mucizedir. Böylece icaz etmek ancak, belirli bir manayı Arapça lafızla, Arapça üslup ile ifade etmekle olur. Yani Allahu Teâlâ’nın şu sözünde olduğu gibi:

وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَى سَوَاءٍ “Bir kavmin hıyanetliğinden korkarsan, sen de hak ve adaletle onların üzerine at.”[5]

Meselâ bu ayet, insanlar için onun bir benzerini getirmelerinden aciz bırakan bir mucizedir. Bunun mucize oluşu; bu ifade kalıbının ortaya koyduğu manayı bu lafızlarla, bu üslupla ifade etmedeki şaşırtıcı güzellikten gelmektedir. Zira bu manayı ortaya koyan Arapça lafız ve Arapça üslup mucize oldu.

Böylece Kur’an’daki mucizelik onun Arapça’sına münhasırdır. Zira mucize oluşunda asıl olan odur. İşte Kur’an’ın bir mislinin/benzerinin getirilmesine meydan okuma mahalli, onun Arapça lafız ve üslubudur. Böylece Arapça, Kur’an’ın kendisinden ayrılması mümkün olmayan cevherî bir cüzüdür ve ancak onunla Kur’an olur. Onun için, onun tercüme edilmesi caiz değildir. Çünkü değiştirilince nazmından (ibaresinden) dışarı çıkılır. O zaman da o, Kur’an ve benzeri olmaz. O ancak, ona bir tefsir olur. Onun tefsiri onun gibi olsaydı, onun bir benzerini getirmek için meydan okuduğu zaman, insanlar ondan aciz olmazlardı. Üstelik Allahu Teâlâ’nın قُرْآنًا عَرَبِيًّا   “Arapça bir Kur’an”[6] demesinin  manası, o Arapça olmazsa Kur’an olarak isimlendirilmez, demektir.

Ayrıca biz onun lafızları ile ibadet ediyoruz. Namaz, bundan başkası ile sahih olmaz. Çünkü Allahu Teâlâ şöyle söylüyor:

فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْ الْقُرْآنِ “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun.”[7]

Rasul (u) de şöyle buyurdu:

لا صَلاةَ لِمَنْ لَمْ يَقْرَأْ بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ “Her rekatta, Kitab’ın fatihasını okumayanların namazı yoktur (geçersizdir).”[8]

İşte bunun için Arapça, İslâm’dan cevherî bir cüz oldu. Allahu Teâlâ’nın şu sözüne gelince:

وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأنذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ “Kendisi ile sizi ve ona ulaşan herkesi uyarmam için bu Kur’an bana vahy olundu.”[9]

Bundan kasd edilen mana, “Kur’an’daki geçenle sizi uyarıyorum” dur. Bu ifade, Kur’an’ın lafzı ve tefsiri ile uyarıyı da doğrular. Zira bunların hepsi Kur’an’la uyarmaktadır. Bu, Allahu Teâlâ’nın فَاقْرَءُوا “Ondan kolayınıza geleni okuyun”[10] sözünden farklıdır. Zira tefsir ve tercüme okumak, Kur’an okumak değildir. Kitab’ı okumanın manası; onun lafızlarını okumak demektir. Kitabı okumanın manasının, Kitab’ın tercümesini ve tefsirini okumak olması mümkün değildir. Böylece Kıraat-ul Kur’an (Kur’an’ı okumak), Kitab’la uyarmak gibi değildir. Zira Kitab’la uyarı, onun lafızlarıyla olur ve onun içindekilerle de olur.

Ayrıca Rasul’ün uyarmasının da Arapça ile olması sağlanmıştır. Zira Şanı yüce Allah şöyle söylüyor:

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الأمِينُ (193) عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنْ الْمُنذِرِينَ (194) بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ “Onu Ruhul Emin (Cebrail) uyarıcılardan olasın diye apaçık Arab lisanıyla senin kalbine indirmiştir.”[11]

Buradan, namazda Fatiha’yı Arapça okunmamasının caiz olmadığı kesinleşiyor. Böylelikle وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ “Bu Kur’an, bana vahy olundu..”[12] ayetini delil getirerek Arapça’yı iyi bilmeyenler için namazda Arapça’dan başka bir dille okunmasının caiz olduğuna dair bazı kişilerin görüşü sakıt olur.

Bu izahat, Arapça’nın İslâm’da cevherî bir cüz olması bakımındandı.

Arapça’nın devletin tek dili olmasına gelince: Bunun delili; Rasulullah (u), Kayser’e ve Kisra’ya ve Mukavkıs’a içerisinde kendilerini İslâm’a davet ettiği mektuplar göndermişti. Bu mektuplar o kralların dillerine tercüme edilme imkanı olmasına rağmen Arapça lisanı ile yazılmıştı. Rasulullah (u)’in, Kayser’e, Kisra’ya ve Mukavkıs’a yazdığı mektupları, onlar Arap olmadığı halde ve onlara İslâm’ı tebliğ için yazdığı halde; onların dilleriyle yazmamış olması, Arapça’nın devletin tek dili oluşuna bir delildir. Çünkü Rasulullah (u) bunu yapması ve tebliğ için tercümeye büyük ihtiyaç olduğu halde tercüme yaptırmaması; ister Arap olsun ister Arap olmasınlar devletin insanlara hitabının ancak Arapça ile hasredilmesinin farziyetine bir karine olur. Bunun için Arap olmayanlardan bütün müslümanlar Arapça’yı öğrenmelidirler ve devletin dilinin Arapça olmaması helâl değildir.

Nitekim İmam Şafi, Usul-u Fıkıh hakkındaki meşhur Risale isimli kitabında şöyle açıklama yapmıştır: “Allahu Teâlâ bütün ümmetler üzerine Arapça lisanını öğrenmelerini farz kıldı. Çünkü, onlara Kur’an’la hitap etti ve onunla ibadet etmeyi gerekli kıldı.”

Bütün bunlardan dolayı devletin dilinin yalnız Arapça olması farzdır. Fakat Arapça’nın, devletin tek dili olmasının; devletin Arapça dışında başka dil kullanmasını engellemediğinin vazıh olması gerekir. Çünkü resmî hitaplarda tahriften (değiştirme ve saptırmadan) korkulmasından dolayı veya zarurî bilgiler almak için veya dışarıda davayı tebliğ etmek için veya bunlara benzeyen şeyler için devletin Arapça dışında bir dil kullanması caizdir. Zira Rasul (u), İbranice ve Süryanice kullanmıştı. Böylece devletin, devlet dili olarak sadece Arapça’yı almasına dair bu hüküm, devletin Arapça dışında dil kullanmasına mani değildir.

Şimdi varid olan soru şudur: İslâm Devleti’nin hükmettiği beldelerde Arapça dışında kendisiyle yazılacak ve konuşulacak başka dilin olması caiz midir?

Buna cevap: Arapça dışındaki başka dillerle ya devletin kendisi ile alâkalı olan konuşma ve yazışma olur, ya tebaanın devlet ile alâkalarıyla ilgili olur veya sadece tebaa ya da tebaanın bazı fertleri arasındaki alâkalarla ilgili olur. Eğer devletin kendisi ya da onunla olan alâkalarla ilgili olursa; bunların tümünde devletin dili dışında yani Arapça dışında bir dilin kullanılması caiz değildir. Çünkü, tebliği etmek için tercüme edilmesine çok gerek olmasına rağmen Rasul (u)’in Arap olmayanlara yazdığı mektupları tercüme ettirmemesi; devletin işlerinde ve alâkalarında veya onunla ilgili herhangi bir şeyde yalnız Arapça’nın kullanılmasının (devlet dili olmasının) farz oluşuna bir delildir. Buna binaen devletin eğitim programında Arapça dışında dilleri öğretmesinin bir yeri yoktur. İster bu diller, İslâm Devleti gölgesinde yaşayan Arap olmayan halkların dilleri olsun ister ise İslâm sultası dışında yaşayan halkların dilleri olsun fark etmez. Aynı şekilde mahallî özel okullarda Arapça dışında başka bir dilin öğretim dili olmasına ve eğitim maddelerinden herhangi bir madde olmasına müsaade edilmez. Çünkü, o okullar da devletin programına bağlıdırlar. İşte böylece devletle veya alâkaları ile veya onunla tebaanın alâkaları ile ilgili olan her şey veya devletle ilgili olan herhangi bir şey de sadece Arapça’nın konuşma ve yazma dili olması vacip olmaktadır.

Arapça’nın dışındaki bir dille konuşma ve yazışma, eğer sadece tebaa ile veya insanların birbirleriyle alâkalarıyla ilgili olursa, bu caizdir. Çünkü Rasulullah (u), Arapça olmayanın Arapça’ya tercüme edilmesini ve onun öğrenilmesini mübah kıldı. Bu ise, onunla konuşma ve yazışmanın mübah olduğuna delâlet eder. Zeyd İbni Sabid hadisinde şöyle geçiyor: “Rasulullah (u) ona emretti, o da Yahudi yazısını öğrendi. O şöyle dedi: “Hatta Rasulullah (u) için mektuplarını yazdım ve onların ona yazdıkları mektuplarını da ona okudum.” Ve Ebu Yale, bu hadisi şu lafızla çıkarttı: “Ben bir kavme yazıyordum. Fakat yazdığıma ilâve yapmalarından ve noksanlaştır-malarından korkuyordum. (Rasulullah) Süryaniceyi öğren, dedi.”

Bu, Arapça dışında bir dille konuşma ve yazmanın caiz olmasına bir delildir.

Nitekim sahabeler döneminde Arapça dışında konuşan insanlar vardı. Bunlar, Arapça öğrenmeye cebredilmediler. İdareci kendisi için tercüme edecek bir kişi hazır bulunduruyordu. Buhari şöyle dedi: “Ömer b. Hattab, yanında Ali, Osman ve Abdurrahman b. Avf varken şöyle dedi: “Bu kadın ne söylüyor?” Abdurrahman b. Avf şöyle dedi: “Onunla olanı size haber veririz” dedim.” Buhari, devamla şöyle dedi: “Ebu Cemre şöyle dedi: “İbni Abbas ile insanlar arasında tercüme ediyordum.”

Ömer b. Hattab’ın buradaki, “Bu kadın ne diyor?” sözünün manası; hamile olarak bulunan bu kadının maksadı nedir, demektir. Abdurrahman da ona tercüme ediyordu. Ebu Cemre’nin, İbni Abbas’a insanların konuşmasını tercüme etmesi, orada Arapça dışında konuşan insanların bulunduğunu göstermektedir. Buna binaen hadis ve sahabelerin icmaı ile, Arapça dışında konuşmak ve yazmak mübah olmaktadır.

Buna binaen devlet, Arapça dışında bir dille gazeteler, kitaplar, dergiler çıkarılmasına müsaade eder ve bunların çıkarılması için izin alınmasına gerek yoktur. Çünkü bu iş, mübah olanlardandır. Bir televizyon, bir kişinin ve insanlardan bir cemaatın olursa Arapça olmayan bir dil ile programlar yayınlamasına müsaade edilir. Ancak devletin radyolarında ve televizyonlarında bu yasaklanır. Çünkü, devletle alâkalı olan her şeyde sadece Arapça’nın olması vacibtir. Fakat insanların aralarında olan şeylerde Arapça dışında bir dili kullanmaları mübahtır. Ancak bu mübah, fertlerden bir ferdi zarara götürürse o zaman sadece o fert bu mübahtan men edilir.


[1] İsra: 89

[2] Zümer: 27

[3] Yusuf: 2, Ta Ha: 113, Zümer: 28, Şûrâ: 8, Zuhruf: 3, Fussilet: 3

[4] Şuara: 195

[5] Enfal: 58

[6] Yusuf: 2

[7] Müzemmil: 20

[8] Müslim, K. Salat, 595

[9] En’am: 19

[10] Müzemmil: 20

[11] Şuara: 193-195

[12] En’am: 19

Diğerleri